11 Mayıs 2020 Pazartesi

Annem, Babam,Geçmişim, Bölüm 2

ANNEM, BABAM VE BEN,
Babam mezun olunca Annemin köyüne, Ürgüp/Başdere'ye öğretmen olarak atanır. Annemi görür, beğenirler birbirlerini ve evlenirler. Annem ilk okuldan mezun olalı bir yıl olmuş. Evlenmek için yaşı kanunlara göre küçük. Kolay, mahkeme üç yaş büyütür ve evlenme yaşına gelir. Abim burada doğar. Bir kaç köyde daha öğretmenlik yapar babam, ben de Kaman'ın bir köyünde doğmuşum. Sonunda kendi köyüne, Kırşehir merkez/ Çayağzı'na yada diğer ismiyle Cemele'ye atanır.

Nedense ülkemizde köylerin isimleri sık değişir, annemin köyününde ismi değişti, hatta Ürgüp'de bu değişim daha fazla. Göreme, Mustafa Paşa köylerinin isimleri de yeni, eski isimleri Maççan ve Sinasos'dur yani Rum isimleri, eskiden Rum köyleri, neden değiştirirler isimleri anlamıyorum, neysek oyuz, bizim tarihimiz, geçmişimiz.

Beş yaşına kadar Cemele'de büyüdüm, evimiz tek katlı kerpiç bir evdi, bizimdi, tavuklarımız ve kedimiz vardı. Hatırladığım o kadar çok anım var ki köyde.

KARDEŞİMİN DOĞUMU
Kardeşim Seval'in doğumunu hatırlıyorum, dört yaşındaydım. Doğum evimizde ve köydeki tecrübeli kadınlar tarafından yaptırılmıştı. Doğumdan sonra tuzda yatırılmıştı kardeşim, hayal mi ediyorum gerçek mi hatırlıyorum emin olamadım. Tuza yatırılan bebeklerin tenleri büyüdüklerinde güzel kokarmış. Zaten köyde her yaranın üzerine tuz basılırdı iyi gelir diye. Bana da defalarca olmuştu, tuz korkunç bir acı verir, tentürdiyot yada kolonya acısı yanında hiç sayılır. Kafamdaki yara izleri o günlerden kalma. Babam nedense yakın olmasına rağmen Kırşehir'de hastanede doğumu tercih etmemişti. Üç kardeş de aynı şekilde evde doğmuştuk, şanslıymışız, doktor, ebe gerekecek olumsuz bir durum olmamış.

EKMEK YAPIMI
Hatırladığım bir olayda evde ekmek yapılmasıydı.Köyde yufka ekmek yenilirdi. Dört beş kadın birleşerek, imece usulü, tandır üzerine konan sacda yufka ekmek yaparlar, bunlar kurutulur ve üst üste dizilirdi. Üç dört ay boyunca tüketilirdi, kuru olduğu için hiç bozulmazdı, günlük ihtiyaç kadar yufkalar hafifçe ıslatılarak yumuşatılır ve sofraya gelirdi. Başka ekmek yoktu. Kırşehir'e pazara gidildiğinde beyaz somun ekmek getirirdi babam, aman Allahım böyle lezzetli bir tat olamazdı, ekmeği hemen böler yerdik, soluksuz, pasta gibi. Bugün bile somun ekmeği katıksız yemeyi çok severim.
Annemin köyünde de ekmek tandırda pişirilirdi ama tandırın içine yapıştırılırdı hamur, aynı zamanda hamur yapılırken içine patates eklenir, birlikte yoğrulurdu, böylece ekmeğin bayatlaması gecikirdi. Yaklaşık 15 gün dayanırdı ekmek. Sonra tekrar yapılırdı, çok zahmetli bir yöntem.
Şanslıydım ben, annem de babam da İç Anadolular ama iki farklı kültür vardı, yemeği, geleneği, hayata bakışı farklıydı. Sorduklarında, bugün bile duruma göre Kırşehirli, bazen Ürgüplü oluyorum, yalan değil, her iki tarafa da yakın hissediyorum kendimi, hoş bir duygu. Hatta laf aramızda, evlendikten sonra duruma göre biraz da Konyalı oldum.

SÜNNET KABUSU
En travmatik anım ise sünnettir. Köyde sünnetçi yoktu, yılda bir gezgin sünnetçi gelirdi başka yerlerden, bunlara abdal denirdi, eğitim falan hak getire, kasap bile olamazlardı bence. Köyde sünnet zamanı gelmiş çocukları katleder giderlerdi. Benim yaşım gereği sünnet zamanım geldiği konuşuluyordu zaten. 3-4 yaşındayım. Acı haber tez duyulur, köye sünnetçi gelmiş, arkadaşım Şakir ile birlikte hemen firar ettik. Sünnetçi akşama gider nasıl olsa, biz de sünnetçi gidene kadar köyün 1-2 kilometre uzağındaki bağlara kaçtık, saklandık güya, kurtulacaktık. Bir süre sonra amcalarımdan biri geldi, buldu bizi, demek ki yeterince kaçıp iyi saklanamamıştık, beni kucağına aldığı gibi doğru eve. Kaç gün ağladım bilmiyorum. Sünnetçi elinde usturayla bekliyor, hijyen, ağrı kesici, onlar da neyin nesi, ustura iyice bileylendi, kurban hazır, bağırta bağırta kıyım işlemi tamamlandı kan revan içinde. Korku filmi gibi. Acı ve kandan başka bir şey hatırlamıyorum. 6 ayda mı iyileşti yara, 6 yılda mı? O kadar uzun bir süre gelmişti bana.
Oğlum Mehmet Ali ise  tam tersine,sünnet  olayını çok sevdi, hediyeler, eğlenceler. Sünnet masasından kalkmak istemedi. Bilgisayar oyunu oynarken sünneti bitti, daha puan alacağım diye kalkmak istemedi, zorla ikna edip kaldırdık. Sünnetinden 2-3 ay sonra ikinci kez sünnet olur mu diye sordu, o kadar hoşuna gitmişti ki hediyeler, tekrar sünnet olmak  istiyordu. Ben ise sünnetimi hatırladıkça bu yaşımda bile boncuk boncuk terlerim, sıkıntı basar.

OTOMOBİL
Köye otomobil az gelirdi. Geldiğini de, uzaktan görürdük, toprak yolda çıkan tozlardan. Nedense nerede olursa olsun bütün çocuklar peşinden koşardık arabanın. ilk defa araba görüyor değildik ama ilginç geliyordu belki de.

SİLAHLA OYUN
Acıklı bir anım da kuzenimin Mustafa'nın vurulmasıydı. Abimle yaşıt olan kuzenim, abim ve bir arkadaşları oyun oynuyorlar. 9-10 yaşındalar. Ben küçüğüm almıyorlar aralarına beni.Arkadaşlarının babasının tüfeği var açıkta evde. Evden tüfeği alarak abim ve kuzenimin yanına geliyor. Çocuk bizimkilere tüfeği gösterirken, dolu tüfek ateş alıyor ve kuzenim başından vuruluyor ve hemen ölüyor. Hayal meyal hatırlıyorum bu olayı, kafasında kocaman çukur, belki de hayal kuruyorum, feryat figanlar, askerler, kalabalık hatırlıyorum hep. Yaşamak pamuk ipliğine bağlıymış.

İĞNECİ BABAM
Köyde ne sağlıkçı var ne de iğne yapmayı bilen biri. Babam öğrenmiş iğne yapmayı, bir de şırınga bulmuş, mikrop kapmasın diye, gaz ocağında kaynatırdı mutlaka her iğneden önce. Annem  de babamdan öğrenmiş iğne yapmayı. Kadınlara da annem yapıyordu iğneyi. Ne kadar çok iğne yaparlardı, özellikle akşamları. Köyde elektrik de yok. Gaz lambasının kör ışığında yaparlardı iğneyi. En çok da penisilin yaparlardı. Ne cesaret, penisilin alerjisi yokmuş demek ki o zamanlar.
Annem çalışkan ve zeki kadın, ailesinden almış bu özelliğini, hep yeni şeyler öğrenir, dener, yapardı. Babam çok şanslıydı, annem köyde doğup büyümüştü ama hiç diğer köylüler gibi değildi, yeniliğe çok açıktı. Dikiş biliyordu, köyde kadınlara elbise, çocuklara okul önlüğü dikerdi, iğne yapardı, çok çeşitli yemekleri yapmayı bilirdi.

YAPILAŞMA FARKLILIKLARI
Kırşehir ve Ürgüp arası yaklaşık 150 kilometre, özellikle Ürgüp diyorum Nevşehir değil, çünkü Ürgüplüler kendilerini Ürgüplü olarak görür, Nevşehirli olarak değil, aralarında rekabet vardır. Bu kadar yakın olmalarına rağmen yaşam şekli, görüntü epey farklı. Annemin köyünde evler kesme yumuşak taştan ve kemerli olarak yapılırdı. Bu taşları yontarak oyuncak arabalar, evler özellikle de kemerli köprüler yapardık küçükken, bıçakla yontulup, oyulabiliyordu taşlar. Erciyes dağının lavlarıyla oluşmuş bu taşlar, bütün Ürgüp ve yöresinde halen kullanılır ve Kapadokya yöresine has güzel görünümlü yapıları oluşturur.
Köydeki ahırların büyük bir kısmı, yumuşak kayalar oyularak yapılmış mağaralardı. Bu mağaralar kışın ılık,yazın serin olur, aynı zamanda patates, elma ambarı olarak da kullanılır, uzun süre taze kalırlar. Bugün bile Ürgüp'de tırların, kamyonların girebildiği mağaralarda limonlar depolanarak bozulmadan uzun süre bekletilir.

Ürgüp'te eski çağlardan kalan çok sayıda mağara, kilise ve oyma mezar var. Kuzenimle birlikte lise yıllarımda sokağa çıkma yasağının olduğu nüfus sayım gününde gizlice kilisede kazı yapmıştık, kuzenim çok hayal kurardı, kilisenin yardım sandığını bulacaktık, akşama kadar kazdık, bir kaç hayvan kemiğinden başka bir şey çıkmadı. Bir keresinde de taşlara oyulmuş bir kaç mezar kapağı kaldırdık ama boştu, yine zengin olamamıştık.
 Oysa Kırşehir'de evler sert şekilsiz taşlardan ya da kerpiçten yapılırdı, kerpiç, toprak saman ile karıştırılıp çamur halinde kalıplara dökülerek yapılır. Tavan ise kavak ağaçlarının gövdesinden oluşur, hasır üzerine toprak doldurulurdu. Hatırladığım bazı gecelerde tavandan tıkır tıkır sesler gelirdi, doğaldı bu sesler, fareler geziniyordu. Depreme dayanıklı değildi bu tür evler.

YEMEKLER, MANTI
Kırşehir, Kayseri'ye yakın olmasına rağmen mantısı çok farklı, erişte gibi, güzeldi ama farklı. Oysa Ürgüp'de hem Kayseri mantısının hası yapılır hem de ayrıca üçgen şeklinde peynirli mantı yapılır. Annem çok güzel mantı yapar. Ankara'da Dostlar mantı, güzel mantı yapar gerçekten, ama annemin yaptığı ondan çok daha güzeldir, benim çocuklar bugün bile annemden fırsatını buldukça mantı yapmasını isterler.Belkıs'da öğrendi, kıvamını, oranını çok güzel tutturuyor, boynuz kulağı geçti, yani en güzel mantı bizim evde yapılıyor artık.

KÖFTÜR
 Ürgüp yöresinin unutamadığım bir tadı da köftür denilen, bağ bozumunda, üzüm şırası, un ve ceviz ile yapılan kışlık tatlısıdır.Tat olarak Erzincan cevizli sucuğuna yakın olmakla birlikte çok daha lezzetlidir. Sıvı halde iken temiz bir beze dökülür, kuruduktan sonra baklava dilimi şeklinde kesilir, bekledikçe şekerlenir, tadı artar, kıvama gelir, kış yiyeceğidir. Cevizsiz de olur. Kapadokya ziyaretinizde kuruyemişçilere sorun, bulabilirseniz tadın, pişman olmayacaksınız.

CEMELE BİBERİ
Dedim ya şanslıydım, Kırşehir'de yapılan biber dolmasının tadına doyum olmazdı, keser ile tahta üzerinde dövülen et kullanılırdı, ince bulgurla yapılırdı, pirinçle değil. Çiğ köfte gibi kıvamına gelince dolma biberin içine koyar çiğ çiğ yerdik, daha yemek olmadan yarısı biterdi. Tadı halen damağımda, o tadı artık bulamıyorum.

Kırşehir'de bile Cemele dolma biberi ünlüdür,  bilinir, özellikle aranır, fiyatı daha fazladır. Köyün geçim kaynaklarından biridir dolma biber, hatta köyün ortasında biber heykeli vardır. Köyde tanıdıklara kışlık biber kurutturup onu dolma yapıp yiyoruz. Belkıs'da alıştı Cemele biberine, çok seviyor, biber değil mi, ne fark eder demeyin, gerçekten harika bir biber.

CEVİZ
Kırşehir civarında ceviz boldur, her evin bahçesinde ceviz ağacı vardır. Bir kültürdür ceviz, misafire bile ikram edilir, özellikle Kaman'da ceviz daha çok ünlenmiştir. Cevizin daha dış yeşil kabuğu soyulmadan ama içi de olgunlaştığı zaman yemesini çok severdik. Dışında yeşil kabuğu varken içine ulaşmak size zor gelebilir, basit bir yöntemi var. Cevizi oymak deniliyor bu yönteme, gereken  tek araç ucu sivri bir bıçak. Önce cevizin sap kısmından, salatalık kafası keser gibi ince bir parça yeşil kabuğundan kesiyorsunuz. Altında bir çizgi göreceksiniz, bıçağı bu çizgiye birazcık sokup çizgi yönünde çevirip cevizi iki eşit parçaya ayırıyorsunuz. Sonra da yine bıçakla, kabak ya da  patlıcan oyar gibi her iki yarım cevizin içini çıkarıyorsunuz. Cevizin ince zar kabuğunu kolayca temizleyip afiyetle yiyorsunuz. Anlatması uzun oldu biraz ama çok basit, anlattığım sürede on ceviz oymuştum emin olun. Cevizin bol olduğu yerde bilinen bir yöntem bu, başka yerde varsa da görmedim. Cevizin en lezzetli hali, yok böyle bir tat, hiç rahatsız etmez, çok hafiftir, istediğin kadar yiyebilirsin. Kızım Aslı özellikle çok sever cevizin bu halini. Yazabilirsem, daha sonraki bölümlerde cevizle ilgili ilginç anılarım olacak.

MISIR
Cemele'de yazın taze mısır zamanı, mısır pişirmek bir ritüeldi. Közde pişirilirdi. Haşlama mısır olduğunu ben Ankara' da öğrendim. Mısır sadece közde pişirilirdi, köyde mangal kömürü mü vardı ki közde nasıl pişiriliyordu diye sorabilirsiniz. Doğru, mangal kömürü yoktu ama "kerme" vardı, çok güzel közü olurdu. Kerme, kısaca tezeğin kalıplara dökülmüş halidir. Tezek nedir, kurutulmuş inek pisliğidir. Bir kaç kez kerme yapmak kısmet oldu, pek keyifli bir iş değildir kerme yapmak, tavsiye etmem. Yapan kalmış mıdır  bilmiyorum. Ahırın bir kenarında bekleyen inek gübresi, birikir, bekledikçe yanar, kıvama gelir, belli bir miktara gelince de bir kaç erkek bunları kovalarla taşıyarak dama çıkarırlar, burada kalıplarla şekil verilir, çıplak ayakla çiğnenerek, sonra kurumaya bırakılır. Kuruyunca da yakıt olarak kullanılır.
İşte bu kermelerin yanmış közünde yapılan mısırın tadına doyum olmazdı, yiyebildiğin kadar mısır, herkes çok severdi. Mısır sadece bu amaç için ekilirdi, taze tüketilirdi. Günümüzde pazardan aldığım mısırların hiç tadı olmuyor, hayvanlar için ekilen yemlik mısır ama çok verimli, eksik olsun, ben eski mısırımı istiyorum, mısırın bu kadar lezzetli olmasına pişirme şeklinin de etkisi var mıdır, zannetmiyorum.


SÜT KAYMAĞI
Ürgüp'te herkesin en az bir ineği vardı. Süt sağıldıktan sonra bir kaç gün biriktirilir, büyük leğenlerle kaynatılır, üzeri tülbentle örtülerek dama çıkarılırdı. Süt orada soğur ve üzerinde kalın bir kaymak tabakası birikirdi. Her ne kadar üzeri tülbent ile örtülü de olsa, köy demek yazın toz, kışın çamur demek, kaymağın üzerinde tozlarda olurdu. Tozuna toprağına rağmen hayatımda yediğim en nefis lezzetlerden, yok böyle bir tat, anlatılmaz yaşanır. Marketlerde ilk defa kaymak satılmaya başladığında ne kadar sevinmiştim, tadına baktım bir daha almadım, rezalet. Köy kaymağının tadının benzerini Varan Afyon tesislerindeki markette yemiştim, manda kaymağını. Orası da kapandı, bir daha da rastlamadım. Köyde kaymak niye lezzetliydi bu kadar, inekler yerli ırk olduğu için mi? Yoksa yedikleri otlardan mı?
Kaymak biriktirilir ve tavada kızartılır, biraz yağ çıkar biraz da katı madde kalır. Saklanırdı sıvı kısmı uzun süre bozulmaz. İşte gerçek sade yağ.
Kalan sütle peynir yapılırdı. Nefret ederdim bu sütten içmeyi, gübre kokardı, hiç içemezdim. Taze peyniri de sevmezdim, kokardı.

Zorla  çiğ tavuk yumurtası çok içtim, yararlıymış, iğrenç, dayanılmaz bir tat, nasıl içtiysem. Eyvah eyvah filmini herkes izlemiştir, Ata Demirer çocukluğunu anlatırken çok çiğ yumurta içtiğini o nedenle yumurta gibi şişman olduğunu anlatır. Her yerde yaygın demek ki çiğ yumurta içmek, eminim sizler de içtiniz.

YAYIK TEREYAĞI, ÇÖMLEK PEYNİRİ
Kırşehir'de süt prosesi farklı, sütün yağını hemen almazlardı, yoğurt yaparlardı, yoğurdu da ayran yaparlardı. Sonra yayık denilen ahşap kaplarda sallaya sallaya yağı ayrandan ayırırlardı. Çıkan yağ, yayık tereyağı, işte gerçek tereyağı, al kaşığı eline ye, nefis mi nefis. Kaşıkla vermezlerdi tabii. Yufka ekmeğin içine birazcık sürerlerdi. Koca ekmeği yerdik ufacık yağ parçasını bulmak için.

Peynir de yaparlardı sütle. Sonra taze peyniri küçük parçalar haline getirirler, tuz ve biraz da çörek otuyla çömleklere basarlardı, sıkıştıra sıkıştıra. Çömleğin ağzına bez bağlayıp, ters çevirip kuma gömerlerdi, peynirin suya kuma akardı. Birkaç ay sonra yemeye hazır kışlık peynir. Tulum peyniri tadında bence daha güzel, keskin bir tat, hele hafif de küflü olursa. İç Anadolu da yaygın  peynir yapma yöntemidir çömlek peyniri.

Bu kadar anlattıktan sonra basit bir yağlı peynirli yemek tarifi şart oldu, tarifte biraz Konya yöntemi de var, Belkıs usulü. Çok yemeyin kilo yapar, söylemedi demeyin. Yufkacıdan pişmiş yufka alıyorsunuz, en sevdiğiniz tereyağından ve hangisini seviyorsanız tulum, sert Ezine koyun beyaz peynir, ya da olgunlaştırılmış yağlı herhangi bir peynir, o da olmadı taze kaşar. Yufkanın içine korkmayın bol miktarda tereyağı sürün, üzerine küçük parçalara bölünmüş peyniri ekleyin. Yufkayı muska şeklinde katlayın. Yufka çok fazla olmasın, iç malzemesini taşısın yeter, unutmayın yufka çiğ değil pişmiş olacak. Muska şekline gelmiş yufka el büyüklüğünde. Önceden ısıtılmış tavaya muska şekilli yufkayı koyuyoruz, tavanın ağzı açık, orta sıcaklıkta ısıtıyoruz, çabuk ısınır, yağ erimeye başlar ve yufkanın dışına taşar, çıtır çıtır kızaran yufka nar gibi olur, 2-3 dakika sonra çevirin yufkayı. Anlarsınız kıvamını, içindeki peynir de erimiştir, afiyet olsun, parmaklarınıza dikkat edin.

Devam edecek.