15 Ekim 2020 Perşembe

Askerlik Döneminden Bir Kesit

TÜRKİYE'DE ERKEK OLMANIN BEDELİ,
1987 yılında askerliğe başladım. 1988 de tamamladım, 1 yıl 4 ay. Vatandaşlık görevi, kutsal görev denirdi askerlik için, öyle olmadığını askerlik yaparken öğrendim. 16 ay asteğmenlik yada 8 ay erlik arasında tercih yapma hakkı veriliyordu ama son karar yine onlardaydı. Her Türk erkeği "vatan görevini" yapmak zorundaydı. Yurtdışında yaşayan Türk'ler ücreti karşılığında 1 ayda hızlandırılmış vatan görevi yapabiliyorken, Türkiye'de yaşayanların bu hakkı yoktu.

Niçin askerliğin zorunlu olduğunu o zaman anlamamıştım, artık anlıyorum. Amaç bedava işgücü ya da para almaksa, bunun başka yolları da olmalıydı. Bana uygun bir meslek değil, sevemedim bir türlü, sevmediğim bir işte başarılı olamayacağım aşikar. Zaten çalışıyordum, sivil hayatta çalışanlar vatana hizmet etmiyor mu? Vatana hizmet ne demek ki? Ülkede çalışıp işinde başarılı olmak, vergi vermek vatana hizmet değil mi? Çeşitli sağlık nedenleriyle askerliğini yapamayanlar vatana hizmet etmiyor mu? O kadar çok istemeyen var ki, sahte rapor alıyorlar ya da almak istiyorlar, askerlik yapamaz diye. Özellikle üst düzey devlet görevlileri ile göz önünde olan varlıklı ailelerin çocuklarının askerlik yaptıklarını duydunuz mu? 

Günümüzde  parası olan askerlik yapmıyor artık, vatan görevi de denilmiyor askerlik için. Kutsallığı da bitti. Askere gitmemek satın alınabiliyor. Böylesi daha iyi! Parası olmayan düşünsün bundan sonra, niye askerlik yaptığını.

Eğer biri, "vatan", "millet", “din”, "tüyü bitmemiş yetim" sözlerini çok kullanıyorsa, uzak durmalı ondan, kesin bir bit yeniği var altında, bir haltlar karıştırıyor.

O yıllarda Yargı ve Askeriye en güvenilir kurumlar. Hakim, savcı ve komutanlar başka dünyadan gelmiş, ulaşılmaz, yüce insanlar olarak görülür, çok güvenilirdi. Yüce Türk adaleti, kahraman Türk subayları denilince akan sular dururdu. Çok saygın insanlardı. Hele generaller, herkes önlerinde el pençe divan dururdu paşam paşam diye. Onlarda küçük dağları ben yarattım edasıyla gezerlerdi. Yıllarca öyle bilmemiz istendi, öyle bildik. Yaşadığımız olaylar ise tam tersine, bize bu kurumların ve çalışanlarının da diğerlerinden hiç bir farkı olmadığını hatta daha beter olduklarını gösterdi. Saygınlıkları tepetaklak oldu. 

Mehmet Ali, orta okul son sınıfta, lgs sınav sonuçları açıklanmış, neresi olur diye puanlara bakıyorum. Dün gibi hatırlıyorum, polis koleji puanı ile fen lisesi puanı neredeyse aynı. Gözlerime inanamıyorum, tekrar tekrar kontrol ediyorum doğru. Atatürk Anadolu lisesi ki Ankara'da en iyisidir, puanlar aynı. Aklım almıyor, niçin herkes çocuğunu polis yapmak istiyor, filmlerden mi etkilendiler ki? Belkıs'a söylüyorum, o da anlam veremiyor. Çok safmışız meğer, soruların çalınacağını hiç düşünemiyoruz. Yıllar sonra öğreniyoruz soruların çalındığını, aslında çalınma da diyemeyiz, düzenli olarak yıllar boyu birilerine el altından verilmiş. Yalnız polis koleji mi, hayır sınavla alınan her yerde.

Aynı dalavere, hırsızlık, üniversite sınavında da geldi Mehmet Ali'nin başına, iyi puan aldığı için bir sorun yaratmadı ama binlerce çocuğa yazık değil mi? Gece gündüz, yıllarca çalıştılar bu sınavlara. Din, cemaat maskesi altında göz göre göre çaldılar soruları. Yazıklar olsun. Gencecik insanların hakkını nasıl yersiniz, nasıl uyuyabiliyorlar rahat rahat, hayat boyu bunun vicdani sorumluluğunu nasıl taşıyacaklar. 

ASKERLİK SINAVI
Ben tercihimi uzun dönem askerlik olan asteğmenlikten yana kullandım. Askerliği sevmesem de, kısa dönem de olsa, er olmayı düşünemiyordum bile. 16 ay olan asteğmenliğin ilk 4 ayında öğrenci olarak eğitim alacak daha sonra sivil hayatta yaptığım mesleğimi yapacaktım. Askeri işyerinde çalıştığım için bana bu hak veriliyordu. Yani Dört ay sıkarsam askerliği bitirecektim. Kalan 12 ay kolay.

Tercihimi yaptım ama seçilebilecek miydim? Önce sınav ve seçmeler var. Bizleri Ankara Mamak'ta bulunan askeri birliğe çağırdılar sınava. Sınav yazılı, ne tür sorular sorulduğunu hiç hatırlamıyorum. Her isteyenin uzun dönem yada kısa dönem yapamayacağını son kararın kendilerinde olduğunu söyledi bir subay. Komando olmanın ne kadar gurur verici olduğunu, herkesin komando olamayacağını, üstün meziyetler gerektiğini anlattı. Anladım ki komando olacak adayları bulmak için gaz veriyorlardı. Paraşütten atlayan, kayak yapan yada lisanslı sporcu olup olmadığını sordular. Sporcu olup, paraşütten atladığımı söylemedim. Ne olur ne olmaz,  ya bir de komando seçilirsem, tam kabus. Neyse ki 3-5 komanda olmak isteyen gönüllü aday da buldular da bizi serbest bıraktılar. 

Bir kaç hafta sonra sonuçlar açıklandı. Uzun döneme seçilmiştim, rahatladım. Ankara Etimesgut Tank birliğinde  4 ay askeri eğitim alacaktım. 1987 Nisan ayında birliğe katılmam gerektiğini bildiren yazıyı aldım. 3 günlük bir sürede katılmazsam cezalı duruma düşecektim. Askeri birliğe katılmaya da "teslim olmak" deniliyor. 

İLK GÜN
Son ana kadar bekledim, akşama doğru Etimesgut'a, birliğime katıldım. Askeri birliğin ana giriş kapısına nizamiye deniyor. Belediye otobüsünün nizamiye önünde durağı var, indim durakta, nizamiyeye doğru yürüdüm. Tam nizamiyeden  içeri girerken bir karmaşa ve koşuşturma oldu, düdük sesleri, bağırmalar, yakalayın kaçıyor. Kapıda görevli askerler başka bir askeri kovalıyor, hemencecik yakaladılar, zafer kazanmış komutan edasıyla. Konuşmalarına kulak misafiri oldum, meğer kaçan asker, 1 haftalık acemi er daha, neler oldu da neden kaçmak istediyse. Koşarak nizamiyeden kaçıyor, askerden kaçmayı böyle zannetmiş zavallı. Bundan sonra başına neler gelecek kim bilir. Nizamiyenin önü kalabalık, askerler, yakınları, dalga geçiyorlar kaçamayan askerle, böyle mi firar edilir diye.

Askerliği herkes sevemez, özellikle sorgulayanlar, niçin, neden sorusunu soranlar, mantıklı çözüm arayanlar. Temel esas sorgulamamak, verilen emirleri yerine getirmek, o kadar. "Tom Hanks'in" oynadığı "Forrest Gump" filmini hatırlarsınız. Amerikan yapımı, saf ve öğrenme güçlüğü çeken Forrest Gump, IQ seviyesi düşük, her söyleneni sorgulamadan uygular. Filmde sevimli bir karakterdir. Askerde çok başarılı ve mutlu olur, sadece emredileni yapmıştır. Askerlik, ha Amerika ha Türkiye her yerde aynı demek ki. Tek farkla Amerika'da askere gitmeyenden devlet para almıyor ve askere gidene de para veriyor.

Nizamiyeden bir kaç yüz metre yürüyerek ulaşılıyor, asteğmen eğitim birliğine. Tipik bir lise binası, 3 katlı. Uzun bir koridor ve koridora açılan koğuşlar, okul sınıflarını koğuş yapmışlar sanki. Her katta ortak tuvalet ve lavabolar. Bir kaç tane de öğretmen odası gibi, komutanların kaldığı oda var. En büyük komutana bölük komutanı deniliyor ve okul müdürü gibi havalı bir odası var. Banyo yok bu binada, başka binanın alt katında.

Benim gibi en son katılanlar aynı koğuşa yerleşiyoruz, koğuşun yarısını ancak dolduruyoruz. Koğuşlarda sıkışık yerleştirilmiş ranzalar ve metalden yapılan ikili soyunma dolapları var, herkesin bir tane soyunma dolabı var, 30 sm eninde, 180 sm boyunda demir dolap. İsteyen istediği ranzayı seçiyor. Ben alt katı tercih ediyorum.

Birliğe katılmadan, daha önce askerlik yapanlarla konuşup tavsiyeler aldım, kendimce çıkarımlar yaptım. Eğitim boyunca verilen emirleri sorgulamayacak, ne deniliyorsa yapacaktım. Tam bir Forrest Gump olacaktım. Bunun mümkün olmadığını anlamam uzun sürmedi.

Koğuşta yaklaşık 10 kişi var, hepsi üniversite mezunu, farklı illerden genç insanlar. Birliğe en son katılmalarından da belli askerliği çok benimsemedikleri. Güzel yürüyemezler, spor yapamazlar, disiplin zayıf. Diğer koğuşlar daha istekli ve gayretli.

Askeri öğrenciyiz artık, kıyafetlerimiz dağıtılıyor. Olanlardan veriyorlar. Aldığım tavsiye gereği botu 1 numara büyük istiyorum, 44. Son koğuş olunca dezavantajları da oluyor. Bana bot kalmadı, kiminin kepi, kiminin kıyafeti uymadı. Yarın sağlarız eksikleri dediler.

Yatıyoruz akşam ranzalarda, ışıklar kapatılıyor, bir tanesi yasak olduğu halde küçük kasetçalar, (walkman) getirmiş, sürekli Orhan Gencebay dinliyor, bıkmadan usanmadan. 4 ay boyunca dinlemeye devam etti, yalnızca Orhan Gencebay.

Uykuya dalmışım, gecenin bir yarısı bağırarak fırlıyorum yataktan, üst ranzada yatan İzmir'li aşağı düşüyor, beton zemine, sanki bir paket gibi, hiç çırpınmadan sağa sola çarpmadan. Düşme sesini duyuyorum. Hemen yakıyorlar ışıkları. İzmir'li yerde yatıyor. Bir kaç dakika sonra kendine geliyor. Kontrol ediyoruz her tarafını, kafasını, kolunu, bacağını hiç bir şey yok. Nasıl olur, yer beton, ranza en az 1,5 metre, kalıp gibi düştü küt diye. Soruyoruz iyiyim diyor, farkında değil düştüğünün, sağlıkçılar geliyor, götürüyorlar çocuğu. Sonradan öğreniyoruz sara hastalığı olduğunu. Sara hastası olanlar askerlikten muaftır. Askerliği niye yapıyorsun, diye sorduğumuzda, babam albay, askerliği yapmam lazım demişti. Çok üzülmüştüm, babası için askerlik yaparak hayatını tehlikeye atıyordu. Kimisi sağlıklı olduğu halde askerden kaçar, kimisi sağlıksız olduğunu gizleyerek askere gelir. İlerleyen günlerde bir daha nöbet geçirmedi, ama eğitimi tamamladı mı yoksa bıraktı mı, hatırlamıyorum.

İKİNCİ GÜN
İkinci gün eksiklikleri tamamlamakla geçiyor. Bir de tüfek veriyorlar, ağır kocaman bir tüfek, kabzası ahşap, otomatik değil, eski. Tüfek artık sizin zimmetinizde, iyi bakın ha diye de uyarıyorlar. Tüfeği kaybederseniz askerlik bitmez uyarısını da eksik etmiyorlar. 

Bana yine bot yok, benim kendi botum var ayağımda rengi gri ama olsun rahat, hiç sesimi çıkarmıyorum bot için. Eğitimleri kendi botumla yapıyorum, kimse anlamıyor. 2 hafta sonra, bizim komutanla sohbete gelen başka bir komutan gördü botlarımı, senin botların niçin farklı diye sordu, henüz vermediler bot bana, bu kendi botum dedim. Çağırdı astsubayı, anında getirdiler botu 44 numara. İyiydim kendi botumla ama verdikleri bota da alıştım, rahatsız olmadım.

Biz okulun son katı olan 3. kattayız. 2.katta başka bir öğrenci grubu daha var, bütün gün sohbet edip, kantinden çay içip bir şeyler alıyorlar. Sağlıkçı asteğmen öğrencilermiş, doktor ve eczacılar. Eğitim süreleri 2 ay, bizimki 4 ay. Orada kaldıkları 2 ay boyunca hiç bir şey yaptıklarını görmedim, içtima yok, eğitim yok. Biz sürünürken, üzerimize lapa lapa kar yağarken, gökten deli gibi yağan yağmurda ıslanırken onlar yalnızca bizi izlediler. Adalet mi bu, bari aynı yerde kalmasaydık onlarla. Hem eğitim süreleri kısa hem de eğitim yok.

ÜÇÜNCÜ GÜN
Sabah kalkıyoruz, sular kesik,  hay Allah ne şans. Doğru kahvaltıya ve sonrasında bina önünde sıralı olarak toplanma, buna da içtima deniliyor. Hiç kımıldamadan bekliyoruz. Okul müdürü yani bölük komutanı geliyor, merdivenlere çıkarak konuşma yapıyor. Her gün yaptı bu konuşmayı, yarım saat ayakta put gibi bekliyoruz. Ne konuşuyor belli değil, cümlelerin önü başka arkası başka, ne söylemek istiyor belli değil, bütünlük yok. Tahmin ediyorum tek amacı bizi ayakta bekletmek, sabrı öğretiyor bize aklı sıra.

Sonra yürüme eğitimleri, marş söyleme eğitimleri, kimi yürüyemiyor, kızıyorlar anlamsızca, kimi kolunu ters sallıyor, olmuyor bir türlü. Zoraki askerlik ancak bu kadar olur.

Sınıflarda teorik dersler de veriyor rütbeli subaylar, hiç birini anlamıyorum, dinleyemiyorum bile. Hatırlamıyorum hiç birini zaten. Aklımda tek kalan uçaksavar ile uçaklara atış yaparken uçağın 1 futbol sahası kadar önüne ateş edilecek ki, merminin gitmesi için gereken zamanda uçakla karşılaşsın.

SU KESİNTİSİ
Su kesintileri çok sık, neredeyse hiç akmıyor sular. Bu işte bir terslik var, ben de Ankara'da yaşıyorum ve hiç su kesilmiyor, neden burada kesiliyor. İlk 3 hafta sonu izne çıkmak da yok hafta sonu hep içerdeyiz, ne yapacağız 3 hafta susuz, bitleniriz mazallah. 3 haftanın sonunda, bütün öğrencilik süresince her hafta sonu, cumartesi ve pazar izne çıkabiliyorsunuz.

Komutana iletiyorlar bu durumu, sabah içtimasında anlatıyor, bu askeri birlikte su boruları inceymiş, bu nedenle sular yetmiyormuş. Merak etmeyin hamamda su var banyo yapabilirsiniz. Biz de salağız ya inanıyoruz hemen, okulun sağı, solu, yanımız ve birliğin her tarafı çim, akşama kadar fıskiye ile sulanıyor çimler. Çimlere su var bize yok.  Akılları sıra susuzlukla bizleri disipline edecekler, ne kadar saçma, salgın hastalık çıkacak mahvolacağız. Söylediklerine kendi de inanmıyor ama askerlik işte. Şişe suyu ile el yüz yıkanır, traş olunur mu, ayaklarımızı yıkamıyoruz bile.

HAMAM
Hafta sonu izni olmayınca mecburen hamama gittim banyo için. Her koğuşun hamam saatleri ayrı. Havlu, sabun ve şampuanı aldım yanıma, şortla gittim, herkes 1 duş kabinine girdi, sular kapalı. Hamamın sorumlusu er bağırıyor, herkes hazır mı? şortlarınızı çıkartın, süreniz 3 dakika. Önce şaka yapıyor zannettim, askerde şaka olur mu, evet banyo süresi toplam 3 dakika yani tam 180 saniye.

Er bağırıyor, tamam suları açtım, başlayın yıkanmaya, unutmayın 3 dakikanız var. Musluğu çevir, sıcak ve soğuk suyu ayarla, başını yıka, sabunlan durulan hepsi 3 dakika. Hızlıca başımı ancak yıkadım. Er bağırdı tekrar son 1 dakika sabunlu olan varsa durulansın. Zaman bitti kapatıyorum, şaka değil gerçekten tam 3 dakika sonunda suyu kapattı ama yalnızca soğuk suyu, 100 derece sıcak su akıyor istersen devam et. Bu da galiba hamam sorumlusu er in intikamıydı. Sizin de suyunuzun da, hamamınızın da diyerek bastım kalayı. İlk ve son gidişim oldu, 4 ay boyunca bir daha hamama gitmedim eğitim okulunda. Nasıl eğitim, bu ne disiplini, kimin fikri?

YEMEK
Öğle ve akşam yemekleri topluca yemekhane de yenilirdi. Yemek seçme sorunum olmadığı için sıkıntı çekmedim, yemeklerden yedim. Her koğuşa bir tencere yemek verilir, koğuştan bir kişi yemeği dağıtırdı. Bana az verdin ona çok verdin tartışmaları olurdu zaman zaman. 4 ayın sonunda çoğu kilo almıştı.

DÜĞÜN VE HAPİS
Öğrencilerden biri komutandan izin istemiş, evlenmek için. Çok kızmış komutan izin vermemiş. Sabah içtimasının birinde bu konuyu açtı, eğitim süresince kimseye düğün için izin vermeyeceğini uzun uzun anlattı. Kafamızı şişirdi, attı tuttu, bana kimse gelmesin izin için bir daha diyerek herkesi tehdit etti.

Evlilik izni isteyen öğrencinin kayın pederi de üst rütbeli komutan. Bizim komutanı arayıp izni alıyor. Yani bizim komutanı eziyor. Askerlik bu emir demiri keser.

Bir süre sonra yine içtimada komutan köpürmüş, atıp tutuyor, komutanım aradı izin vermek zorunda kaldım. Ama ben bunun acısını çıkartırım, 1 hafta hapis cezası verdim, görsün ne demekmiş benim emrime karşı gelmek, yarım saat aynı şeyleri anlattı durdu. Bizde acıdık öğrenciye, evlendi ama hapis yatacak ne kötü.

Akşam koğuşa geldik, boş ranzaların birine üniversiteden tanıdığım birisi kurulmuş. Merhaba, hayırdır niye geldin buraya, komutan beni hapse gönderdi. Komutanın anlattığı, hapse atacağım dediği öğrenci buymuş meğer. 1 hafta bizim koğuşta kalacakmış, hapis dediği yer bizim koğuş. Öğrenci bir hafta boyunca bizim koğuşta keyif yaptı. Biz dışarda süründük, o içerde, emrinde asker, gazetesini okusun, yemeği ayağına gelsin, beğenmezse asker kantinden bir şeyler getirsin. Çok içerledim bu duruma, bize söylediğine bak, yaptığına bak, o kadar da attı tuttu,  yazıklar olsun. Ceza vereceğim dedi ödül verdi. Böyle komutan lider olabilir mi? Buna  kim inanır? (Yazmadan duramadım, Kadir İnanır)


HAFTA SONU İZİN KULLANMAMA CEZASI
Yürüyüş ve marş söylemeyi hiç istekli yapmıyordum. Fırsatını buldukça rahat yürümeye geçiyor ve marş da söylemiyordum. Yakınımda ki bir öğrenci bu durumu ilk sorumlu komutan olan asteğmene şikayet etti. Benim isteksiz olmamın kimseye bir zararı yoktu, işgüzarlık işte yine de şikayet etti. Asteğmen de kraldan çok kralcı, hiç ikaz etmeden, doğru bölük komutanına gitti. Akşam beni şikayet eden öğrenciye küfür ettim, saldırdım, araya girdiler. Asteğmene bir şey diyemedim, kötü kötü baktım. O benim yanıma geldi af dilercesine, merak etme bir şey olmaz, ben söylemesem, öğrenci beni de şikayet ederdi diyerek savundu kendini. Korkak.

Ertesi gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Bölük komutanı çağırdı beni. Kendisi çardak altında ben yağmur altında. Önce uzun uzun konuştu, kasten yapıyor biliyorum, yağmurda sucuk gibi ıslandım, beter olayım diye. Anlat bakalım dedi. Anlattım durumu. Hangi okuldansın; ODTÜ, zaten oradan vatan haini yetişir, sen de hainsin, mahkemeye versem  askerliğin bitmez hapis cezası alırsın. İçimden söyleniyorum, hangimiz hain, daha önce yaptıklarını da biliyorum. Bana iyilik yaptı, kıyak geçti güya mahkemeye vermekten vazgeçti. Bunun yerine 1 hafta sonu izne çıkmama cezası verdi. Aslında 2 hafta sonu ceza verecekmiş ama ben iyi birine benziyormuşum, yalancı.

Yapacak bir şey yok aldık cezayı, hafta sonu askeri birlikten dışarı çıkmak yok. Günde 3 kere nöbetçiler yoklama alıyor, kontrol için. Uzun geçecek 2 gün. 

Cumartesi sabahı koğuştakiler erkenden kalkıp giyindiler, doğru Kızılay'a, evi olan evine, hamama. Çok yatamadım, herkes gidince kalktım, sular akıyor, kimse yok ya. Doğru kahvaltıya, birde ne göreyim yaklaşık 7-8 öğrenci daha var kahvaltı yapmış. Herkes dışarda kahvaltı yaparken bunlar niye burada. Önce onları da cezalı zannettim, sordum. Cezalı değillermiş. O an anladım ne olduğunu, çok kızdım kendime utandım, anlamadığım için. Paraları yok dışarda, kahvaltı, yemek, gezmek için, yani gönüllü cezalılar. Hafta sonu cezası bana askerliğin acı yönünü gösterdi. Bir kez daha kızdım devlete, yöneticilere, bedava askerlik yaptıranlara, bu durumu görmezden gelenlere. Komutan ve asteğmenler adam gibi yönetici olsalar böyle şeyler yaşanmazdı. Farkında olduklarını da zannetmiyorum. 

Daha başka olaylarda yaşadım, yazarım belki zamanı gelirse. Askerliğin bana verdiği olumlu hiçbir şey olmadığı gibi, benim zamanımı aldı, gençliğimin en verimli zamanlarını. Tek katkısı bu yazıyı yazmama neden olması ve konu sıkıntısı çekmemem. Keşke herkes sevdiği işi yapsa.




20 Eylül 2020 Pazar

Kaman, Anılarım, Geçmişim, Bölüm 6


Bu bölümde geçen anılarım, Kaman'da 7- 10 yaş, ilkokul 2 ve 5. sınıflar arasındakiler. Tam zamanlarını hatırlayamadığım için kronolojik bir sıra izleyemedim.

ÜFÜRÜKÇÜ HOCA
Bu anımın etkileri bende çok uzun yıllar kaldı, ilerleyen zamanlar da yanlış yönlendirdi.

Deniz ve diğer çocuklarla birlikte en sevdiğimiz oyunlardan biri de çamurla oynamaktı. Çamur; bildiğimiz  toprak ve suyun karıştırılıp macun kıvamına getirilmesi durumu. Şimdi çocuklara oyun hamuru veriliyor oynasın diye, mantık aynı. Biz bahçede gerçek çamurla oynardık,  hayallerimizde ne varsa yapardık, saatlerce, bıkmadan usanmadan, bozup tekrar yapardık. Yazın en temel oyunlarımızdan biriydi çamur. Büyükler kızardı bize, pis sularla oynuyorsunuz, mikroplu o çamur diye. Oyun tatlı, dikkate almazdık tabii, bulaşık suyu yada çamaşır yıkama suyuyla oluşmuş çamur, hiç fark etmez, oynamaya devam. Ellerimiz çatlardı çamurla oynamaktan.

Genellikle çocukların ellerinde siğil olurdu, bende de vardı 3-5 tane. Çok sonra öğrendim, çamurla oynayan çocukların ellerinde siğil olurmuş. Siğil; elin üst kısmında, deri üzerinde büyüyen et parçası. Siğil nedeni de virüslermiş. Ah bu virüsler, hayatımızı değiştirdi, şimdi de öyle değil mi? çok hırpaladı hepimizi şu covid-19 belası.

Eczaneden ilaçlar alınırdı, siğillerin geçmesi için, ilaç fayda etmezdi, geçmezdi bir türlü. Din Hocalarının okuyup üfleyerek iyileştirdiği söylenirdi.

Bir gün bitişik evde oturan komşu teyze geldi bize, çok severdik, iyi insanlardı. Tanıdıkları bir hoca gelmiş bunlara, nefesi güçlüymüş, siğillere de okuyormuş ve yok ediyormuş, bizden de ücret almayacakmış. Gel bize senin ellerine de okusun dedi komşu. Artık ne için çağırdılarsa hocayı Allah bilir, siğil okumayı bahşiş olarak bedava yapıyor. Hoca deyince benim gözümde kara sakallı, sert ifadeli, tuhaf görünümlü biri canlandı. Ben istemiyorum, okuyup üflemekle geçer mi hiç, inanmıyorum, hocanın okuyup üflemesiyle geçmez dedim. O zaman da inanmazdım okuyup üflemeye. Nasıl bir eğitim aldıysak okulda, nasıl öğretmenler varsa artık, varın siz düşünün. Annemde çok istedi gitmemi ama ben kararlıydım, istemiyorum dedim, bunun üzerine komşu evine döndü.

Ana yüreği dayanamadı, başladı baskı ve ısrarlara, gitsen ne kaybedersin, benim için git, iyi hocaymış, iğrenç görünüşlü siğillerden kurtulacaksın, hadi benim aslan oğlum deyince dayanamadım tamam peki giderim ama  inanmıyorum bak. 

Önce annem gitti komşuya, hocayla görüşmeye. Konuşup tekrar eve geldi annem. Hoca, normal görünümlü, iyi biriymiş, reçeteyi de almış annem, ikna olmuş, inanmasa da olur demiş hoca, bir bez parçasının üzerine biraz tuz koyup, iki ucundan bohça gibi yapıp sıkıca bağlayın bana gelin yeter demiş. Bu hocanın yöntemi böyle, tuz kullanarak okumak, bilimsel bir yöntem!

Sormuş annem, kaya tuzu mu yoksa kaliteli billur tuz mu? Tuz miktarı ne olacak. Kaya tuzu o zaman kalitesiz, kötü tuz olarak bilinirdi, tadı azdı, çok kullanmak gerekir, çabuk nemlenir ve tuzluğun deliklerini  tıkar akmazdı, sinir ederdi insanı, zaten fiyatı da azdı. Billur tuz da böyle sıkıntılar olmazdı. Şimdi herkes kaya tuzu kullanmak istiyor sağlıklı diye.
Bez nasıl olacak, pamuk mu, naylon mu, rengi ne olacak, büyüklüğü ne olacak. Annem, sonucu etkileyecek yanlış bir işlem yapmak istemiyor, her adımı dikkatlice yapmak istiyor. Önemli değil diyor hoca, hiç fark etmez. Annem yer bezi olarak kullandığı eski atletten caart diye el kadar bir parça yırtıyor. İçine de ceviz büyüklüğünde billur tuz koyuyor, katlayıp sarıyor, iki ucundan bağlıyor bezi, reçete hazır, elime tutuşturuyor. Hadi bakalım doğru hocaya, arkamdan da bağırıyor, inan, inanırsan geçer.

Hoca çok iyi karşıladı beni, hiç hayalimdeki hoca gibi değil, modern görünümlü. Sordu bana; inanıyor musun siğillerin yok olup iyileşeceğine, inanmıyorum dedim. İster inan ister inanma siğillerin geçecek, göreceksin dedi, çok iddialı, çok emin kendinden. Ne zaman iyileşecek siğiller dedim, merak etme, bir süre sonra yok olacaklar. İki dakikayı geçmedi okuması, tuz dolu bez parçasını elimde ki siğillere dokundurarak bir şeyler okudu sessizce, dudakları kıpırdıyordu yalnızca, okurken. Tamam bitti, dedi.

Merak ediyorsunuz değil mi siğillere ne oldu diye. Bir iki gün baktım ellerime bir şey değişmedi. Sonra unuttum, hayat normal akışında devam etti. Altı ay yada bir yıl sonra tam hatırlamıyorum, ellerime baktığımda siğillerin olmadığını gördüm. Ne zaman yok oldular hiç anlamamıştım.

Bir türlü idrak edememiştim bu olayı. Nasıl iyileşmişti siğiller. Olmaz böyle bir şey, ellerim tertemiz, siğiller yok, gitmiş, yok olmuşlar. Psikolojik de değil iyileşmesi, inansam neyse, o zaman psikolojik olabilir diyeceğim. Hocanın doğa üstü güçlerimi vardı acaba, olacak iş değil. Çıkamadım işin içinden. Ama ortada da bir gerçek var, siğiller yok oldu.

Olayı çözemedim ama o tarihten sonra siğil  hocalarının hep reklamını yaptım, siğilleri okuyarak iyileştirmeleri konusunda. Her yerde anlattım başıma geleni. Elinde siğil olan çocukları hocaya okutmalarını önerdim, her hocaya değil, siğil konusunda uzman olanlarına. 

Yıllar sonra, oğlum Mehmet Ali'nin ayağında de siğil çıktı, 7 yaşlarındaydı. Aradan uzun yıllar geçmiş(30 yıl) tıp ilerlemiş, hocaya okutturacak  değildik ya. Ankara TOBB hastanesin de cildiye doktoruna gittik. Sıvı azot uyguladılar  siğillere,-190 derecede evet doğru yazdım, eksi 190 derece. Siğili dondurup öldürecek güya. Sonuç; tahmin edeceğiniz gibi hiç bir işe yaramadı tedavi. Tarih tekerrür mü ediyor?

Yine bildiğimiz yöntemi uygulamaya karar verdik. Eşim Belkıs Konyalı. Konya bu konularda derya deniz, çok zengin. Siğillere okuyan hoca bulmaları için haber gönderdik Konya'ya, gittiğimizde de okuttuk siğillere, ben hocayı görmek istemedim sinirimden. Yine okutmak zorunda kalmıştık hem de bu çağda. Tahmin edeceğiniz gibi, bir süre sonra siğiller yok oldu. Nasıl oluyordu da iyileşiyordu?

Bu olaydan bir kaç yıl sonra, internetin de  yaygınlaşmasıyla, aklıma geldi, araştırdım siğil konusunu. Ne buldum dersiniz, çocukların el ve ayaklarında çıkan siğiller bir süre sonra kendiliğinden iyileşir, kaybolurmuş. Siz hiç büyüklerin ellerinde siğil gördünüz mü? Çocukken çoğumuzun elinde siğil vardı, büyüdükten sonra hiç birimizde kalmadı, Tamamen bilimsel. Hocalar da bilimsel bir olaydan, bilmeden yararlanıyor, siğillerin iyileşmesini sanki kendi ilahi güçleri gibi gösteriyorlar. 

Siğile okuma Türkiye'de çok yaygın bir konu olmasına rağmen, gazete, televizyon gibi medya ya da dini açıklamalarda bu konuda hiç bir şey duymadım, okutmayın siğilleri, kendiliğinden geçer diye. 

Hocaların okuduğu siğillerin iyileştiğini biliyoruz, şahit olduk, denedik emin olduk. 
Gelelim sihirli soruya, tıbbi olarak siğillerin zamanla yok olacağını biliyorsunuz artık ve sizin çocuğunuzda da siğil çıkıyor.  Ne yaparsınız. İyi düşünün.

a: Ben garanticiyim, hocaya okuturum, tecrübeyle sabit, hocanın okuduğu siğil yok oluyor.
b: Hayır kesinlikle okutmam, hoca safsatasına inanmam, bilime inanırım, kendiliğinden geçmesini beklerim.
c: Bilime inanıyorum ama yinede hocaya da okuturum, doktora da giderim, ne olur ne olmaz.

Vereceğiniz cevabı genelleyerek yorumunu yapın. İlginç sonuçlar çıkacağını düşünüyorum.

Hatırladığım, üfürükçü hocaların yaygın olduğunu büyüklerin konuşmalarından duyardım, her sorunun bir hocası vardı mutlaka, yakın olmasa da uzak köy, kasaba ve şehirdeki hocalar bile bilinirdi. Bu hocaların iyileştirdiği hastalar anlatılırdı. Günümüzde de hocalar yaygın değil mi? Ne şarlatanları görüyoruz ekranlarda. O zamanki hocalar, günümüzün şeyh isimli yüzlerce müridi olan hocalarının yanında çok masum kalıyor.

Kemal Sunal'ın "Üç Kağıtçı " isimli filmini izlemişsinizdir mutlaka hem de defalarca, hani yağmurun ne zaman yağacağını bildiği filmi var ya, işte o. Kemal Sunal'ın romatizma hastalığı filmde abartılmasına rağmen konu tamamen bilimsel olduğu halde, nasıl doğa üstü güçleri olduğuna inanılıyordu. Kemal Sunal'ın doğa üstü gücü, yalnızca romatizma ağrısıydı.  Sahip olduğu doğa üstü güç dinle ilişkilendirilmiyordu ama siğillerin okunması ile bu filmin konusu arasında bir fark var mı sizce? Kimi İnsanlar, dini yada değil doğa üstü güçlere inanma ihtiyacı hissediyor. 

Televizyonun olduğu daha sonra ki yıllarda bir de Uğur Dündar'ın programlarında anlattığı "Yılancı Hacı"  vardı. Hatay Dörtyol'da yaşayan Yılancı Hacı, yılan, akrep vb zehirli hayvan sokmalarını iyileştiriyor yada isteyenlere "el vererek" onların asla zehirli hayvanlar tarafından sokulmamasını sağlıyordu. Programda Uğur Dündar'ın  eline akrep koyarak, sokmasını sağlamış ve tekrar zehri çıkarmıştı. Bu gün bile sahneyi net hatırlıyorum. Yılancı Hacı, kendisinin özel güçleri olduğunu ve zehirli hayvanlara hükmettiğini, onları kontrol edebildiğini söylüyordu. Yılancı Hacı'nın el verdiği insanları sivrisinek bile sokmazmış, ne hoş değil mi? Yılan ve akreple çok karşılaşmayız ama sivrisinek öylemi. Gecenin bir yarısı tam uyumuşsunuz, tatlı bir kaşıntı ve kulağın dibinde vızıltı sesi. Yakarsın lambayı, ara ara bulamazsın, tekrar yatarsın, yine vızıltı sesi, yine kalkıp ararsınız sivriyiyi. Mahveder bütün geceyi, yarım yamalak uykuyla sabah olur. Rahmetli babacığımı, yılancı Hacıya okutmadığı halde, hiç bir haşerat sokmazdı, doğuştan efsunlu, bize geçmemiş ama bu özelliği.

Yılancı Hacı'nın bilimsel bir açıklaması var mı? bilmiyorum.

 

ANKARA'YA İLK ZİYARETİM,
1970'ler, o yıllarda gezmek yaygın değil, herkes yerinde oturur, en fazla memleketine giderdi, en azından biz ve çevremiz öyleydi. İnsanların başka yerleri görmesini engelleyen, fakirlik, özel araçların ve toplu taşımanın yaygın olmaması ile gezme kültürünün gelişmemiş olmasıydı. Otobüslerle seyahat hem konforsuz hem de otobüslerde sigara içmek serbest olduğu için rahatsız ediciydi. Yol tutması fena yapardı insanı. Yol kalitesi de çok düşüktü. Tatil olarak ancak memlekete gidilirdi. 

Gezenler Avrupalı hippi gençlerdi. Ürgüp'te görürdüm çokça hippileri. Altlarında wolswagen kaplumbağa benzeri üstü açık arabalarla gezerlerdi. Kız erkek karışık, otellerde yatmazlar, restoranlarda yemezler. Para harcamadan gezen genç Avrupalı insanlar. Niye böyle bir hayat sürdüklerini anlamaz, onları yoksul zanneder, kimisi acır, üzülür yardım eder, kimisi  de kızardı, ahlakımızı bozuyor diye. Hatırlıyorum da her zaman bizim ahlakımızı bozmak isteyen birileri hep oldu. 
 
Kaman'da yalnızca lise öğrencileri için günübirlik özel okul gezileri yapılırdı, görgüleri artsın, ülkeyi tanısınlar diye. Otobüs kiralanır, başlarında öğretmenleri, hep birlikte gidilirdi. Babam öğretmen olduğu için şanslıydım, biz ailece giderdik gezilere. Ankara ve Konyayı gezdiğimizi hatırlıyorum, günübirlik.
Daha önce Kırşehir'den başka şehir görmemiştim. Ankara yakın olmasına rağmen hiç gitmemiştim.

Ankarayı ilk ziyaretim de liselilerle birlikte bu yıllarda oldu. Abim  Ankara Sıhhiye Atatürk Lisesinin orta kısmında yani orta okulda yatılı öğrenci. Ankara'ya gelince babam beni abimin yanına bıraktı, akşam dönüşte almak üzere. Abim plan yaptı, Anıtkabir'e gitsek geç  olur, gençlik parkı da öyle, çiftlik hayvanat bahçesi de uzak. Önce okul da öğle yemeği yer sonra Kızılay'ı gezeriz. 

Hafta sonu olmasına rağmen, yatılı öğrencilere pansiyonda yemek veriliyor. Girdik yemekhaneye, self servis yemekler, hatırlıyorum yemeği, nohut, pilav, hoşaf. Afiyetle yiyorum, acıkmışım, çok lezzetli yemek. Kalabalık değil yemekhane, 5-6 masada 20-30 öğrenci var. Öğrencilerin bir kısmı, yaşça büyük olan liseliler,  aniden hep birlikte kaşıklarla masalara vurmaya başlıyor liseliler. İrkiliyorum, bir anlam veremiyorum neden böyle yaptıklarına, tempo desen değil. Sordum abime, yemeği beğenmediler, hem az hem de kötü yemek, protesto ediyorlar. Hayret ettim, yemek lezzetliydi, nesini beğenmediler acaba. Hayatımda ilk defa protestonun ne olduğunu görmüştüm. Yemekhane sorumlusu bir adam geldi sonra, protestoya katılan öğrencileri dışarı çıkarttı, onlarda uslu uslu çıktılar, taşkınlık yapmadılar, yemekleri de öylece kaldı. Protesto işe yarar mı? Yemekler düzelir mi? Sordum abime; liseliler bazen böyle protesto eder yemekleri ama hiç bir şeyin değiştiğini görmedim dedi.

Yemek sonrası yavaş adımlarla Kızılay'a yürüyoruz. Ankara'nın en güzel ve lüks semti Kızılay.  Sıhhiye, Kızılay arası hep mağaza, ofis, hepsininde üzerinde kocaman tabelaları var. Ben tabelaları okuyarak yürüyorum ama hepsini, okumayı yeni mi öğrendim yoksa Kaman'da olmadığı için mi bilmiyorum. Abim uyarıyor, okuma şunları, bitmez ki, okuyamazsın hepsini. Kendimi alamıyorum, bütün gün okuyorum tabelaları, Türkiye İş Bankası, Tarman Kardeşler, Zafer Çarşısı, Büyük Sinema, Ordu Evi....

Kızılay bakımlı, güzel lüks, ışıl ışıl bir semt, kaldırımlar da insanlar yürüyor. Mini etekli kızlar var bir sürü, gerçekten mini etek, şimdi kimse cesaret edipte giyemez sokakta öyle kısacık eteği, mini etek yaygın demek ki, çok tuhaf gelmiyor bu günkü gibi.

Az da olsa el ele tutuşan genç kız ve erkek var. Yaşlı bir adam durdurdu gençleri, bas bas bağırıyor, ayıp değil mi, niçin el ele tutuşuyorsunuz, hiç ahlak kalmadı, mahvettiniz memleketi, bu ne utanmazlık böyle. Gençler hiç tepki vermeden devam ediyor yürümeye, adam da arkalarından bağırmaya devam ediyor. Bre utanmazlar. Hiç anlamamıştım ne diye bağırdığını, ahlakla ne ilgisi var, ihtiyar işte, bunamış. Kaman çok sakin bir yerdi, çarşı hariç, sokakta kimseyle karşılaşmazdım bile çoğu zaman, Kızılay süpermiş.

Abim dondurma alıyor, yiyoruz birlikte, çok severdi abim dondurmayı. Sonra fındık içi alıyor bana paketli, fındık lüks yiyecek. Harçlığı bitiyor abimin, alırsın babamdan tekrar diyorum, yok almam, bir hafta idare etmem gerekiyor demişti. Çok tutumlu ve disiplinliydi.

OTOMOBİL KAZASI
Kaman'da çocuklar sıkça kavga eder, birbirimize taş atardık. Çocuklar arasında normal davranıştı kavga etmek, barışırdık sonra. Yine bir gün kavga ettim, sonra kaçmaya başladım. Kaman'ın tek ana caddesinden karşıya geçmeye çalıştım, yola hiç bakmadım. Acı bir fren sesi, otomobilin çarptığını hatırlıyorum, çarpmanın etkisiyle yerde taklalar atarak yuvarlandım. Bende feryat figan, hemen kucaklayıp hastaneye götürdüler. Ağlamam hiç durmadı. Doktor ne yaptı hatırlamıyorum. Hastaneye yatırdılar, bekliyorum, sonra babam geldi. Doktorla konuştular, röntgen çekilmesi gerekiyor, kırık var mı yok mu anlamak için. Kaman'da röntgen yok. Soruyorlar bana iyi misin diye biraz belim ağrıyor ama iyiyim. Sonra babamın kucağında Kırşehir'e gidiyoruz minibüsle.
 
Kırşehir'de çalışan röntgen yok. İndiriyor beni kucağından babam, yürüyorum bir sorun yok. Boşuna geldik Kırşehir'e. Minibüs saatine de süre var. Acıkıyoruz. Giriyoruz lokantaya. Kebap kalmamış, ne var kuru fasulye, getir bakalım. Afiyetle yiyoruz. Dönüyoruz Kaman'a tekrar. Kendiliğimden iyileşiyorum.

GÜVERCİN
Evlerin çatılarında, kiremitler arasında özellikle boşluk bırakılırdı, güvercinlerin içeri girip yuva yapması için. Oturduğumuz evin çatısında da çokça güvercin vardı. Güvercinlerin yaptığı kakalar çatıda birikir, bir kaç yıl sonra biriken bu kakalar gübre olarak toplanırdı. Güvercin gübresinin değerli olduğu söylenirdi. Ürgüp'te de mağaralarda, gübreleri için güvercin beslendiğini biliyorum.  

Çatılarda çok güvercin olurdu. Çatıların kapağından içeri giremezdik, kapakları kilitli olurdu açmayı beceremezdik. Bir kaç kez kapağın açık olduğunu görüp çatıya çıktığımızı hatırlıyorum. Bitlenirsiniz, güvercinlerle uğraşmayın derlerdi, ben bitlenmekten korktum yakalamadım güvercin, ama gözü kara çocuklardan bir kaçı yakaladı bir kaç tane. Hep birlikte kafalarını koparıp, tüylerini yolup, ateşte pişirip yemiştik. Zavallı güvercinler, şimdi bile aklıma geldikçe üzülüyorum, nasıl yaptık diye.

 
KÖPEK SALDIRISI
Abim yatılı okuduğu için evin büyük çocuğu bendim. Ekmek almaya, babama sigara almaya ben giderdim, yenice sigarası içerdi babam. Hiç itiraz etmezdim, aklıma bile gelmezdi itiraz etmek, çocukların asli göreviydi. Aldığım ekmeği yiyerek gelirdim.

Kış, her yer bembeyaz kar, hava soğuk, sabah erken, ekmek almaya gönderdiler yine. Elimde file içinde iki ekmek, eve doğru yürüyorum. Sokakta benden başka kimse yok. Arkamdan bir köpek geliyor, korkmadım devam ediyorum yürümeye, köpeklerin sayısı arttı ve havlamaya başladılar. Bu sefer korktum, koşmaya başladım, kardan koşamıyorum, yedi sekiz yaşında çocuk ne kadar hızlı koşabilir ki. Durdum,  yerde taş sopa aradım, ne mümkün her yer kar kaplı, çok da kar yağardı o zamanlar. Yerden kar parçası aldım, güya köpek taş zannedecek kar parçasını, arkam duvar, etrafımı sardı köpekler, saldırmaları an meselesi, bas bas bağırıyorum, ağlayarak, bir yandan da elimdeki kar parçasını köpeklere atar gibi yapıyorum, o zaman köpekler bir an tereddütte kalıyor. Belli ki köpekler aç, kışın yiyecek bulamıyorlar, benim elimde de fırından yeni çıkmış sıcacık ekmek. Ekmeği sıkı sıkı tutuyorum, hiç aklıma gelmiyor, onların aç olup ekmeği istediği. Can havliyle avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Kaç dakika geçti böyle bilmiyorum, ama bana çok uzun zaman geçmiş gibi geldi. Sonunda yakında ki bir evden duyuyorlar köpek havlamalarını, kapıya bir adam çıkıyor pijamasıyla. Köpeklere bağırıyor, umursamıyor köpekler. Adam işin ciddiyetini anlıyor ve küreği kaptığı koşuyor bana doğru, pijama ve atletle. Köpekler ancak o zaman kaçıyor. Sordu bana iyi misin diye, iyiyim dedim, devam ettim eve doğru, arkama baka baka. Adam da hemen girmedi eve bir süre baktı arkamdan, tekrar köpekler saldırmasın diye. 

Eve geldim, dizlerimin bağı çözülmüştü korkudan, kireç gibi bembeyaz olmuş yüzüm. Evdekiler sordu, niye böylesin diye, söylemedim, soğuktandır dedim. Günler sonra öğrenmişti bizimkiler başıma geleni. Korkudan bir kaç gün gidemedim ekmek almaya, çeşitli bahaneler uydurdum. Daha sonraları da korkarak gittim geldim uzun bir süre. Bu gün bile soğuk terler döküyorum bu olayı hatırladıkça. 

Bu olay bende köpek fobisi oluşturmadı ama sahipsiz yada saldırgan görünüşlü  köpeklere karşı temkinli duruyorum.

Kaman anılarım devam edecek sonraki bölümlerde.




1 Eylül 2020 Salı

Kaman, Anılarım, Geçmişim, Bölüm 5


Kaman'da geçen çocukluk anılarıma başlamadan, Kaman hakkında bazı bilgiler vereceğim.

KAMAN NEREDE,
Orta Anadolu'nun ortasında bulunan Kaman, Kırşehir'in ilçelerinden biridir. Ankara'ya uzaklığı 130 km. Ankara Gölbaşı'ndan sonra Konya yolundan ayrılarak Kaman'a ulaşılıyor.

90. km de Köprüköy'de Kızılırmak üzerinden geçerken solda, Mimar Sinan'ın yaptığı "Çeşnigir" köprüsü bulunur. 110 m uzunluğunda 6m genişliğindeki bu taş köprü, çocukluğumda trafiğe açık ve taşıtlar tarafından kullanılırdı. Kapulukaya barajının yapılmasıyla kara yolu sular altında kaldı ve yol 200 m yana taşındı. Köprü de doğal olarak boşta kaldı. Çeşnigir köprüsü, Mimar Sinan'ın yaptığı bir eser olarak, tarihi taş köprüleri sevenler için harika bir manzara oluşturuyor. Köprünün adı niçin Çeşnigir, araştırdım bulamadım. Çeşnigir, darphanede çalışan, basılan altın ve gümüşlerin ayarını kontrol eden kişiye denirmiş, o zaman ki merkez bankası başkanı. Yalnızca köprüyü gezip görmek için bile gidilebilir Köprüköy'e.

Mevsim yaz ise köprünün hemen yanında kurulan köylü pazarından alışveriş yapabilirsiniz. Yöresel taze sebze, meyve satılıyor. Özellikle patlıcanı çok meşhur, patlıcan burada açık renkli ve lezzetli, yemek yapın, kurutun, turşu yapın. Balıkçı lokantalarından da tatlı su balığı yiyebilirsiniz.
Yol boyu Hirfanlı barajı levhalarını  göreceksiniz. Hirfanlı baraj gölü Kaman'ı çevrelemektedir.

KAMAN ARKEOLOJİ MÜZESİ VE JAPON BAHÇESİ
Kaman tarihi Hitit ve Frigya'ya kadar uzanıyor. Kaman arkeoloji müzesi Japonların sponsorluğunda yapılmış. Japonlar Kaman çevresinde üç höyükte(Kalehöyük, Büklükale ve Yassıhöyük) yaptıkları kazılarda buldukları eserleri bu müzede sergiliyor. Müzeyi de höyük şeklinde, Kalehöyük'ün yakınına yine Japonlar inşa ediyor ve sonrada müzeyi Turizm bakanlığına bağışlıyorlar.
Bu arada Yassıhöyük köyümüz Cemele'de dir.

Müzenin hemen yanına da 22 dönümlük Japon bahçesi yapıyorlar. Havuzları, balıkları, bitkileri ile tam Japon bahçesi. Japonya dışında bulunan en büyük Japon bahçelerinden biri.
Müze ve Japon bahçesi Kaman'ın hemen dışında Çağırkan köyünde yer almakta. Mutlaka ziyaret edilmeli, Ankara'dan günübirlik ziyaret edilebilir.

DÜNYANIN İLK RASATHANESİ
Günübirlik gezmeye gelirseniz, Kırşehir merkezde bulunan ve adı Kırşehir ile özdeşleşen Cacabey Camii'ni gezmeyi unutmayın.

Cacabey, 1200 ler de yaşamış Türk bilim adamı, kendi adına yapılan medrese/üniversitenin kurucu rektörü, eğitimi Türkçe yapıyor. Selçuklular zamanında medrese/üniversite olarak yapılan binada astronomi ve tıp eğitimleri verilmekte iken günümüzde cami olarak kullanılıyor.

1200 yıllarında gökyüzünü gözlemlemek, incelemek için özel bina, rasathane tasarlamak ve yapmak, müthiş bir şey. O yıllarda pozitif bilimlere ne kadar önem verildiğini gösteriyor. Rasathane bugün bile muhteşem bir yapı. Binayı inceleyince rasathane, gözlem evi olarak özel yapıldığı zaten anlaşılıyor. Dünyada yapılan ilk rasathane olarak da anılmaktadır.

KAMAN VE ADNAN MENDERES
1954 seçimlerinde Demokrat Parti Türkiye genelinde seçimi kazanmasına rağmen,  Kırşehir'de kaybediyor. Kırşehir'i rakibi CHP kazanıyor. Demokrat parti başkanı Başbakan Adnan Menderes bu işe çok kızıyor ve Kırşehir'i cezalandırıyor, ilçe yapıyor, Kaman'ı da Ankara'ya bağlıyor. Türk siyasi tarihinde bir ilk olan bu olay ile kendisine oy vermeyen il cezalandırılıyor. 1957 yılında Kırşehir tekrar il oluyor ve Kaman'da Kırşehir'e bağlanıyor.

KAMAN VE CEVİZ
Kırşehir ve çevresinde ceviz yaygın yetiştirilmekle birlikte özellikle Kaman 1980 ler sonrasında bu işe bütün kurumlarıyla önem vererek, tanıtım çalışmalarıyla, bir adım öne çıkmış ve adı cevizle özdeşleşmiştir. Ceviz dikilen alanlar genişlemiş ve her yıl ceviz festivali yapılmaya başlanmış.

Kaman cevizinin ünü öylesine artıyor ki, Kaman'da yetişmemiş diğer yöre cevizleri, hatta ithal cevizler bile Kaman cevizi olarak satılmaktadır.
Her yıl Ekim başında düzenli olarak ceviz festivali yapılmaktadır.

KAMAN CEVİZİ VE ECZACI DENİZ
Kaman cevizi ile Eczacı Deniz, ilk başta birbiriyle  ilgisi yokmuş gibi gözükebilir, gerçekte ise hem cevizle hem de benimle direk ilgilidir Eczacı Deniz.
Deniz İkizoğlu namı diğer Eczacı Deniz, çocukluk arkadaşım. Kaman'da aynı mahallede oturduk, aynı yaştaydık, 1960 ların sonu 70 lerin başı, ilkokulu aynı sınıflarda okuduk. Kaman'da yaşadığım süre boyunca tam bir kankaydık. Bütün günümüz birlikte geçerdi. Birlikte okula gider, birlikte oyun oynar, birlikte kavga eder, birlikte sevinir, birlikte üzülürdük, birlikte komşuların ağaçlarından meyve çalar, ağaçlardan inmezdik gün boyu. Deniz daha sakin ve mantıklıydı bana göre.

3. sınıfa başladığımızda öğretmenimiz değişmiş Rafet öğretmenin yerine bir kadın öğretmen gelmişti. Okulun ilk günü henüz 1. ya da 2. ders, öğretmen soru sordu ben ve birkaç çocuk parmak kaldırdık hemen, öğretmen parmak kaldıranları uyardı, kollar havaya kalkmayacak, dirseğinizi sıraya koyup öyle parmak kaldıracaksınız. Soruyu bilmek, çalışkan olmak önemli değil benim için, önemli olan disiplin ve kurallara uyum. Nasıl bir öğretmen böyle. Uygulamalı olarak anlattı, gösterdi, artık böyle yapacaksınız dedi, tamam mı tamam.

Aradan on dakika geçti tekrar bir soru sordu, kuralı unutup heyecanla parmağımı kaldırdım hemen, çalışkan öğrenciydim ne de olsa. Öğretmen öfkeyle baktı, çok sinirlenmişti, bana attığı tebeşir vızıldayarak kulağımın yanından geçti. Neymiş efendim kollar havaya kalkmayacakmış parmak kaldırırken, daha önce uyarmış. Ne yapayım unutmuştum kuralı, hemen tebeşir mi atmak gerekiyordu. Çok kötü olmuştum, o güne kadar öğretmenim bırakın bana vurmayı, kızmamıştı bile. Sadece tembel öğrencilere kızılır, dövülürdü.

Konuyu Deniz'le konuştuk, artık bu sınıfta kalamazdık, ilk teneffüste çantaları toplayıp kaçtık okuldan Deniz'le birlikte, terk ettik okulu. Öğretmen yalnızca bana kızmıştı ama olsun biz kankaydık. Aynı okulda gidecek başka sınıfta yoktu. Biz de okul değiştirecektik. Komşumuzun kızı Havva öğretmen Işık ilkokulunda öğretmendi, oraya gidebilirdik. Kararı vermiştik. Işık ilkokulu, evlerimize biraz uzaktı, Kaman'ın hemen sonunda, hapishanenin karşısında, Hirfanlı baraj yolu üzerindeydi, arkasında hastane vardı.

Eve gelince konuyu bizimkilere açtım, anlattım, artık bu okula gitmek istemediğimi söyledim, nedense hiç kızmadılar, anlayışla karşıladılar. Deniz'de ben de bir daha Devrim ilkokuluna gitmedik. Işık ilkokulu, çoğunlukla gelir seviyesi daha düşük ailelerin çocuklarının geldiği ilkokuldu. Sınıfımız  çok kalabalıktı, 70 öğrencili bir sınıf. Devrim ilkokulu ise merkezde ve memur, esnaf çocukları giderdi. Deniz' lerin de bakkalı vardı.

İlkokul 5.sınıfta biz Ankara'ya taşındık. Deniz ile ayrıldık. Bir kaç mektup yazdık birbirimize ilk zamanlar, sonra o da kesildi, koptuk birbirimizden.
Kaman ile hiç bir bağımız yoktu, arada köye gidiyorduk ama Kaman'dan geçmiyordu yol. Aradan yıllar geçti, kopmuştuk Deniz'le birbirimizden.

40 yıl sonra kuzen Mustafa, Deniz'den bahsetti, tanıyorlardı birbirlerini, nedenini anlatacağım ilerleyen bölümlerde. Deniz Eczacı olmuş ve Kaman'da eczane açmış, ceviz işi ile de ilgileniyormuş. Işık çaktı bende, tekrar görüşebilirdik. Geçmiş, fena halde kendine çekmişti beni. Mutlaka bulmalıydım Deniz'i.

Kısa süre sonra köye gitmem gerekti, ya cenaze ya da düğün vardı mutlaka. Başka türlü gidemiyordum köye mecbur kalmadıkça. Dönüşümü Kaman üzerinden yaptım, yalnızdım, kimseye bağlı değildim, rahatça uğrayabilirdim Deniz'e. Aradan 40 yıldan fazla geçmiş birbirimizi görmeyeli. Ayrıldığımızda ergenliğe bile girmemiştik, 10 yaşında çocuktuk, yüz ifadelerimiz, mimiklerimiz, fiziki görüntümüz değişmiş, bambaşka birileri olmuştuk. Tanıyabilecek miydik birbirimizi. Deniz'in uzun boylu olacağını tahmin ediyordum, çocukken de uzundu. Saçı var mıydı? Nasıl biriydi?

Kaman çarşıda ilk karşılaştığım adama sordum, Eczanenin ismini bilmiyorum ama sahibi Deniz, eczanesi nerede biliyor musun? eliyle gösterdi, eczacı Deniz'i herkes bilir abi dedi. Hatırladım gösterdiği yeri,  babasının eski bakkal dükkanını eczane yapmış, ismi de "Akdeniz Eczanesi".

Girdim içeri iki çalışan ve patron masasında oturan bir hanımefendi var. Yaklaştım masaya Deniz Bey'le görüşmek istiyorum dedim. Kendimi özellikle tanıtmadım, sürpriz yapmak istedim, onlarda alışkın bu duruma çünkü Deniz'den ceviz fidanı almaya Türkiye'nin her yerinden çok gelen olurmuş, beni de fidan almaya gelenlerden zannetmiş. Telefon etti, seni görmek istiyorlar dedi, sormadı Deniz'de kim olduğunu, 10 dakikaya geliyorum, beklesin dedi. Deniz'in eşi misiniz diye sordum, evet eşiymiş.  Oturdum bekledim.

Biraz sonra Deniz geldi, tahmin ettiğim gibi boy 1.90 , yüz ifadesi çocukluğu ile çok benzer ama dışarıda görsem tanır mıyım? Emin değilim. Merhaba dedi, tokalaştık, fidan almaya gelenlerden olduğumu düşünüyordu, ilk görüşte tanıyamamıştı beni. Yüzüne baktım, tanıdın mı beni? Tekrar baktı ve hiç düşünmeden Erdal dedi. 40 yıl sonra hiç ipucu olmadan tanıdı beni. Sarıldık, öpüştük, hasret giderdik. Nasıl tanıdın beni? Gözlerinden, hiç değişmemiş dedi. Hemen ceviz ikram etti, çay söyledi. Bir süre sohbet ettik. Bırakmam seni eve gidelim? Karnın açtır, yemek yiyelim. Çok kalamam, geç olmadan gitmem gerekiyor. Sonra gelir, uzun kalırım, bırakmam artık. 10 dakika  Kaman'ı gezdir bana yeter, nostalji olarak. Büyüdüğüm evi gördüm, Deniz büyüdüğü baba evinin bahçesini ceviz fidanlığı yapmış, yeni evini gösterdi. Bahçesinden can eriği topladı, eve götürmem için bir poşet verdi. Erik pazarda olmayan, papaz, şahane lezzeti var, kütür kütür.

Kaman'ı gezerken anlattı biraz, eczacı olduktan sonra, aynı zamanda kendini cevize adamış, ceviz tanıtımı, yetiştiriciliği, eğitimi gibi  işlerle uğraşmış, ceviz derneği başkanlığı gibi sosyal tanıtımlar yapmış, çok aktif. Ceviz ve ceviz fidanı yetiştiriyor. Ceviz ve Kaman denilince ilk akla gelen isimlerden. İnternet de arayın, hemen bulacaksınız. Sitesinde cevizle ilgili her bilgiye ulaşabilirsiniz.
Deniz evli, Kaman'da  yaşıyor, iki oğlu var, üniversiteyi bitirmişler, İstanbul'da çalışıyorlar. Annesi hayatta, Ankara'da yaşıyor.

Çocukluk arkadaşlığı hepsinden farklı, yalnızca ortak geçmişimiz bizi birbirimize bağlayan, sanki hiç ayrılmamıştık, çok sevinmiştik. Sıkça görüşüyoruz artık sevgili arkadaşımla.

ABİM  YURDAL VE KARDEŞİM SEVAL
Abim, benim ve  kardeşim, arasında dörder yaş var. Ben 1.sınıfta sıkıntılı günler yaşarken, abim 5. sınıfta. Babam, abimin yatılı okulda okumasını çok istiyordu, yatılı okula sınavla girilir, yatılı okula giden çocuklar ilerde başarılı olur ve iyi yerlere gelir anlayışı vardı. Abim yatılı okul sınavını kazansın diye bir dönem, Hirfanlı Baraj lojmanları ilkokulunda okudu.

Hirfanlı Barajı, Kaman'a 20 km. En büyük Amcam, Cemalettin, baraj işletmesinde şoför olarak çalışıyor, lojmanda oturuyor. Lojman ilkokulunda da 5. sınıf öğretmeni Ali Çavuş, babamın arkadaşı ve bizim köylü, hemşehri. Süper öğretmen, okuttuğu öğrenciler çok başarılı, hep iyi yerleri kazanıyorlar. Abim de bu nedenle, ilkokulun son dönemi, baraj lojmanlarında, amcamın yanında kalacak ve Ali Hocada okuyacak, sınava hazırlanacak. İyi cesaret, ev küçük, 6 çocuğu var amcamın, abimle birlikte 7. O zamanlar böyle şeyler sorun olmazdı, herkes her yerde yatar, bir odada 5 kişinin yatması ya da bir yatakta 2 kişinin yatması doğaldı.

Abim evden ayrılıyor, doğru Hirfanlı'ya, amcamın yanına. Gidiş o gidiş. Beklenen sonuç, yatılı okulu kazanıyor. Önce Konya, Ereğli sonra Ankara. Ortaokul, lise hep yatılı okullara devam ediyor, evden uzakta. Yalnızca yazları, kısa bir süre gelirdi abim. O yüzden ortak çocukluk anılarımız az. Yazları geldiğinde de futbol oynardı hep. Varsa yoksa futbol. Fizik olarak hep inceydi. Zayıf ama iyi top oynuyor derlerdi.

Oturduğumuz ev 2 katlıydı, biz üst kattaydık. Eve tahta merdivenlerle çıkılırdı. Merdivenlerin korkulukları yoktu. Seval işte o merdivenlerden düştü, 2-3 yaşındaydı, çenesi yarıldı. Epey çekti hatırladığım, uzun sürdü iyileşmesi. Seval düştüğü gün babam marangoz getirip korkulukları yaptırdı. Annem çok kızdı babama, o kadar söyledim neden önceden yaptırmadın korkulukları diye. Testi kırıldıktan sonra.

Babam,rahmetli, kağıt oynamayı çok severdi, öğretmenler lokalinden hiç çıkmazdı. Öyle ki akşam yemeğine bile gelmeyi unuturdu sık sık. Abim çağırmaya giderdi, baba yemek hazır eve gel. Bazen gelir bazen gelmezdi. Abim yatılı okula gittikten sonra çağırma işi bana düştü. O kadar çok gittim ki babamı çağırmaya. Bazen oyun masası üzerinde paralar da görürdüm.

Babam, beden eğitimi öğretmeni olmanın hakkını verirdi. Dersleri çok disiplinliydi. 19 Mayıs gösterilerine hazırlardı öğrencileri, bütün Kaman gelirdi o gösterileri seyretmeye. Spor hareketleri, jimnastik, kule, yarışmalar. Keyifle izlerdik. Çok havalıydı babam, gurur duyardık onunla.
Diğer zamanlarda voleybol, masa tenisi, halk oyunları, her sporu bilir, hakkını vererek yapar, yaptırırdı. İşini çok severdi.

HİRFANLI BARAJI.
Hirfanlı baraj gölü bizim denizimiz, tatil köyümüzdü. Plajı vardı. Amcamlara gider 1 hafta kalırdım, abimle. Plaj lojman arası 2-3 km. Sabah yanımıza biraz azık koyarlar, doğru plaja, abim, ben ve kuzen Hazım. Akşama kadar güneşin altında, çevrede ağaç ya da gölge yapacak bir şey yok.

Gölge yoktu ama olsaydı da fark etmezdi, sağlıklı olmak için illaki güneş de kalınacak, yanılacak, kural böyleydi. Sağlıklı olmanın ölçüsü güneşte yanmış simsiyah bir tene sahip olmaktı.

1. gün; bütün vücudum kıpkırmızı olurdu, güneşin altında kalmaktan.
2. gün; güneşte yanmaya devam, tenim öyle bir hale gelirdi ki hiç dokunamazdım. Çok acırdı her yerim, en çok da omuzlarım, resmen yanık. Yemek bile yiyemez, hiç bir şeyden keyif almazdım. Yoğurt sürerlerdi omuzlarıma, acısını alsın diye, bir kaç dakika iyi gelir, sonra yine acırdı. Uyuyamazdım acıdan. 
3. gün; güneşte yanmaya devam, omuzum su toplardı, diğer bölgeler kırmızıdan koyu kırmızıya döner.  Şiddetli acı devam eder.
4. gün; acılar azalır, derim soyulmaya başlar.
5. gün; su toplayan yerler iyileşmeye başlar.
6.gün; acı biter, kararıp, esmerleşir tenim. Keyif almaya başlardım artık suya girmekten.
7.gün; tatil bitti eve dönüş.

Evdekiler ne güzel yanmışsın, kışın nezle olmazsın derlerdi. Bu bronzlaşma değildi, adı üzerinde yanma. Şifa olsun diye yanarak acı çekerdik. Ah bu büyükler, çok yaktılar bizi. Şimdi olsa hastanelik olurduk. Rahmetli Ayhan Işık'ında güneşlenirken, güneş çarpması nedeniyle öldüğünü hatırlayınca ürperdim,  tüylerim diken diken oldu.

Plajda başka çocuklar da olurdu. Lojmanda oturanlar yüzmeyi bilirdi, bizim gibi dışarıdan gelenler yüzme bilmezdi. Yanında büyükler olmadığı halde, yüzme bilmeden dibi çamur, baraj gölüne  girmek, ebeveynler nasıl izin veriyorlardı buna, cahil cesareti, delilik. Neyse ki boğulmadık.

Lojmanlar çok güzeldi, tek katlı bahçeli, kümesi, sebze bahçesi, meyve ağaçları,her şeyleri vardı. Mutfakta İngiliz malı buzdolabı ve ocak vardı. Ocak elektrikle çalışırdı, hiç elektrikli ocak görmemiştim daha önce, hayret ederdim ocağın elektrikli olmasına.

Bazen oltayla balık tutmaya beni de yanlarında götürürlerdi. Küçük balık tutulurdu çoğunlukla, bazen de sazan gelirdi oltaya, yarım, bir kiloluk. Yengem fırında, domates biberle birlikte pişirirdi balıkları. Sazan kılçıklı ve lezzetsiz olur derler ama kılçık falan hatırlamıyorum, çok da lezzetliydi.

KUZU
Köyden, ebem(babaanne) kuzu göndermişti biz çocuklara, çok sevinmiştim, evimiz uygundu, bahçede yayılır, akşamda kömürlükte kalırdı. O kadar alışmıştı ki bana köpek gibi hep arkamdan gelirdi, ben nereye kuzu oraya. bir kaç ay baktım kuzuya, çok seviyordum onu, alışmıştık birbirimize, Seval hatırlar mı bilmiyorum. Barajdan dönünce kuzuyu bulamadım. Sordum kesmişler, çok üzülmüştüm.

Yazacak daha çok şey var, sonraki yazımda anlatacağım.





18 Ağustos 2020 Salı

Köy ve Kaman Anılarım, Geçmişim, Bölüm 4


5 YAŞ KÖY ANILARIM

5 yaşıma kadar köyde/Cemele'de yaşadık, bu 5 yıl beynime öyle bir kazınmış ki, çok şey hatırlıyorum o yıllardan. Belki de geleceğim burada şekillendi.

Köyde elektrik yok, gaz lambası kullanılıyor. Evlerde su da yok. En yakın çeşmeden testi ile getirirdi anneler, genç kızlar. Büyüklerin el, yüz yıkama suyunu biz dökerdik ibrik ya da testiden. Banyo olarak odanın bir köşesi kullanılır. Tuvalet evin dışında. Elektrik ve suyun olmamasının olumsuz yanlarını yaşım gereği yaşamadım hiç.  Pilli radyosu olan nadir evlerden biriydi bizimki.

Bahçemizde "soku" denilen büyük bir oyma taş var. Soku, her evde bulunan, sarımsak, ceviz vb ezdiğimiz dibeğin taştan yapılmış dev halidir. Çeşmede yıkanmış, kazanda haşlanmış, yarı kurutulmuş ve ayıklanmış buğday tahta tokmaklarla sokuda dövülürdü. Bir süre dövülünce buğday kabuğundan ayrılıyor.
Buğday tanesine göre çok hafif olan kabuk savrularak  uzaklaştırılır. Tokmaklar ahşap olsa da, ağır, dövme işini ancak büyükler yapabilir. Genellikle 3 erkek ahenk içinde sırayla tokmağı vururdu.  Kabuğundan ayrılan buğday, özel bir makine de kırılarak bulgur yapılırdı. Bulgur makinesi elle çevrilerek çalıştırılırdı. Bütün mahalle ortak kullanırdı sokuyu.

Şimdi bulgur fabrikalarında çok basit olan bulgur yapma işi çocukluğumda çok zahmetliydi. Eski yöntemle yapılan bulgur bulursanız hiç kaçırmayın alın, çok lezzetlidir, farkı anlayınca müdavimi olacak, fabrikasyon bulgurdan uzaklaşacaksınız.
Köyde bulgur tüketimi çok, çoğu yemekte kullanılır, neredeyse her gün pilavı yapılırdı. Çocuklar hiç sevmezdi pilavı. Pirinç pilavına bayılırdık ama az yapılırdı. Oysa şimdi bulgur pilavı en sevdiğim yemeklerin başında gelir. İstenirse, bulgur pilavı çok çeşitli yapılabilir, her yemeğe uyar. Sadesi, domates biberlisi, etlisi, tavuklusu, hele kabaklısına bayılırım.

Soku, kullanılmadığı zaman bizim oyuncağımız, oyun alanımızdı, üstüne çıkar, içine girer, oyunlar oynardık. Bir keresinde soku da oynarken, gözlerim sulanmış, ağzım burnum yanmıştı, ağlamaktan bir hal olmuş, çok kötü hissetmiştim, meğer oyun öncesinde acı biber dövülmüş.

Yemek alışkanlıklarım, köyde yaşadığım yıllarda oluştu. Aynı yemekleri bu yaşımda bile çok seviyorum. Yazları annemin köyüne gittiğimiz için oradan da etkilendim.

Cemele'nin soğan böreği bugün bile burnumda tütüyor. Cemele'ye bir şekilde yolu düşen ya da bağlantısı olan herkesin en sevdiği yiyeceklerin başında gelir börek. Yöresel milli yemek.

BÖREK, SOĞAN BÖREĞİ

Börek, yufkadan yapılan basit bir yemek. En güzel lezzetler basit yemeklerden olurmuş ya, bu da öyle. Cemele en güzel yufka açılan yerlerden. İncecik kocaman yufkalar. Şimdiki yufkacılardan bile güzel açarlardı çünkü bu, kadınların temel görevlerinden biriydi. Tahmin ediyorum eskiden yufka açamayan kızlar evde kalırdı. Yerde oturarak, ekmek tahtasının üzerinde, oklavayı da tahtanın üzerine vurarak, melodili seslerle açarlardı yufkayı. Sanattı yufka açmak.

Yılda iki üç kez tandır yakılır, yufka ekmek için börek ancak o zamanlar yapılırdı. Lise yıllarımda köye gittiğimde kim tandır yakıyor, kim ekmek yapıyor, kokusunu izleye izleye bulurdum.
Uzaklardan bile gelirdi yufka ekmeğin pişme kokusu. Tanıyayım ya da tanımayayım  çekinmezdim, girerdim yanlarına, tandırlığa, börek isterdim, onlar da memnun olurlar, varsa yapar verirlerdi. Tanımıyorlarsa, kimlerdensin diye sorarlardı, öğrenince de anne ve babam ile geçen anılarını anlatır, selam söylerlerdi. Normal börek yoksa, peynirli ya da yumurtalı börek teklif ederlerdi. Onlar da güzeldi ama ille de soğanlı.

Bu kadar reklam yeter değil mi, eminim ağzınız sulanmıştır, yapan olsa da yesek. Annem her yaz bir kez yapmaya çalışırdı, sırf bu nedenle tandır yerine, tüpgaz ile ısıtılan sac almışlardı, babam da pişirirdi. Artık zor.

Malzemeler; bol kuru soğan, yaz domatesi, cemele biberi, maydanoz, yağ, varsa kıyma iyi gider, yoksa da önemli değil. Tencerede melemen gibi pişecek malzemeler, sonra soğumaya bırakılacak,  hafif sulu olacak. Yufkayı daire gibi düşünün, açılmış yufka tahta üzerine serilecek, yarısına bu malzemeden koyup ince bir tabaka halinde yayacaksınız, sonra diğer yarıyı bunun üzerine katlayacaksınız. Yarım daire kalacak elimizde, dökülmesin diye elinizle kenarlarına bastırıp ezerek yapıştıracaksınız. Oklavanın üzerine katlayıp, doğru sacın üzerine, önce bir yüzünü sonra öbür yüzünü pişirip, sıcak sıcak yiyeceksiniz. Dayanamaz öyle çok yerdim ki karnım ağrırdı.
Bu bildiğimiz gözleme diyeceksiniz, hayır değil, ilgisi yok. Gözlemeyi çoğunlukla sevmem ve yemem, sonuçta yağlı ekmek.

Annemin köyü Ürgüp/Başköy'ün milli yemeği de çömlekte kuru fasulyedir.

ÇÖMLEKTE KURU FASULYE

Aslında her iki köyde de tandır mutfağın temelidir. Bir köyde tandırın üstü, öbüründe tandırın içi. Ürgüp'te ekmek tandırın iç duvarlarına yapıştırılarak pişirilir, artan ateşte de çömlek içinde yemekler pişirilirdi. En sevdiğim çömlekte kuru fasulye, çömlekte yaprak sarmasına da bayılırdım.

Özellikle sevdiğim kuru fasulye, et de kullanılmazdı. Et, kurban kesildikten sonra kavurma yapılır, uzun süre kullanılırdı. Kemikler biraz etli bırakılır kurutulmak için asılırdı, nasıl yaparlardı bilmiyorum, hiç bozulmazdı o et, önemli misafirler için ya da özel günlerde eser miktarda kullanılırdı. Kurban haricinde et olmazdı.
İşte o etsiz çömlek kuru fasulyesi, yemede yanında yat, kıvamı, görüntüsü, lezzeti harikaydı. Bugün bile Ürgüp'te rastlarsam gerçek çömlek fasulyesine dayanamıyorum, tabak tabak yiyorum.

SULTAN SOFRASI

Ürgüp'te yöresel yemekler yapan küçük bir işletme var, "Sultan Sofrası" yolunuz düşerse uğrayın mutlaka.  Ürgüp, dizi filmlerin çokça çekildiği doğal film platosu. Dizilerde oynayan sanatçıların yemek ve sohbet için sıkça uğradığı yerdir Sultan Sofrası,  gittiğim zamanlarda dizi oyuncularıyla karşılaşıyorum. Hem nefis yöresel yemekler hem de diziler ilginizi çekiyorsa, uğrayın, sanatçıları doğal hallerinde görebileceksiniz. Bu arada sahibesi Sultan Hanım kuzenimdir.

Ayrıca düğün yemeklerini unutamıyorum, aynı lezzeti bulamıyorum artık. Bamya, sulu köfte, biber dolması unutamadığım yemeklerden.

BLOG PROFİL FOTOĞRAFI

Blog profilinde  kullandığım resim benim bulabildiğim ilk fotoğrafım. 1 yaş civarında olmalıyım, abim 5 yaşında, henüz kardeşim doğmamış, evimizde çekildi bu fotoğraf tahmin ediyorum. Dikkatli bakınca fark ettim, benim resimde oturduğum tabure şu an evimizde halen en sık kullandığımız taburemiz, o günlerden kalan tek mobilya. Çöpe atılmaktan son anda kurtarıp, bakım tamir yaptırdım. Keyifle kullanıyoruz, çok şık, gerçek ceviz. Saman pazarında tamir ettirmiştim, tamirci; abi müşteri var satar mısın demişti. Geçmişten kalan tek eşya, satılır mı hiç.

Fotoğraf için özel hazırlanmışız hepimiz, en güzel kıyafetler. Etek giydirmiş bana annem. Sordum anneme niçin etek giydirdin diye. O zaman bebeklere ayırım yapılmaksızın etek giydirilirmiş, daha güzel olurmuş, o zaman öyleymiş. İlginç.

KAMAN

5 yaşıma geldiğimde Kaman'a taşındık. Kaman Kırşehir'in ilçesi, köye 40 km uzaklıkta. Babam ilkokul öğretmeni olmasına rağmen fark derslerini verip Kaman Lisesine  beden eğitimi öğretmeni olarak atanıyor. Lise öğretmenleri çok havalı o zaman.

Kaman İç Anadolu'da olmasına rağmen yeşillikler içinde bir ilçe. 1700'lerde yaşamış halk ozanı "Dadaloğlu"nun şiirinde de "al yeşil bahçeli Kaman görünür" olarak bahsi geçmektedir. Evler bahçe içinde bir, iki katlı. Her evin bahçesinde mutlaka bir kaç ceviz ağacı olur. Devasa ceviz ağaçları. Her evde bol ceviz bulunur, misafire ikram edilir kabuklu ceviz. Kışın odun olarak kullanılır ceviz ağacı, o kadar çok.  Günümüzde Kaman cevizi ekonomik olarak daha değerli. Geçim kaynağı. Festivali bile yapılıyor.

Köyde hatırladığım son 5 yaş anım; boğazımın kabakulak gibi şişmesidir, şişman insanların gıdıkları gibi büyüyüp şişti.. Kocaman bir şiş ama kabakulak değil, sürekli ateşim çıkıyor, çok kötü hatırlıyorum o günleri. Annemin ısrarlarına rağmen babam doktora götürmüyor beni. En sonunda Kaman'a taşınınca mecbur kalıp gidiyoruz, yalnızca bir doktor var Kaman'da her işe bakıyor, iltihap kapmış diyor doktor. Sağlık memuru ameliyatımı yapıyor, canlı canlı. Her şeyi çok net hatırlıyorum. Elindeki keskin ameliyat bıçağıyla boğazımı keserek iltihabı akıtıyor. Uyuşturma, bayıltma yok. Öyle çok iltihap aktı ki. Sonra boğazımı sardı. Evde çok uzun süre yattığımı hatırlıyorum, belki 1 ay belki daha fazla. Her gün pansuman yapılırdı, kara merhem sürüp tekrar sarardı annem babam. Kabus gibi ama gerçek. Boğazımda kesilen yerin bugün bile izi var, geçmedi. Kaman'a taşınmamız beni ölümden ya da sakat kalmaktan kurtardı belki de.

Bizim evin kocaman bahçesinde, ceviz, kayısı, armut, dut, erik ağaçları vardı. Ağaçlarla kimse ilgilenmezdi. Kiracıydık ama bahçedeki ağaçlardan da faydalanıyorduk. 11 yaşına kadar yaşadım Kaman'da. Ağaçların üzerinde meyve yiyerek geçti çocukluğum. Çok keyifli bir çocukluk geçirdim Kaman'da.

İLKOKUL

Önlüğümü giydirip babam beni okula götürdü, öğretmene teslim etti. Rafet öğretmen, ilk öğretmenim. Okulun o zaman ismi Devrim ilkokulu,  1980 den sonra ismini değiştirdiler. Devrim diye okul ismi olur mu hiç. Devrim sözünden hiç haz edilmezdi 80'lerde.

Birinci sınıfta çok sıkıldığımı hatırlıyorum. Okul tam gün. Öğlen eve gider, yemeği yiyip geri dönerdik okula. Cumartesi yarım gündü okul. En sevdiğim gündü Cumartesi. Öğleden sonra doğru sinemaya koşardık, gündüz matinasına, genellikle Türk filmleri; Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney vb, ve İtalyan kovboy filmleri, İtalyan komedileri, yavru ile katip. Kahramanları alkışlardık sinemada.

Sınıfta sıkıntıdan patlıyordum, heceleri ezberlerken ruhum sıkılmıştı. Okumayı sökememiştim, nedense beceremiyordum. Çok zorlandım, okumayı geç öğrendim. İkinci sınıfa başladığımda okumayı unuttuğumu hatırlıyorum, tekrar öğrenmiştim okumayı ikinci sınıfta.

Oğlum Mehmet Ali'de sökememişti okumayı, aynı durumu ben de yaşadığım için destek oldum, hece yerine harflerle öğretmeyi denedim, hemen söktü okumayı. Aynı zorluğu yaşamadı.

İLKOKUL 1. SINIF

İlkokul birinci sınıf, hiç sevmedim okulu, belki okumayı sökemediğim için dersler kabus gibiydi. Çok sıkıcıydı. Resim dersinde öğretmen pencere resmi yapmamızı istedi, bön bön baktım tabii. Benim defterime pencere çizdi Rafet öğretmen, hayran olmuştum, mucize gibiydi, gerçekten pencereye benziyordu. Başka da bir şey hatırlamıyorum derslerle ilgili.

Okul müdürü, ineği olan fakir bir kadınla anlaşmıştı. Kadın, okulun bahçesine kazanını getirir, ocak yapar, kazanın içine sütü doldurup kaynatırdı. Biz de sırayla bardak bardak sıcak taze süt içerdik. Çok severdim sütü, içmeyenlerin yerine de içerdim. Ay sonunda da bizden çok küçük miktar para toplanırdı. Çocuklarım da benim gibi çok seviyorlar sütü, bebekliklerinden beri bayılarak içiyorlar.

Hatırladığım bir diğer anım da, okuldan bize verdikleri Amerikan yardımı; un, margarin ve süt tozuy. Bunların Amerikan malı olduğunu biliyorduk, kutularının üzerinde de yazıyordu. Her gün sırayla bir öğrenciye bu malzemelerden verilir,  annesi evde pişirir ve sonraki gün sınıfta birlikte yerdik. Genellikle çörek ve hamur kızartması yapılırdı. Bayılırdık gelenlere, her gün ziyafet, oh ne güzel.
Annem kek yapmıştı verilenlerle. Keki çok az kadın bilip, yapabiliyordu o yıllarda, becerikli kadındı annem, yeniliklere açıktı. Özellikle unu çok beğendiğini hatırlıyorum annemin, beyaz ve has un. Bizim unlar esmerdi. Günümüzün tam tersi yiyecekler.
Geçenlerde haberlerde okudum, Elazığ'da bir okulun çatı tamiri sırasında, tenekeler içinde Amerikan yardımı margarinleri buluyorlar. 50 yıl kalmış çatı arasında öylece, bozulmadan. Ne yaptılar bilmiyorum. Umarım dağıtmamışlardır insanlara.

Margarinin icat edildiği ve kullanılmaya başladığı yıllar, hep margarin kullanılırdı, tencereler de alüminyumdan yapılma. Zeytinyağı hiç bilmezdik. Yağda 3 seçenek vardı, margarin, tereyağı ve kuyruk yağı. Genç neslin tercihi margarindi, hafif, lezzetli, sağlıklı ve ucuz. Salataya bile ayçiçek yağı dökülürdü, markası da Salat'dı hatırlıyorum. Reçeli henüz tanımıştık. Kahvaltıda margarin, reçel ve patates kızartması yerdim en çok. Çok fazla margarin yerdik, hem yemeklerde hem ekmeğin üzerine sürerdik, reçeli çok severdik. Margarin ve şeker zararlı değildi o yıllarda. Yemeklerde Vita, kahvaltıda Sana markalı margarin kullanılırdı. Şimdi içinde margarin olan bir şey yersek öleceğimizi düşünüyoruz, o kadar zararlı, zehir. Geçmişte 20-30 yıl boyunca margarini biz yemedik sanki. Geçmişi çabuk unuttuk.

Yiyecek konusunda, bizim kuşak kobay olarak kullanıldı ve kullanılmaya da devam ediyoruz. Bu sene bu yiyecekler faydalı şunlar zehir, seneye liste değişiyor.
Yumurtayı çok severim, Kaman'da gittiğimiz 1 Mayıs pikniğinde yumurta yeme yarışması yapılmıştı çocuklar arasında, açık ara birinci olmuştum, kendimden yaşça büyük çocukları bile geçmiştim. 6 yumurtadan sonra elimden aldılar yumurtaları, bana bir şey olur diye korktular, yoksa devam edecektim yemeye.
Yumurtayı o kadar seven ben, 30'lu yaşlarımda utanarak gizli saklı yiyordum yumurtayı, çok zararlıymış, hatta zehirmiş,kolestrolüm hafif yüksekti, yersem ölürmüşüm. 40'lı yaşlarımda yumurta en faydalı yiyecek oldu, çokça yumurta yememiz gerekiyordu, kolestorele bir etkisi yoktu. Yazık bize. Tam kobay olmuştuk.

Tavuğun, dana etinden daha pahalı olduğunu hatırlıyorum. Temizlenmiş, parçalanmış tavuk bilmezdik. Tavuk canlı alınırdı, kesilir, tüyleri yolunur, içi temizlenir öyle pişirilirdi, epey zahmetliydi. Çok özel misafirlere yapılırdı pilav üstü tavuk ya da hindi. Çok severdik tavuğu, bayılırdık. Almanya'dan izne gelen tanıdıklar anlatırdı, biz her gün tavuk yiyoruz, çok ucuz Almanya'da, derlerdi, nasıl olabilir öyle bir şey, Allah Allah, anlayamazdık bir türlü.

İLKOKUL 2. SINIF

Okuma yazmayı tekrar öğrendikten  sonra açılıyorum, okul başarım günden güne yükseliyor, matematikte daha başarılıyım, öğretmen beni çok seviyor, öğretmen çocuğu olmam zaten avantaj.
Bu sınıfa dair daha çok şey hatırlıyorum, okulu sevmeye başlıyorum. Arkadaşlarımı, oyunlarımızı hatırlıyorum.
Aşıdan hiç korkmazdım. Yılda bir kaç kez aşı olurduk, tek kullanımlık şırınga yoktu. Şırınga tekrar kullanılacağı zaman  kaynatılırdı. Aşıcılar, kocaman bir şırıngayı ilaçla doldururlar, bitinceye kadar hepimizin koluna birazcık sıkarlardı. Belki 10 çocuk aynı iğne ile aşı olurdu, şırıngaya yeni ilaç çekilir, sonraki 10 çocuk aşılanırdı aynı iğneyle. Aynı iğneyi kullanmaktan birbirimize hastalık bulaştırır mıydık, belki.

Verem savaş haftası olurdu. Veremden çok korkulurdu. Okulun her yerine verem ile ilgili posterler asılıydı.
İstanbul'da kolera salgını vardı. Sağlık memuru babamın arkadaşıydı. Bize kolera aşısı yapmıştı kıyak olarak.
Kaymakamın oğlu da bizim sınıftaydı, arkadaşımızdı, 1 yıl kaldı sonra gittiler. Bir gün derste, seyyar satıcıları anlatıyordu öğretmen, bizden de örnek istedi,  simitçi, dondurmacı, macuncu, helvacı, hıyarcı, mısırcı, pamuk şekerci, vb saydık. Kaymakamın oğlu köfteci dedi. Çoğumuz anlamadık seyyar köfteci ne demekti? Bizim bildiğimiz köfte bulgurla yapılır, sulu yemektir. Sordum öğretmene, anlattı ızgara köfteyi, yine de tam anlamamıştım. Çok yer görmenin avantajını fark ettim. Kaman dışında başka bir yer görmemiştim, ızgaranın ne olduğunu bilmiyordum. Mangal henüz icat edilmemişti yaşadığım çevrede. Biftek benzeri etler iyice bıçakla çizilir sonra da sobanın üzerinde pişirilirdi, ona da cız bız derdik. Kurbandan kurbana yapılırdı. Kurbanlar kışa denk gelmiş o yıllarda demek ki.

Buzdolabı olmayınca et ve süt gibi ürünler uzun süre dışarıda bekletilemezdi. 2. Sınıfta ilk buzdolabını almıştık, Arçelik. Alındığı günü hatırlıyorum çünkü o gün öğle arası zannedip, son derse katılmadan eve gelmiştim, annem niye erken geldin deyince fark ettim erken geldiğimi. Yeni alınan  buzdolabı eve taşınıyordu.

2. sınıftan itibaren daha büyümüş hissediyordum, çevreme duyarlı, meraklı, arkadaşlığı öğrenen, okumaya meraklı bir çocuk olma yolunda ilerliyordum.


5 Ağustos 2020 Çarşamba

Köpek Tarçın



Filmlerde şöyle bir başlangıç vardır, "anlatılan olaylar gerçek bir hikayeden alınmıştır" Aşağıda anlatacaklarım 2019 da başlamış ve halen devam eden gerçek hayattır.

Yaşadığımız apartman 50 daireli ve site içerisinde, site 4 apartmandan oluşuyor, çevresi korunaklı, geniş ağaçlıklı bahçe ve parkları, kapıda güvenliği olan bir yer. İlk yapıldığından itibaren, 20 yıldır oturuyoruz.

2019 kış ayları, apartmanın çevresinde tarçın renginde kısa tüylü, düşük kulaklı, orta boy bir köpek görmeye başladım, daha önce de başka köpekler de görüyordum, sonra kayboluyorlardı. Güvenlik ve apartman sakinleri köpekleri site dışına kovalıyorlar ya da köpekler aradığını bulamayıp çekip gidiyorlar. Tarçın renkli köpek çetin ceviz çıkmış, çıkmıyordu site dışına, ayrılmıyordu apartmanın çevresinden, belli ki sevmişti bizi ya da gidecek başka bir yeri yoktu. Arka bahçede bir köşede uslu uslu yatıyordu, mesken edinmiş, yuva bellemişti. Yattığı yeri, konumu nedeniyle özellikle seçmiş belli, çevreye hakim, herkesi görebilir kolayca tehlikelerden kaçabilir. Tarçın için tehlike, insan demek.

Ürkek, insanlara yaklaşmak şöyle dursun, insan görünce kaçacak delik arıyor, üstelik bir ayağı da aksak, çok eziyet görmüş insanlardan. Buna rağmen  yine de bize sığınmış. Apartmandan bir kaç kişinin daha dikkatini çekmiş, beslemeye başladık, yemek artıkları, mama, kemik vb yiyecekler veriyorduk.

Hikayesini de öğreniyorduk, sağdan soldan. Biz fark etmemiştik ama Tarçın daha önceleri de gelmiş ve kalıcı olmayı denemiş. Zayıf, çelimsiz fiziki yapısı gereği diğer sokak köpekleriyle bir arada yaşayamayacak bir cins. İnsanlarla birlikte ama uzak olmayı tercih ediyor, mecburdu buna zaten, belli ki sahipli bir köpekti önceleri, sokağa terkedilmişti nedense.

Tarçın apartman yöneticileri tarafından istenilmemiş, defalarca belediyeye şikayet edilmiş, yakalanarak götürülmüş, her defasında da bir süre sonra tekrar gelmişti. Yine şikayet edildi ama belediye artık gelmiyordu.

Hikayesini öğrendikten sonra köpeğe ilgimiz daha da arttı. İstenilmediği halde yine de her defasında bize geri geliyordu. Demek ki çaresizdi, gidecek başka yeri olsa gitmez miydi, istenmediği, sevilmediği yerde kalır mıydı? Aslında bu köpek bize bir hediye, lütuf, bize sığınmıştı. Bize sığınan bir canlıyı atacak değildik ya, bakacak, sahiplenecektik, zor bir şey değildi.

İnsanlara ne yapmıştı da sürekli şikayet ediyorlar, istemiyorlardı. Öğrendik nedenini, etrafı kirletiyormuş, onu besleyenler yiyecekleri açıkta bırakarak, çevre kirliliğine neden oluyormuş, bazı insanlar, çocuklar korkuyormuş, insanlara saldırabilirmiş. Bir grup apartman sakini ve yönetim nefret ediyordu ondan. Oysa asıl mağdur olan Tarçın, insanlardan öyle çok korkuyor ki 10 m den fazla kimse yaklaşamıyor, kuyruğunu kıstırıp kaçıyor, havlamayı bilmiyordu bile. Evet, arada çevreye kakasını yapıyordu, başka nereye yapacaktı ki. Evde beslenen diğer köpeklerin  bahçeye yaptığı kakalar da, Tarçın'ın üzerine kalıyordu. Neredeyse Ankara'nın temizlik sorununun nedeni bu köpekti. Vurun abalıya.

Artık koruyup kollayacak sahipleri vardı, köpek nasıl beslenir, ne yer, ne içer, internetten öğrendik, veterinere sorduk, ilaçlarını aldık. Yemek yedikleri yere kakalarını yapmazlarmış, ince tavuk kemikleri tehlikeliymiş, et ve kemikler pişirilmeliymiş. Daha bilmediğimiz pek çok şey.

Mevsim kış ve dışarısı kar, soğuk. Tarçın, bu ayazda dışarıda yatıyor titreye titreye. Kuyruğu donuyor ve sırtına yapışıyor. Kızım Aslı çok üzüldü bu duruma, "ben kendim kulübe alacağım, yazık bu hayvana" dedi. Yöneticiye haber gönderdim, kendim özel olarak kulübe almak istiyorum köpek için. Köpekten öyle nefret ediyorlar ki ortak kulübe almayı teklif dahi edemedim, değmez, ben alabilirim kulübeyi. Yönetici kabul etti ama bir şartı vardı, apartmandan çok uzak bir yere koyacaktık kulübeyi, bir taşla iki kuş vurmuş olacaktı, hem köpekten kurtulacaklar, hem de hayvan sever bilineceklerdi. Ne de olsa hayvanseverlik pirim yapmaya başlamıştı son yıllarda, iyi bir şeydi. Köpek soğuktan donmasın diye hemen kabul ettim. Ama filmlerdeki gibi olmuyor gerçek hayat, köpeğin fikrini sormamıştık.

Haymana yolu üzerinde kulübe satan yerler var, Belkıs'la birlikte gittik, bir kaç satıcıya uğradık, baktık kulübelere, hangisini alsak bilmiyoruz ki. En son baktığımız yerdeki satıcı bilgili, kendi köpekleri de var, biliyor bu işi. Kulübe büyük olmayacak, köpek nefesiyle ısınacak çünkü, kapısı girebileceği kadar olsun yeter. Kulübenin kapısı yağmur almayan yöne yerleştirilecek. Eve getirmeyi de kabul etti, aldık kulübeyi. Rahatlamıştık. Karda, yağmurda, köpek kulübesinde rahat edecekti.

İstenilen uzak köşeye yerleştirdik kulübeyi, içine köpeğin sevdiği yiyeceklerden koyduk, köpek bana mısın demedi yaklaşmadı bile, aç kaldı yine gitmedi. Yattığı yeri değiştirmedi, eksi 10 derecelerde bile kıpırdamadı yerinden. Kulübenin yerini sevmemişti, çevreye hakim değildi. Tuzak gibiydi kulübe, içinden çevresini göremiyordu, belki de yakalanıp tekrar götürüleceğini düşünüyordu. Bu hiç aklımıza gelmemişti, kulübeye gireceğini, soğuktan korunacağını, mutlu mesut yaşayacağını düşünmüştük. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı.

Pes etmek yok, köpek kulübeye gitmiyorsa kulübeyi köpeğe getirebilirdik, alışınca tekrar değiştirirdik yerini.  Mehmet Ali'yle birlikte kulübeyi her zaman yattığı yerin yakınına taşıdık. Gözlerden uzak , en arka ve en köşe yere koyduk. Bazı sakinlerin de dikkatini çekiyor kulübe, soruyor, öğrenmek istiyorlardı ne olup bittiğini. Köpeğe ilgi gösteren,  biz ve bir kaç komşu daha var, diğerleri genelde izleyici.

Yönetici ve yönetici olmadığı halde, yöneticiden daha çok yönetici olan bir kaç komşu bu durumdan  kendilerine vazife çıkarmışlar. Apartman görevlisi ile haberler gelmeye başladı. Kulübeyi kaldırın buradan, yeri olmamış, her defasında da sorun çıkmaması için köpek kulübeye alışınca kaldıracağımı söyledim. Neden bu kadar rahatsız ediyordu köpek bu insanları anlaşılır şey değil. Kulübe çok sevimli, koyduğumuz yer arka bahçede ve gözlerden uzak üstelikte hiç bir şeyi engellemiyordu, kocaman alanın en ücra köşesi. Yan apartmandaki komşular bile sevinmişti bu duruma, pencereden izleyip sorular soruyorlardı köpek ve kulübeyle ilgili.

Bir kaç gün sonra, hafta arası işyerinden yöneticiyi aradım, uzun uzun konuştuk, köpeğin bakımını üstlendiğimi, sorumluluğu aldığımı, bunu da apartmana bir yazı ile duyuracağımı, köpek kulübeye alışınca da yerini değiştireceğimi söyledim. Anlaştığımızı düşünüyordum, ne de olsa insanlar konuşa konuşa anlaşırmış.

Bu konuşmadan bir saat sonra Belkıs aradı, kulübeyi çok daha uzak bir yerlere götürüp, attılar diye. Yapan da yönetici ve birkaç destekçisi. Kendimden şüpheye düştüm, konuşup anlaşmıştık güya.
İnsan oğlunu anlamak zor, işi galibiyet, mağlubiyet gibi maç havasında düşünüyorlar. İlla ki kendi dedikleri olacak, köpeğe ne olursa olsun. Belkıs, Mehmet Ali ve bir kaç komşu daha epey tartışmışlar kulübeyi taşıttıran yönetici ve ekibiyle. İyi ki işteymişim, evde olsam sakin kalabilir miydim, bilmiyorum.

Sorun çıkarmak için bahane, bana ait olan kulübenin yerini canlarının istediği gibi değiştirmeleri kanuni değil, insani değil, etik değil, komşuluk hiç değil. Sineye çektik olanları, gidip kavga mı edecektik, ama sorunu da çözmeliydik, kavga etmeden, küsmeden de sorunlar çözülebiliyordu, biraz sabır, tecrübelerim böyle söylüyordu. Kulübe bir köşede köpek başka bir köşede. Ocak ayı boyunca böyle geçti. Köpek titreye titreye yerinde yattı. Bu durumu göre göre nasıl katlandılar anlamadım, bu nasıl vicdan. En azından köpeği kovalayamıyorlardı, biliyorlardı ki köpeğin de sevenleri, koruyanları vardı artık.

Yılmak yok, Şubat da apartman yönetim toplantısı var, gündeme getirir karar alabiliriz. Aynı sitede bize en uzak apartmanın da bir sokak köpeği var, sevimli, cana yakın ve insandan korkmayan. Bir de kulübesi var, içinde yatıyor.

Gittim o apartmanın yöneticisiyle konuşmaya, nasıl yaptınız bu işi diye. Evinde yokmuş, telefonunu aldım. Aradım konuştuk, anlattı köpeğin hikayesini. Bir yıl önce o apartmandan bir kadın Gölbaşı civarında bu köpeğe otomobili ile çarpıyor, kadın da köpeği alıp veterinere götürüyor. Köpek bir süre veterinerde kalıyor, kadın bir kaç kez ziyaret ediyor. İyileşince de, köpek kadını takip edip oturduğu apartmana geliyor. Kapıdan ayrılmıyor. Yiyecek falan derken köpek apartmana alışıyor ve gitmiyor. Kendine yapılan iyiliği biliyor. Bizim Tarçın'dan farklı, biraz ilgi gösterilirse hemen yatıyor sevilmek istiyor. Tarçın ise çok şiddet gördüğü için hep mesafeli.

Sordum köpeğin bakımını, kulübeyi, her şey çok doğal, kimse karşı çıkmamış, herkes destek olmuş, ortak yapmışlar her şeyi. Hayret ettim, o apartmana bak bizimkine bak, anlamak mümkün değil. Anlattım o yöneticiye bizim durumumuzu, şaşırdı, anlamadı böyle bir şey nasıl olabilir diye.Yönetim toplantısında çözebilirsiniz bu sorunu, gündeme alın. 20 yılda yönetim toplantısına 2 kez katıldım, bu sefer aktif olarak katılacağız.

Apartman yönetim toplantısı 14 Şubat da. Tarihi hiç unutmuyorum sevgililer gününden dolayı. Sevgililer gününde apartman yönetimi toplantısı!! Katılım olmasın diye mi, yoksa öyle mi denk geldi bilmiyorum. Konuyla ilgisi olduğunu düşündüğümüz, köpeklere ilgi gösteren, evinde köpek besleyen komşuları toplantı öncesi ziyaret ettik. Durumu anlattık, toplantıya katılmalarını ya da bize vekalet vermelerini önerdik. Tarçın'ın sayesinde daha önce tanımadığımız komşularla tanışmış olduk.

Apartman yönetim toplantısına katılım, standart demirbaş yönetim kadrosu ile köpek için gelmiş bizim gibi üç beş komşu ile oldu. Özellikle köpek sahibi olan ve katılacağını düşündüğümüz komşuların katılmadığını gördük, umduğumuz dağlara kar yağdı. Toplantı başladığında köpek konusunu öne almayı teklif ettim, usul gereği olmazmış, sanki büyük millet meclisi, bu konuda bile tartışma çıktı, amaç köpek konusunu konuşmamak. Tabii ki bu mümkün olmadı ve doğal olarak 4 saat boyunca köpek konusu konuşuldu. Komşulardan birisi köpeğe isim olarak Tarçın önerdi. Köpeğin daha ismi bile yok. Hemen benimsedik bu ismi.

Kulübenin yeri konusunda ise anlaşma olamadı. 4-5 saat süren toplantı sonunda aynı yönetim seçildi yine, köpek konusunda karar almak mümkün olmadı ama köpeğin apartmanda sahiplerinin ve sevenlerinin olduğu, bakımının yapıldığı kafalara kazındı. Köpek konusunda olumlu düşündüğünü söyleyen komşulardan bazılarının ise toplantıya katılmamalarına anlam verememiştik. Neden çekinmişlerdi ki?

 Toplantı sonrası, Tarçın'ın beslenme ve bakımını bir komşu ile bizim üstlendiğimizi, destek olmak isteyenlerin  bizimle iletişime geçmelerini isteyen yazıları apartmanın kapısına astık. Dönüşümlü olarak sabah akşam Tarçın'ı besliyoruz. Varsa kakalarını, çevresindeki kirliliği temizliyoruz.

Her işte olduğu gibi bakım işi de çoğunlukla Belkıs'ın üzerine kaldı, hiç yüksünmeden severek yapıyor. Tarçın'da iyice alıştı ona, bir metre kadar yaklaşıyor ama dokundurtmuyor, oyunlar yapıyor Belkıs'a. 6 ayda ancak bu kadar yaklaşıyor en sevdiği insana. Geçenlerde Tarçın'ın kulübesini koyduğumuz yere ağaç diktiler, üstelik her yer ağaç iken. 20 yıldır akıllarına gelmeyen ağaç dikimi birden bire akıllarına geliverdi. Tarçın'ın varlığı en azından iyi bir işe yaramış oldu.
Önümüzdeki kış ne olacak, bekliyoruz.

Bir yıl sonra;
Pandemi ortalığı kasıp kavuruyor, ilkbahar, yaz ve sonbahar ayları geçti ve yine kış geldi. Sokağa çıkma yasakları, kapanmalar, herkes patlamış evde kalmaktan. Apartman çevresi Tarçına kaldı, özgürce geziyor, belki de gülüyor halimize, siz içerde ben dışarda, kulübemi elimden aldınız da  ne oldu diye.

Kasım ayı sonları soğuklar başladı, kulübe apartmanın altında depoda yatıyor anlamsızca. Tarçın da soğukta yatıyor dışarda insafsızca. Soğuk bir hafta sonu, daha fazla dayanamadım, haydi Mehmet Ali doğru aşağı depoya, kulübeyi Tarçının yattığı yere taşıyoruz. Ya Tarçını istemeyenler, bir şey söylerlerse, ya yine atarlarsa kulübeyi. Ne yaparız o zaman, ne yapacağımızı o an düşünürüz. Tarçın bir yıl daha soğukta yatmasın artık, hazır kulübesi de varken.

Daha önce veteriner de uyarmıştı bizi, sokak köpekleri kulübeye alışmayabilir, şaşırmayın demişti, deneyip görelim. Kulübeyi tam da Tarçının yattığı yere koyduk, eğri büğrü dengesiz bir yer, besledik kulübenin altını taşlarla, düzelttik kulübeyi. Kulübenin kapısını da çevreyi tam göreceği yöne çevirdik, içine eski bir battaniye serdik, alttan soğuk gelmesin diye çul olarak, birde kasaptan koca bir kemik alıp attım içine, alışsın diye.

Tarçın çok korkak, kulübeye gireceğini düşünmüyorduk. Tam tersi oldu, o akşam hava çok soğuk, kar yağdı. Tarçın kulübesinde yattı, inanamadık gözlerimize, hepimiz o kadar sevindik ki anlatamam. Bir kaç gün sonra gündüzleri de kulübede yatmaya başladı. Sanki hayatı boyunca bu kulübeyi beklemişti, öylesine sahiplenmişti. Neden geçen kış koymadık ki kulübeyi? Sabrın sonu selamet. Bir kaç cılız ses çıktı, kulübeyi kaldırın diye, umursamadık. Pandeminin de etkisi oldu sanırım, insanlar biraz daha kendilerinden başka canlıları da düşünür oldular ya da bize öyle geldi.

Arkadaşımız Filiz, ölçüsünü aldı kulübenin, keçe yaptırdı tabanına. Tarçın çok sevdi kulübesini, uzaktan birilerini görünce hemen kulübesinden çıkıp bir köşeye kaçıyor, insanlar gözden kaybolunca tekrar doğru kulübesine, evden görebiliyoruz bütün olan biteni. 

Tarçın da apartman sakinlerinden biri oldu, yavaş yavaş diğer sakinlerde  alışmaya başladı Tarçının varlığına, benimsediler zamanla. Tarçın aynı Tarçın, hiç değişmedi, yine insanlara hiç yaklaşmıyor, yaklaştırmıyor kimseyi kendine, özgür köpek.

25 Haziran 2020 Perşembe

Bozburun, Selimiye


HAZİRAN 2019
Bozburun ve Selimiye, son yılların gözde tatil yerleri, daha önce gitmedik. Üçer günlük tatil planlıyoruz. Ramazan bayramı kalabalığından kurtulmak için, hemen tatil bitiminde, sabah altıda yoldayız. Tatilciler dönüyor biz gidiyoruz, dönüş yolu çok kalabalık, uzun kuyruklar oluşmuş bazı kavşaklarda. Biz sakin sakin gidiyoruz, seçimimiz doğru.

NASIL GİDİLİR
Ankara, Selimiye 700 km, 9 saat. Selimiye, Bozburun 10 km. Standart, Afyon, Dinar, Denizli, Tavas, Marmaris yolunu takip ediyoruz.

YOL ÜSTÜ
Dinar'a kadar olan güzergah Antalya ile aynı. Mola yeri bilgilerini Olympos Çıralı yazımda bulabilirsiniz. Dinar ve sonrasını anlatacağım.

Dinar girişinde yokuşta solda "Suçıkan" tesisleri var. Gündüz yolculuk yapıyorsanız uğrayın on dakika, değer. Bu bozkır topraklarda nasıl böyle bir yer olur diyeceksiniz. İsmiyle uyumlu olarak dağın tepesinden su fışkırıyor. Şelaleler oluşturarak aşağı düşüyor. Büyük Menderes ırmağının kaynaklarından. Doğa harikası. Kahvaltı, yemek mevcut, denemek kısmet olmadı. Bir keresinde ayçiçeği almıştık köylülerden, yeni koparılmış, koca bir teker. Yiyerek devam etmiştik yola. Taze ayçekirdeği de başka bir güzel oluyor, çocukluğumun tatlarından.

Denizli'de mola verebilirsiniz, eğer tekstil ihtiyacınız varsa. "Babadağlılar İşhanı;" havlu, bornoz, yatak örtüsü, buldan bezi gibi tekstil ürünleri üzerine bir numara. Dönüşte uğradık, Belkıs o kadar çok alışveriş yaptı ki, nasıl sığdırdık arabaya hayret ettim.

Kuzu eti seviyorsanız, "Denizli kebabını" tavsiye ederim. Babadağ işhanı arkasındaki meydanda sıralanmış kebapçıları deneyebilirsiniz. Konya fırın kebabı gibi. Çok lezzetli, baharatsız et, biraz yağlı, koyun kokusu hissedilmiyor. Porsiyon yerine gramla satılıyor. Yağa batırılmış pide ile servis ediliyor.

"Pamukkale",  Denizli girişine 20 km. Yol üstü uğrak yeri olamayacak kadar detaylı. Pamukkale'yi ziyaret etmek isterseniz, bir gece kalmanız gerekir.

Denizli, gördüğüm en sıcak şehirlerden, şehir içi yerine, serin bir yerde mola vermek isterseniz, Denizli  çıkışında dağlar başlıyor, 30 km sonra solda "Tuna dinlenme tesisleri" var. Ağaçlar altında geniş bir bahçesi var, dinlenmek ve yemek için uygun.
Kokoreç sevenler, Tavas çıkışında "Bağlı Kokoreç" deneyebilirsiniz.

Muğla'yı geçince Sakar geçidinde seyir molası, beş dakika yeterli, Gökova körfezini seyrediyoruz, sanki uçakta gibiyiz. Akyaka'ya uğrayıp, ayağımızı buz gibi Azmak ırmağına uzatsak mı? Vazgeçiyoruz bu düşünceden, çok vakit kaybederiz. Onun yerine Aşıklar yoluna giriyoruz, bir kaç adım atıp uyuşan bacaklarımızı açarız, hem de Akçapınar tostçusuna uğrar, tost yeriz.

Aşıklar yolu Akyaka kavşağını geçtikten hemen sonra, Akçapınar'da, eski Gökova Marmaris yolu. Her iki yanında yüzlerce okaliptus ağacı bulunan, bir kaç km uzunluğunda doğal film seti. Türkiye'nin en güzel yollarından. Akçapınar tostçusu da aşıklar yolunun bittiği yerde.  Tost yiyoruz, harika manzara eşliğinde.

Aşıklar yolu 1938'de, sıtma hastalığını önlemek üzere, bataklığı kurutmak için Avustralya'dan getirilen okaliptus ağaçlarının dikilmesiyle oluşmuş. Belli ki amaç yalnızca bataklığı kurutmak değil, Marmaris yolunu da korumak, yoksa niye yol boyu dikilsin.
Okaliptus, Türkiye'ye özgü bir ağaç olmayıp, günde 400 lt su tüketimiyle, tam bir su canavarı,  yerli ağaçlar ise ekonomik, 20-30 lt. yetiyor. Okaliptus fazla su tüketip bataklıkları kuruttuğu için sıtma ağacı olarak da bilinir.

Marmarisi pas geçip, Datça yoluna yöneliyoruz.Yirmi km sonra, Hisarönü yol ayırımına iki km kala, Camiyi geçince hemen sağda, ciplerle(jip değil doğrusu cip!) dolu bir bahçede duruyoruz, Filiz'i görmek için. Sevgili Filiz liseden arkadaşım. Teknoloji sağolsun,  lise arkadaşlarımın çoğuyla uzun yıllar geçmiş olsada görüşebiliyoruz.

Lise yıllarımız, kabus gibi, 1980 hemen öncesi, anarşi günleri, can güvenliğimizin bile olmadığı, gençliğimizi yaşayamadığımız, kardeşin kardeşe düşman olduğu, her gün onlarca gencin öldürüldüğü, kötü günler.

Filiz; şair, şiir kitapları var. Ankara'da şiir dinletisine gitmiştim, çok güzel okuyor, duygu dolu. Dinlerken haz alıyorsunuz. Ben okurken aynı şeyleri hissetmiyorum, şiirde okuma tarzı önemli.

Ailesiyle birlikte işletiyorlar burayı, cip safarilere hizmet veriyorlar. Ciplerin molası bitiyor, Filiz rahatlıyor. İki çift laf edebiliriz artık.

Oturuyoruz birlikte, soğuk soda içerek, lise arkadaşlarımızı çekiştiriyoruz. Tenekede tavuk çok güzel yaparım, meşhurdur burada, bekleyin yapayım diyor. Tok olduğumuzu söylüyoruz, dönüşte alacağımız olsun diyerek vedalaşıyoruz Filiz'le.

Hisarönü Kızkumu yolumuzun üzerinde, denizin ortasında yürüyormuş görüntüsü veren doğa harikası, panayır olmuş, deve gezdiricileri, papağan fotoğrafçıları, bilumum satıcılar, vıcık vıcık kalabalık, durmaya değmez, geçiyoruz.

Yıllar öncesini hatırladım birden, sevgili kızım Aslı 5 yaşında, Hisarönü …... Motel de tatildeyiz. İsmini hatırlıyorum, yazmak istemedim. Sakin ıssız kimsecikler yok, şu anki halinden eser yok. Kadınlı kızlı köylüler akşamları kıyıdan balık yakalıyorlar elleriyle, balıklar uyumaya kıyıya gelirmiş, onlarda yakalayıp sahile atarlardı, büyük balıklar, yarım, bir kilo, ne balığıydı hiç hatırlamıyorum. Öyle bakir zamanlar.

Bir akşam üstü otele bizim yaşlarımızda karı koca ve bir de kızı olan çift geldi, yemek yemeye. Otel sahibi onları öyle bir karşıladı, öyle bir ağırladı ki, ağzımız iki karış açık izliyoruz bizde, en güzel balıklar, içkiler, mezeler. Otel sahibini ilk defa o gün gördük, bizzat servis yaptı. Çocuk her yerde çocuk, çiftin çocukları sıkıldı, Aslı'nın yanına geldi, birlikte oynadılar. Bunun üzerine bizim masaya da ikramlar yağmaya başladı. Hiç anlam veremedik. Genç çift ayrılırken otel sahibi önlerine yattı nerdeyse. Değil hesap almak, üstüne hesap verecek, öyle bir durum.

Onlar gittikten sonra otel sahibi yanımıza geldi, bizimle sohbet etmeye, onları tanıdığımızı zannetmiş, birden değerimiz artmıştı. Genç çift Marmaris' in, biri savcısı diğeri hakimi. Marmaris civarında sorunlu araziler çokmuş. İnanın kral ve kraliçe gelse bu kadar ağırlanmazdı.
O zaman saftık henüz, Türk adaletine güvenimiz tam, ama insanoğlu çiğ süt emmiş, kafamda soru işaretleri belirmişti, acaba...?

Turgut şelalesi ve Selimiye'yi geçip Bozburun'a ulaşıyoruz.

BOZBURUN, OTEL APHRODITE
Bozburun, şimdilerde daha çok tekne kiralamaları yapılan, turların başlangıç noktası, eski bir balıkçı köyü. Adı gibi boz, su kaynakları kısıtlı. Koyda, sahilin sağı otel ve yerleşim alanı, sol tarafı yalnızca otel ama araç yolu yok. Otel telefonla aranıp haber veriliyor, tekneyle gelip sizi alıyorlar. Otele deniz yoluyla gidiyorsunuz. Denize tam sıfır. Otelden iskeleye ve direk derin denize.

Otelde bizden başka kalabalık bir aile daha var, çoluk çocuk 10 kişi varlar. Anlaşmamız oda kahvaltı. Akşam bir şeyler atıştırıp, biraz deniz keyfi, yorgunluktan erken yatıyoruz. Sabah saat 6 da pat pat pat motor sesiyle uyanıyoruz. Balıkçı teknesi, pancar motorlu, öyle yüksek bir ses ki uyanmama ihtimali yok, eğer tekrar uyuduysanız, hemen ardından çevredeki horozlar başlıyor. Ne güzel işte horoz sesi, doğal dediğinizi duyar gibi oluyorum. İlk bir kaç kez ötmesi tamam, ama hiç susmuyor, uyumak ne mümkün, horozu yakalayıp pilav üstü yapmak isteği uyandırıyor. Tekrar pancar motorlu tekne başlıyor bu sefer, tamam teslim oluyoruz, kalktık.

Pancar motorları Türkiye'de yapılan ilk motorlar, 1950'lerden. Üniversitede, Nuri Saryal hocamız anlatırdı, Türkiye'de ilk motorlar 2. Dünya savaşından kaçan Polonyalılar tarafından yapılmış Etimesgut'da, uçaklarda kullanılmak üzere. Nuri Hocam o zaman öğrenci, staj yapıyor. Aradan bu kadar yıl geçmesine rağmen aynı motorlar kullanılıyor, eski motorlar mı, yoksa üretim var mı bilmiyorum.
Sesini nerde olsa tanırsınız, yok böyle bir gürültü.

Kahvaltı hazır değil daha, oturuyoruz sahilde biraz, koyda giden gelen tekneleri izliyoruz, harika bir manzara. Kahvaltı sonrası, diğer ailede ayrılıyor. Koca otel bizim. Çalışanlar, biz, kedi ve tavuklar, kaldık baş başa.

Öğlen ne yemek istediğimizi sordular, Balık olarak çiftlik çinekop, levrek yada ızgaralar. Bu sefer ben sordum siz ne yiyeceksiniz öğlen yemeğinde, aşçıdan öğrendi geldi, taze fasulye, pilav, cacık. Daha ne olsun, birer kap biz de istiyoruz. Öğle yemeği tamam.

Akşam için otelin sahibine taze deniz balığı yok mu dedim. Akşam balıkçılara haber vermek gerekiyormuş. Yarın ayarlar mısın, fiyatı uygun olsun, büyük küçük fark etmez dedim. Bu akşam mezelerle idare ederiz. Mezeleri güzel gerçekten. Akşam erken yatıyoruz, sabah erken kalkmaya mecburuz nasıl olsa.

Kaldık Belkıs'la baş başa, tam balayı. Körün istediği bir göz Allah vermiş iki göz. Denize gir, istediğin yerde yat, biraz güneş biraz gölge. Sağıma yattım, olmadı soluma döndüm, düz yattım. Baktım olacak gibi değil kitap okudum. İki günde bir kitabı okudum bitirdim. Belkıs fotoğrafımı çekip çocuklara gönderdi, bakın babanız kitap okuyor, işte kanıtı. Yemek sonrası gölgede biraz kestirdim.  Koca otelde tek başına kalmak çok özenilecek bir durum değil. İnsan gerekiyor, iki çift laf edecek.

Yandaki otele tekneyle genç bir çift geldi, o otel de boş. İnternetten baktım otele, çok pahalı bir otel, öyle bir özelliği de yok. Balayı çiftleri geliyormuş çoğunlukla. Şimdi anlaşıldı niye kazık olduğu. Gelen çift de balayı için gelmiş, hallerinden belliydi zaten. Çalışanların konuşmalarını duyuyoruz, akşam güneş batarken sahile denizin içinde bir masa hazırlandı yeni evlilere, bizde şahit oluyoruz olan bitene mecburen, her yer sessiz ve ıssız. Oturdular masaya, her şey güzel, güneş battı, hava serin, deniz soğuk. Biz üzerimizi değiştirip normal kıyafetlerimizi giymişiz çoktan. Zavallı gençler, sahilden bir kaç metre içerde kurulmuş masada, ayaklar sığ denizin içinde sandalyede oturuyorlar, güya keyif yapıyorlar. Üşüdüler ama çıkmıyorlar. Nerdeyse biz gideceğiz yanlarına çıkın artık sudan, dondunuz, hasta olacaksınız, balayınız zehir olacak diye. Biz o yaşta olsak ne yapardık merak ediyorum. Otelcilere de kızdım içimden, zavallı tecrübesiz çocuklara yapmamalılar böyle şeyleri.

Akşam yemeğinde geliyor taze balıklar. Kızartması olur bunların diyor aşçı, Sokkan ve Barakuda balıkları, 20 santim civarında. Baktım internete Sokkan buralara has bir balık. Barakuda ise bir metreden büyük kocaman olması lazım, bize sahte balık mı geldi, tekrar baktım yediğimiz balığa, evet barakuda ama yavru. Büyümeden yakalanmış, kontrol eden yoktu nasıl olsa. Mundar etmeden yedik balıkları uzun akşam yemeğinde, özel otelimizde.

Otel bize özel, ama yine de çok kalınmaz, tatil köyü gibi, dışarı çıkamıyorsunuz, çevreyi gezemiyorsunuz. Üç gün çok bile geldi, sıkılmaya başlamıştık.

SELİMİYE
Sabah kahvaltı sonrası ayrılıyoruz Bozburun'dan, Selimiye 10 km, çok yakın. Yakın olmalarına rağmen, tatil kavramları çok farklı. Selimiye'de özgürlük var, küçük bir köy, sahil boyu sıralanmış oteller, en güzel yanı sahilden yürüyebiliyorsunuz, herkese açık. Şirin küçük hoş bir yer, doğal bir rahatlık durumu var, yalnız ve tek tatil yapmak isteyen kadınlar çok rahat eder. Küçük bir kusuru var, fiyatlar uçuk. Ankara fiyatlarına rastlarsak, ucuz diyoruz, o derece. Servis ve hizmet çok iyi.

ÜZÜM TATİL EVİ
Kaldığımız otelin ismi, otel değil de tatil evi olunca kazık daha sivri oluyor doğal olarak, ama bildiğimiz otel. Kahvaltısı ahşap altlıklarla veriliyor hizmet süper, kahvaltı ise standart ve özelliksiz. Oda, yatak, duş hepsi standart ama oda deniz görüyor, denizi görüp ne yapacaksak, sanki odada kalıyoruz, yatmadan yatmaya.

Otelin önü iskele, derin beş altı metre var, deniz berrak dibi görünüyor, dalga hiç yok. Koy da boy boy lüks yatlar sıralanmış. Tam tatil cenneti. Amerikan filmleri gibi.

Sabah alışkanlık erken kalkıyoruz, kahvaltı öncesi doğru denize, Belkıs bayılıyor böyle denize, uzun uzun yüzüyor, ben sıkılıp çıkıyorum.
Yan iskelede küçük bir teknede ağ temizliyorlar. Yanlarına gidiyorum, rasgele diyorum, balıktan yeni dönmüşler, balıkları tek tek ağdan çıkarıyorlar. Yandaki pansiyonun sahipleri, Selimiye'nin yerlileri. Ne balığı bu diyorum, Sokkan. Demek sokkan balığının canlı hali böyleymiş. Çirkin balık. Dikeni çok acıtırmış, herkes ağdan çıkartamazmış, ismi o nedenle Sokkan'mış.  Belki 50 kilo balık var. Birde ahtapot yakalamış canlı. Ne yapacaksın bunları diyorum, ahtapotu kilosu 70 den lokantaya verecekmiş. Lokantada ise porsiyonu 80-90 arası, en az üç dört porsiyon çıkar. Balıkları da komşulara dağıtacağım, lokantalar beğenmez, almaz diyor.

Sohbeti koyulaştırıyoruz. Şansın yokmuş başka balık yakalayamamışsın diyorum. Av yasağı var, Sokkan hariç zaten pek balık olmaz bu mevsimde, onu da özel izinle yakalıyoruz. Belki lagos çıkar, çok az, onunda avlanma boy limiti var, hem de avlanmak yasak. Sokkan için avlanma izni varmış sadece. Şaşırmıştım söylediklerine, lokantaların tamamında kocaman yazılarla balıklarımız taze günlük yazıyor dedim, abi balıkların çoğu yerli bile değil ithal, yerli olanlarında günlük olma ihtimalleri yok, avlanma yasağı var, yada kaçak avlanmış. Galiba buzluktan günlük çıkarıyorlar, o yüzden günlük taze yazılıyor, soğuk espri yapmayı ihmal etmedim.

Birden şimşekler çaktı bende, av yasağı olduğu halde bu balıklar nasıl oluyorda günlük olabiliyor. Balıkçı lokantalarını bu hale biz getirmiştik, kaçak av yapılmasına biz sebep oluyorduk. Biz, tatilciler, illede balık yemek için çok yüksek fiyat ödemeye razı, güya çoğumuz çevreci, doğa dostu. Bazı şeyleri görmek istemiyorduk, kafamızı kuma gömmüştük. Ülkemizde bazı balıkların neslinin tükenmesine katkıda bulunuyorduk. Anlattım Belkıs'a, karar verdik, bir daha deniz kenarında yerel yada çiftlik balığı haricinde balık yemeyeceğiz.

Balıkçıya öğleden sonra bize Sokkan yapar mısın diye sordum, tamam abi irilerinden ayıracağım dedi, ne kadar istersiniz dedi, 2 kilo olsun dedim, çok abi yiyemezsiniz, siz tamam deyinceye kadar getireceğim dedi. Hemen bitişik pansiyon, öğleden sonra Sokkan ziyafeti çektik yanında  salata ve içeceklerle.

PİANO BAR, TEOMAN ARAS VE NECO
Piano bar, hemen sahilde, yaklaşık 20 masalı. Önünden geçerken kocaman afiş, bu akşam Teoman Aras, yarın akşam Neco sahne alacak. Hemen rezervasyonu yaptırdık. Konser ücreti olarak, içecekler yüzde elli zamlı. 20 liralık bira 30 lira. Teoman Aras elektro gitar çalıyor, jaz, blues tarzı. Bir heves gittik bara, kimse yok, 10 dakika var konsere. Tam sahne karşısına en güzel masaya oturduk. Konser başladı, bir masa daha geldi. Güzelde çalıyor ama kimse yok, üstelik çok da ucuz. Sonra bir kadın daha geldi, arkasını sahneye dönerek oturdu. Toplam 3 masa, 5 kişi. Sanki bize özel çalıyor. Sordum garsona istek alır mı diye, neden almasın dedi, yazdım kağıda Pink Floyd, herhangi bir şarkısı, gitarcı ya. Kağıdı okudu, kim istedi diye sordu garsona, müşteri abi, çalamam zor şarkılar dedi, biz de duyuyoruz, güya fısıldıyor, patron istese çalacak. İsteğimizi çalmasa da yine de eğlendik, canlı müzik bir başka.

Sonraki akşam 20 dakika erken gittik, bu sefer Neco. Garson masaları belirlemiş, masamız güzel, sahnenin çapraz karşısı. Yerler hınca hınç dolu, konser ücreti olarak, içecek fiyatları iki kat zamlı. 20 liralık bira 40 lira. İzleyiciler 30-80 yaş arası, çoğunluk 50 lerde. Neco muhteşem, bel altı fıkralar anlatıyor, gülüyor, güldürüyor, hem şarkılar söyleyip hem de sorular soruyor şarkılarla ilgili, +70 ler hepsini biliyor soruların, şarkılara eşlik ediyorlar. Çok geniş repertuarı var, Türkçe, İngilizce, Fransızca, şarkılar, genellikle romantik. Çok eğleniyoruz bizde. İki saatten daha uzun kalıyor sahnede. Çıkışta Neco'yu kutladık, maşallahın var Neco dedik, teşekkür etti, o da bize iltifat etti, el sıkıştık. Biz ayrıldık, Neco geceye yeni başlamış gibi, birasını içip arkadaşlarıyla sohbete devam etti.

KÖY YEMEKLERİ
İskeleye çıkan denize dik bir sokak var Selimiye'de, Beyaz Ev de orada. Beyaz Ev, ev yemekleri çok favori yerlerden, zeytinyağlıları güzelmiş, oturacak yer yoktu. Aynı sokakta Köy Yemekleri yazan lokantaya girdik, burası klasik ev yemekleri yapan, kadınların işlettiği daha halk tipi. Yemeklerine bayıldık. Paylaşarak 4 çeşit yemeği afiyetle yedik. Fiyatları Selimiye'ye göre uygun. Selimiye'de, sızma zeytinyağı, keçi sütü, günlük balık gibi özel yiyecek ismi duyarsanız, kazığın ucunun iyice sivri olacağını unutmayın.

BEYAZ EV DONDURMA,  KIRLANGIÇ
Yine aynı sokakta, zaten tamamı 50 metrelik bir sokak , Beyaz Ev Dondurma, el yapımı dondurmacı var. Yanık var mı dedim, var hem de keçi sütünden dedi, satıcı kadın. Eyvah eyvah, tamam anladık kazık,  kaliteli yanık dondurma için değer, ikişer top yanık aldık. Dükkanın önünde alçak sundurma var, oturduk oraya beş dakika, ayakta yemek istemiyoruz. Dondurma gerçekten güzel. Sahibi kadınla sohbet ediyoruz yanık dondurma hakkında, ne de olsa bizde tecrübeliyiz  yanık dondurma konusunda.

Birden başımızın hemen üstünden bir kuş jet gibi geçiyor,  sundurmanın duvarla birleştiği yerdeki yuvasına konuyor. Kırlangıç. Yuvanın yüksekliği elinizle uzanıp dokunacağınız mesafede, hemen üstümüzde, o kadar yakın. Hayretler içinde kalıyoruz, kırlangıcı ilk defa bu kadar yakından görüyoruz. Doğa harikası bir canlı. Sürekli keskin hareketlerle hep havada uçarken gördüğümüz kırlangıcı ilk defa ayakları üzerinde gördük. Yuvası15 santim büyüklüğünde bir sepet gibi, tam iki duvarın köşesine yapıştırmış. Kırlangıç, yuvasını kendi hazırladığı çamurumsu bir madde ile yapıyor, üst üste ekleye ekleye, tuğla gibi örüyor. İnsanlara alışmışlar, biri giriyor, öbürü çıkıyor, belli ki yavrularını erkek ve dişi birlikte besliyorlar. Kırlangıç günde kendi ağırlığı kadar böcek yermiş, uçarken avlarmış onları. Ürkütmemek için ilgilenmiş görünmedik, fotoğraf çekmedik, yavruyu büyütüp mevsim bitiminde uzak yerlere göçecekler daha, işleri uzun ve zor.

MAVİ PİDE
Mavi pide, ana cadde üzerinde girişte, mavi renginden görmemeniz mümkün değil, burada her yer  birbirine çok yakın. Türk usulü, kıymalı, kuşbaşılı pide çeşitleri yapıyor. Lezzetli, damak tadımıza uygun. 

LOSTA TATLICI
Losta Selimiye'nin eski isimlerinden. Pastane ismi kendine almış. Yine aynı cadde üzerinde. Tavsiye üzerine denedik. Keçi peynirli tatlısını güzelmiş. Keçi peyniri deyince anlaşılıyor zaten. Baklava hamuru keçi peynirine sarılarak yapılan bir tatlı. Künefe taklidi. Denedik, tatlı işte.

TURGUT ŞELALESİ
Tatilin sonu, Selimiye'den ayrılıp Marmaris'e doğru yola koyuluyoruz. 10 km sonra Turgut şelalesi var. Doğal oluşum, ziyaret ediyoruz, değer, serinlemek için buz gibi suyuna girilebiliyor. Biz denemedik.

Selimiye gerçekten tatil yapmak için çok güzel, her türlü imkan var, fiyatlara bakmadan tatil yaparsanız, daha rahat edersiniz. Balık konusunda yazdıklarımı dikkate almanız dileğiyle. Ankara'ya uzun yol var önümüzde, çam balını Marmaris' den alacağız.
Sonraki gezide görüşmek üzere.