1 Eylül 2020 Salı

Kaman, Anılarım, Geçmişim, Bölüm 5


Kaman'da geçen çocukluk anılarıma başlamadan, Kaman hakkında bazı bilgiler vereceğim.

KAMAN NEREDE,
Orta Anadolu'nun ortasında bulunan Kaman, Kırşehir'in ilçelerinden biridir. Ankara'ya uzaklığı 130 km. Ankara Gölbaşı'ndan sonra Konya yolundan ayrılarak Kaman'a ulaşılıyor.

90. km de Köprüköy'de Kızılırmak üzerinden geçerken solda, Mimar Sinan'ın yaptığı "Çeşnigir" köprüsü bulunur. 110 m uzunluğunda 6m genişliğindeki bu taş köprü, çocukluğumda trafiğe açık ve taşıtlar tarafından kullanılırdı. Kapulukaya barajının yapılmasıyla kara yolu sular altında kaldı ve yol 200 m yana taşındı. Köprü de doğal olarak boşta kaldı. Çeşnigir köprüsü, Mimar Sinan'ın yaptığı bir eser olarak, tarihi taş köprüleri sevenler için harika bir manzara oluşturuyor. Köprünün adı niçin Çeşnigir, araştırdım bulamadım. Çeşnigir, darphanede çalışan, basılan altın ve gümüşlerin ayarını kontrol eden kişiye denirmiş, o zaman ki merkez bankası başkanı. Yalnızca köprüyü gezip görmek için bile gidilebilir Köprüköy'e.

Mevsim yaz ise köprünün hemen yanında kurulan köylü pazarından alışveriş yapabilirsiniz. Yöresel taze sebze, meyve satılıyor. Özellikle patlıcanı çok meşhur, patlıcan burada açık renkli ve lezzetli, yemek yapın, kurutun, turşu yapın. Balıkçı lokantalarından da tatlı su balığı yiyebilirsiniz.
Yol boyu Hirfanlı barajı levhalarını  göreceksiniz. Hirfanlı baraj gölü Kaman'ı çevrelemektedir.

KAMAN ARKEOLOJİ MÜZESİ VE JAPON BAHÇESİ
Kaman tarihi Hitit ve Frigya'ya kadar uzanıyor. Kaman arkeoloji müzesi Japonların sponsorluğunda yapılmış. Japonlar Kaman çevresinde üç höyükte(Kalehöyük, Büklükale ve Yassıhöyük) yaptıkları kazılarda buldukları eserleri bu müzede sergiliyor. Müzeyi de höyük şeklinde, Kalehöyük'ün yakınına yine Japonlar inşa ediyor ve sonrada müzeyi Turizm bakanlığına bağışlıyorlar.
Bu arada Yassıhöyük köyümüz Cemele'de dir.

Müzenin hemen yanına da 22 dönümlük Japon bahçesi yapıyorlar. Havuzları, balıkları, bitkileri ile tam Japon bahçesi. Japonya dışında bulunan en büyük Japon bahçelerinden biri.
Müze ve Japon bahçesi Kaman'ın hemen dışında Çağırkan köyünde yer almakta. Mutlaka ziyaret edilmeli, Ankara'dan günübirlik ziyaret edilebilir.

DÜNYANIN İLK RASATHANESİ
Günübirlik gezmeye gelirseniz, Kırşehir merkezde bulunan ve adı Kırşehir ile özdeşleşen Cacabey Camii'ni gezmeyi unutmayın.

Cacabey, 1200 ler de yaşamış Türk bilim adamı, kendi adına yapılan medrese/üniversitenin kurucu rektörü, eğitimi Türkçe yapıyor. Selçuklular zamanında medrese/üniversite olarak yapılan binada astronomi ve tıp eğitimleri verilmekte iken günümüzde cami olarak kullanılıyor.

1200 yıllarında gökyüzünü gözlemlemek, incelemek için özel bina, rasathane tasarlamak ve yapmak, müthiş bir şey. O yıllarda pozitif bilimlere ne kadar önem verildiğini gösteriyor. Rasathane bugün bile muhteşem bir yapı. Binayı inceleyince rasathane, gözlem evi olarak özel yapıldığı zaten anlaşılıyor. Dünyada yapılan ilk rasathane olarak da anılmaktadır.

KAMAN VE ADNAN MENDERES
1954 seçimlerinde Demokrat Parti Türkiye genelinde seçimi kazanmasına rağmen,  Kırşehir'de kaybediyor. Kırşehir'i rakibi CHP kazanıyor. Demokrat parti başkanı Başbakan Adnan Menderes bu işe çok kızıyor ve Kırşehir'i cezalandırıyor, ilçe yapıyor, Kaman'ı da Ankara'ya bağlıyor. Türk siyasi tarihinde bir ilk olan bu olay ile kendisine oy vermeyen il cezalandırılıyor. 1957 yılında Kırşehir tekrar il oluyor ve Kaman'da Kırşehir'e bağlanıyor.

KAMAN VE CEVİZ
Kırşehir ve çevresinde ceviz yaygın yetiştirilmekle birlikte özellikle Kaman 1980 ler sonrasında bu işe bütün kurumlarıyla önem vererek, tanıtım çalışmalarıyla, bir adım öne çıkmış ve adı cevizle özdeşleşmiştir. Ceviz dikilen alanlar genişlemiş ve her yıl ceviz festivali yapılmaya başlanmış.

Kaman cevizinin ünü öylesine artıyor ki, Kaman'da yetişmemiş diğer yöre cevizleri, hatta ithal cevizler bile Kaman cevizi olarak satılmaktadır.
Her yıl Ekim başında düzenli olarak ceviz festivali yapılmaktadır.

KAMAN CEVİZİ VE ECZACI DENİZ
Kaman cevizi ile Eczacı Deniz, ilk başta birbiriyle  ilgisi yokmuş gibi gözükebilir, gerçekte ise hem cevizle hem de benimle direk ilgilidir Eczacı Deniz.
Deniz İkizoğlu namı diğer Eczacı Deniz, çocukluk arkadaşım. Kaman'da aynı mahallede oturduk, aynı yaştaydık, 1960 ların sonu 70 lerin başı, ilkokulu aynı sınıflarda okuduk. Kaman'da yaşadığım süre boyunca tam bir kankaydık. Bütün günümüz birlikte geçerdi. Birlikte okula gider, birlikte oyun oynar, birlikte kavga eder, birlikte sevinir, birlikte üzülürdük, birlikte komşuların ağaçlarından meyve çalar, ağaçlardan inmezdik gün boyu. Deniz daha sakin ve mantıklıydı bana göre.

3. sınıfa başladığımızda öğretmenimiz değişmiş Rafet öğretmenin yerine bir kadın öğretmen gelmişti. Okulun ilk günü henüz 1. ya da 2. ders, öğretmen soru sordu ben ve birkaç çocuk parmak kaldırdık hemen, öğretmen parmak kaldıranları uyardı, kollar havaya kalkmayacak, dirseğinizi sıraya koyup öyle parmak kaldıracaksınız. Soruyu bilmek, çalışkan olmak önemli değil benim için, önemli olan disiplin ve kurallara uyum. Nasıl bir öğretmen böyle. Uygulamalı olarak anlattı, gösterdi, artık böyle yapacaksınız dedi, tamam mı tamam.

Aradan on dakika geçti tekrar bir soru sordu, kuralı unutup heyecanla parmağımı kaldırdım hemen, çalışkan öğrenciydim ne de olsa. Öğretmen öfkeyle baktı, çok sinirlenmişti, bana attığı tebeşir vızıldayarak kulağımın yanından geçti. Neymiş efendim kollar havaya kalkmayacakmış parmak kaldırırken, daha önce uyarmış. Ne yapayım unutmuştum kuralı, hemen tebeşir mi atmak gerekiyordu. Çok kötü olmuştum, o güne kadar öğretmenim bırakın bana vurmayı, kızmamıştı bile. Sadece tembel öğrencilere kızılır, dövülürdü.

Konuyu Deniz'le konuştuk, artık bu sınıfta kalamazdık, ilk teneffüste çantaları toplayıp kaçtık okuldan Deniz'le birlikte, terk ettik okulu. Öğretmen yalnızca bana kızmıştı ama olsun biz kankaydık. Aynı okulda gidecek başka sınıfta yoktu. Biz de okul değiştirecektik. Komşumuzun kızı Havva öğretmen Işık ilkokulunda öğretmendi, oraya gidebilirdik. Kararı vermiştik. Işık ilkokulu, evlerimize biraz uzaktı, Kaman'ın hemen sonunda, hapishanenin karşısında, Hirfanlı baraj yolu üzerindeydi, arkasında hastane vardı.

Eve gelince konuyu bizimkilere açtım, anlattım, artık bu okula gitmek istemediğimi söyledim, nedense hiç kızmadılar, anlayışla karşıladılar. Deniz'de ben de bir daha Devrim ilkokuluna gitmedik. Işık ilkokulu, çoğunlukla gelir seviyesi daha düşük ailelerin çocuklarının geldiği ilkokuldu. Sınıfımız  çok kalabalıktı, 70 öğrencili bir sınıf. Devrim ilkokulu ise merkezde ve memur, esnaf çocukları giderdi. Deniz' lerin de bakkalı vardı.

İlkokul 5.sınıfta biz Ankara'ya taşındık. Deniz ile ayrıldık. Bir kaç mektup yazdık birbirimize ilk zamanlar, sonra o da kesildi, koptuk birbirimizden.
Kaman ile hiç bir bağımız yoktu, arada köye gidiyorduk ama Kaman'dan geçmiyordu yol. Aradan yıllar geçti, kopmuştuk Deniz'le birbirimizden.

40 yıl sonra kuzen Mustafa, Deniz'den bahsetti, tanıyorlardı birbirlerini, nedenini anlatacağım ilerleyen bölümlerde. Deniz Eczacı olmuş ve Kaman'da eczane açmış, ceviz işi ile de ilgileniyormuş. Işık çaktı bende, tekrar görüşebilirdik. Geçmiş, fena halde kendine çekmişti beni. Mutlaka bulmalıydım Deniz'i.

Kısa süre sonra köye gitmem gerekti, ya cenaze ya da düğün vardı mutlaka. Başka türlü gidemiyordum köye mecbur kalmadıkça. Dönüşümü Kaman üzerinden yaptım, yalnızdım, kimseye bağlı değildim, rahatça uğrayabilirdim Deniz'e. Aradan 40 yıldan fazla geçmiş birbirimizi görmeyeli. Ayrıldığımızda ergenliğe bile girmemiştik, 10 yaşında çocuktuk, yüz ifadelerimiz, mimiklerimiz, fiziki görüntümüz değişmiş, bambaşka birileri olmuştuk. Tanıyabilecek miydik birbirimizi. Deniz'in uzun boylu olacağını tahmin ediyordum, çocukken de uzundu. Saçı var mıydı? Nasıl biriydi?

Kaman çarşıda ilk karşılaştığım adama sordum, Eczanenin ismini bilmiyorum ama sahibi Deniz, eczanesi nerede biliyor musun? eliyle gösterdi, eczacı Deniz'i herkes bilir abi dedi. Hatırladım gösterdiği yeri,  babasının eski bakkal dükkanını eczane yapmış, ismi de "Akdeniz Eczanesi".

Girdim içeri iki çalışan ve patron masasında oturan bir hanımefendi var. Yaklaştım masaya Deniz Bey'le görüşmek istiyorum dedim. Kendimi özellikle tanıtmadım, sürpriz yapmak istedim, onlarda alışkın bu duruma çünkü Deniz'den ceviz fidanı almaya Türkiye'nin her yerinden çok gelen olurmuş, beni de fidan almaya gelenlerden zannetmiş. Telefon etti, seni görmek istiyorlar dedi, sormadı Deniz'de kim olduğunu, 10 dakikaya geliyorum, beklesin dedi. Deniz'in eşi misiniz diye sordum, evet eşiymiş.  Oturdum bekledim.

Biraz sonra Deniz geldi, tahmin ettiğim gibi boy 1.90 , yüz ifadesi çocukluğu ile çok benzer ama dışarıda görsem tanır mıyım? Emin değilim. Merhaba dedi, tokalaştık, fidan almaya gelenlerden olduğumu düşünüyordu, ilk görüşte tanıyamamıştı beni. Yüzüne baktım, tanıdın mı beni? Tekrar baktı ve hiç düşünmeden Erdal dedi. 40 yıl sonra hiç ipucu olmadan tanıdı beni. Sarıldık, öpüştük, hasret giderdik. Nasıl tanıdın beni? Gözlerinden, hiç değişmemiş dedi. Hemen ceviz ikram etti, çay söyledi. Bir süre sohbet ettik. Bırakmam seni eve gidelim? Karnın açtır, yemek yiyelim. Çok kalamam, geç olmadan gitmem gerekiyor. Sonra gelir, uzun kalırım, bırakmam artık. 10 dakika  Kaman'ı gezdir bana yeter, nostalji olarak. Büyüdüğüm evi gördüm, Deniz büyüdüğü baba evinin bahçesini ceviz fidanlığı yapmış, yeni evini gösterdi. Bahçesinden can eriği topladı, eve götürmem için bir poşet verdi. Erik pazarda olmayan, papaz, şahane lezzeti var, kütür kütür.

Kaman'ı gezerken anlattı biraz, eczacı olduktan sonra, aynı zamanda kendini cevize adamış, ceviz tanıtımı, yetiştiriciliği, eğitimi gibi  işlerle uğraşmış, ceviz derneği başkanlığı gibi sosyal tanıtımlar yapmış, çok aktif. Ceviz ve ceviz fidanı yetiştiriyor. Ceviz ve Kaman denilince ilk akla gelen isimlerden. İnternet de arayın, hemen bulacaksınız. Sitesinde cevizle ilgili her bilgiye ulaşabilirsiniz.
Deniz evli, Kaman'da  yaşıyor, iki oğlu var, üniversiteyi bitirmişler, İstanbul'da çalışıyorlar. Annesi hayatta, Ankara'da yaşıyor.

Çocukluk arkadaşlığı hepsinden farklı, yalnızca ortak geçmişimiz bizi birbirimize bağlayan, sanki hiç ayrılmamıştık, çok sevinmiştik. Sıkça görüşüyoruz artık sevgili arkadaşımla.

ABİM  YURDAL VE KARDEŞİM SEVAL
Abim, benim ve  kardeşim, arasında dörder yaş var. Ben 1.sınıfta sıkıntılı günler yaşarken, abim 5. sınıfta. Babam, abimin yatılı okulda okumasını çok istiyordu, yatılı okula sınavla girilir, yatılı okula giden çocuklar ilerde başarılı olur ve iyi yerlere gelir anlayışı vardı. Abim yatılı okul sınavını kazansın diye bir dönem, Hirfanlı Baraj lojmanları ilkokulunda okudu.

Hirfanlı Barajı, Kaman'a 20 km. En büyük Amcam, Cemalettin, baraj işletmesinde şoför olarak çalışıyor, lojmanda oturuyor. Lojman ilkokulunda da 5. sınıf öğretmeni Ali Çavuş, babamın arkadaşı ve bizim köylü, hemşehri. Süper öğretmen, okuttuğu öğrenciler çok başarılı, hep iyi yerleri kazanıyorlar. Abim de bu nedenle, ilkokulun son dönemi, baraj lojmanlarında, amcamın yanında kalacak ve Ali Hocada okuyacak, sınava hazırlanacak. İyi cesaret, ev küçük, 6 çocuğu var amcamın, abimle birlikte 7. O zamanlar böyle şeyler sorun olmazdı, herkes her yerde yatar, bir odada 5 kişinin yatması ya da bir yatakta 2 kişinin yatması doğaldı.

Abim evden ayrılıyor, doğru Hirfanlı'ya, amcamın yanına. Gidiş o gidiş. Beklenen sonuç, yatılı okulu kazanıyor. Önce Konya, Ereğli sonra Ankara. Ortaokul, lise hep yatılı okullara devam ediyor, evden uzakta. Yalnızca yazları, kısa bir süre gelirdi abim. O yüzden ortak çocukluk anılarımız az. Yazları geldiğinde de futbol oynardı hep. Varsa yoksa futbol. Fizik olarak hep inceydi. Zayıf ama iyi top oynuyor derlerdi.

Oturduğumuz ev 2 katlıydı, biz üst kattaydık. Eve tahta merdivenlerle çıkılırdı. Merdivenlerin korkulukları yoktu. Seval işte o merdivenlerden düştü, 2-3 yaşındaydı, çenesi yarıldı. Epey çekti hatırladığım, uzun sürdü iyileşmesi. Seval düştüğü gün babam marangoz getirip korkulukları yaptırdı. Annem çok kızdı babama, o kadar söyledim neden önceden yaptırmadın korkulukları diye. Testi kırıldıktan sonra.

Babam,rahmetli, kağıt oynamayı çok severdi, öğretmenler lokalinden hiç çıkmazdı. Öyle ki akşam yemeğine bile gelmeyi unuturdu sık sık. Abim çağırmaya giderdi, baba yemek hazır eve gel. Bazen gelir bazen gelmezdi. Abim yatılı okula gittikten sonra çağırma işi bana düştü. O kadar çok gittim ki babamı çağırmaya. Bazen oyun masası üzerinde paralar da görürdüm.

Babam, beden eğitimi öğretmeni olmanın hakkını verirdi. Dersleri çok disiplinliydi. 19 Mayıs gösterilerine hazırlardı öğrencileri, bütün Kaman gelirdi o gösterileri seyretmeye. Spor hareketleri, jimnastik, kule, yarışmalar. Keyifle izlerdik. Çok havalıydı babam, gurur duyardık onunla.
Diğer zamanlarda voleybol, masa tenisi, halk oyunları, her sporu bilir, hakkını vererek yapar, yaptırırdı. İşini çok severdi.

HİRFANLI BARAJI.
Hirfanlı baraj gölü bizim denizimiz, tatil köyümüzdü. Plajı vardı. Amcamlara gider 1 hafta kalırdım, abimle. Plaj lojman arası 2-3 km. Sabah yanımıza biraz azık koyarlar, doğru plaja, abim, ben ve kuzen Hazım. Akşama kadar güneşin altında, çevrede ağaç ya da gölge yapacak bir şey yok.

Gölge yoktu ama olsaydı da fark etmezdi, sağlıklı olmak için illaki güneş de kalınacak, yanılacak, kural böyleydi. Sağlıklı olmanın ölçüsü güneşte yanmış simsiyah bir tene sahip olmaktı.

1. gün; bütün vücudum kıpkırmızı olurdu, güneşin altında kalmaktan.
2. gün; güneşte yanmaya devam, tenim öyle bir hale gelirdi ki hiç dokunamazdım. Çok acırdı her yerim, en çok da omuzlarım, resmen yanık. Yemek bile yiyemez, hiç bir şeyden keyif almazdım. Yoğurt sürerlerdi omuzlarıma, acısını alsın diye, bir kaç dakika iyi gelir, sonra yine acırdı. Uyuyamazdım acıdan. 
3. gün; güneşte yanmaya devam, omuzum su toplardı, diğer bölgeler kırmızıdan koyu kırmızıya döner.  Şiddetli acı devam eder.
4. gün; acılar azalır, derim soyulmaya başlar.
5. gün; su toplayan yerler iyileşmeye başlar.
6.gün; acı biter, kararıp, esmerleşir tenim. Keyif almaya başlardım artık suya girmekten.
7.gün; tatil bitti eve dönüş.

Evdekiler ne güzel yanmışsın, kışın nezle olmazsın derlerdi. Bu bronzlaşma değildi, adı üzerinde yanma. Şifa olsun diye yanarak acı çekerdik. Ah bu büyükler, çok yaktılar bizi. Şimdi olsa hastanelik olurduk. Rahmetli Ayhan Işık'ında güneşlenirken, güneş çarpması nedeniyle öldüğünü hatırlayınca ürperdim,  tüylerim diken diken oldu.

Plajda başka çocuklar da olurdu. Lojmanda oturanlar yüzmeyi bilirdi, bizim gibi dışarıdan gelenler yüzme bilmezdi. Yanında büyükler olmadığı halde, yüzme bilmeden dibi çamur, baraj gölüne  girmek, ebeveynler nasıl izin veriyorlardı buna, cahil cesareti, delilik. Neyse ki boğulmadık.

Lojmanlar çok güzeldi, tek katlı bahçeli, kümesi, sebze bahçesi, meyve ağaçları,her şeyleri vardı. Mutfakta İngiliz malı buzdolabı ve ocak vardı. Ocak elektrikle çalışırdı, hiç elektrikli ocak görmemiştim daha önce, hayret ederdim ocağın elektrikli olmasına.

Bazen oltayla balık tutmaya beni de yanlarında götürürlerdi. Küçük balık tutulurdu çoğunlukla, bazen de sazan gelirdi oltaya, yarım, bir kiloluk. Yengem fırında, domates biberle birlikte pişirirdi balıkları. Sazan kılçıklı ve lezzetsiz olur derler ama kılçık falan hatırlamıyorum, çok da lezzetliydi.

KUZU
Köyden, ebem(babaanne) kuzu göndermişti biz çocuklara, çok sevinmiştim, evimiz uygundu, bahçede yayılır, akşamda kömürlükte kalırdı. O kadar alışmıştı ki bana köpek gibi hep arkamdan gelirdi, ben nereye kuzu oraya. bir kaç ay baktım kuzuya, çok seviyordum onu, alışmıştık birbirimize, Seval hatırlar mı bilmiyorum. Barajdan dönünce kuzuyu bulamadım. Sordum kesmişler, çok üzülmüştüm.

Yazacak daha çok şey var, sonraki yazımda anlatacağım.