18 Ağustos 2020 Salı

Köy ve Kaman Anılarım, Geçmişim, Bölüm 4


5 YAŞ KÖY ANILARIM

5 yaşıma kadar köyde/Cemele'de yaşadık, bu 5 yıl beynime öyle bir kazınmış ki, çok şey hatırlıyorum o yıllardan. Belki de geleceğim burada şekillendi.

Köyde elektrik yok, gaz lambası kullanılıyor. Evlerde su da yok. En yakın çeşmeden testi ile getirirdi anneler, genç kızlar. Büyüklerin el, yüz yıkama suyunu biz dökerdik ibrik ya da testiden. Banyo olarak odanın bir köşesi kullanılır. Tuvalet evin dışında. Elektrik ve suyun olmamasının olumsuz yanlarını yaşım gereği yaşamadım hiç.  Pilli radyosu olan nadir evlerden biriydi bizimki.

Bahçemizde "soku" denilen büyük bir oyma taş var. Soku, her evde bulunan, sarımsak, ceviz vb ezdiğimiz dibeğin taştan yapılmış dev halidir. Çeşmede yıkanmış, kazanda haşlanmış, yarı kurutulmuş ve ayıklanmış buğday tahta tokmaklarla sokuda dövülürdü. Bir süre dövülünce buğday kabuğundan ayrılıyor.
Buğday tanesine göre çok hafif olan kabuk savrularak  uzaklaştırılır. Tokmaklar ahşap olsa da, ağır, dövme işini ancak büyükler yapabilir. Genellikle 3 erkek ahenk içinde sırayla tokmağı vururdu.  Kabuğundan ayrılan buğday, özel bir makine de kırılarak bulgur yapılırdı. Bulgur makinesi elle çevrilerek çalıştırılırdı. Bütün mahalle ortak kullanırdı sokuyu.

Şimdi bulgur fabrikalarında çok basit olan bulgur yapma işi çocukluğumda çok zahmetliydi. Eski yöntemle yapılan bulgur bulursanız hiç kaçırmayın alın, çok lezzetlidir, farkı anlayınca müdavimi olacak, fabrikasyon bulgurdan uzaklaşacaksınız.
Köyde bulgur tüketimi çok, çoğu yemekte kullanılır, neredeyse her gün pilavı yapılırdı. Çocuklar hiç sevmezdi pilavı. Pirinç pilavına bayılırdık ama az yapılırdı. Oysa şimdi bulgur pilavı en sevdiğim yemeklerin başında gelir. İstenirse, bulgur pilavı çok çeşitli yapılabilir, her yemeğe uyar. Sadesi, domates biberlisi, etlisi, tavuklusu, hele kabaklısına bayılırım.

Soku, kullanılmadığı zaman bizim oyuncağımız, oyun alanımızdı, üstüne çıkar, içine girer, oyunlar oynardık. Bir keresinde soku da oynarken, gözlerim sulanmış, ağzım burnum yanmıştı, ağlamaktan bir hal olmuş, çok kötü hissetmiştim, meğer oyun öncesinde acı biber dövülmüş.

Yemek alışkanlıklarım, köyde yaşadığım yıllarda oluştu. Aynı yemekleri bu yaşımda bile çok seviyorum. Yazları annemin köyüne gittiğimiz için oradan da etkilendim.

Cemele'nin soğan böreği bugün bile burnumda tütüyor. Cemele'ye bir şekilde yolu düşen ya da bağlantısı olan herkesin en sevdiği yiyeceklerin başında gelir börek. Yöresel milli yemek.

BÖREK, SOĞAN BÖREĞİ

Börek, yufkadan yapılan basit bir yemek. En güzel lezzetler basit yemeklerden olurmuş ya, bu da öyle. Cemele en güzel yufka açılan yerlerden. İncecik kocaman yufkalar. Şimdiki yufkacılardan bile güzel açarlardı çünkü bu, kadınların temel görevlerinden biriydi. Tahmin ediyorum eskiden yufka açamayan kızlar evde kalırdı. Yerde oturarak, ekmek tahtasının üzerinde, oklavayı da tahtanın üzerine vurarak, melodili seslerle açarlardı yufkayı. Sanattı yufka açmak.

Yılda iki üç kez tandır yakılır, yufka ekmek için börek ancak o zamanlar yapılırdı. Lise yıllarımda köye gittiğimde kim tandır yakıyor, kim ekmek yapıyor, kokusunu izleye izleye bulurdum.
Uzaklardan bile gelirdi yufka ekmeğin pişme kokusu. Tanıyayım ya da tanımayayım  çekinmezdim, girerdim yanlarına, tandırlığa, börek isterdim, onlar da memnun olurlar, varsa yapar verirlerdi. Tanımıyorlarsa, kimlerdensin diye sorarlardı, öğrenince de anne ve babam ile geçen anılarını anlatır, selam söylerlerdi. Normal börek yoksa, peynirli ya da yumurtalı börek teklif ederlerdi. Onlar da güzeldi ama ille de soğanlı.

Bu kadar reklam yeter değil mi, eminim ağzınız sulanmıştır, yapan olsa da yesek. Annem her yaz bir kez yapmaya çalışırdı, sırf bu nedenle tandır yerine, tüpgaz ile ısıtılan sac almışlardı, babam da pişirirdi. Artık zor.

Malzemeler; bol kuru soğan, yaz domatesi, cemele biberi, maydanoz, yağ, varsa kıyma iyi gider, yoksa da önemli değil. Tencerede melemen gibi pişecek malzemeler, sonra soğumaya bırakılacak,  hafif sulu olacak. Yufkayı daire gibi düşünün, açılmış yufka tahta üzerine serilecek, yarısına bu malzemeden koyup ince bir tabaka halinde yayacaksınız, sonra diğer yarıyı bunun üzerine katlayacaksınız. Yarım daire kalacak elimizde, dökülmesin diye elinizle kenarlarına bastırıp ezerek yapıştıracaksınız. Oklavanın üzerine katlayıp, doğru sacın üzerine, önce bir yüzünü sonra öbür yüzünü pişirip, sıcak sıcak yiyeceksiniz. Dayanamaz öyle çok yerdim ki karnım ağrırdı.
Bu bildiğimiz gözleme diyeceksiniz, hayır değil, ilgisi yok. Gözlemeyi çoğunlukla sevmem ve yemem, sonuçta yağlı ekmek.

Annemin köyü Ürgüp/Başköy'ün milli yemeği de çömlekte kuru fasulyedir.

ÇÖMLEKTE KURU FASULYE

Aslında her iki köyde de tandır mutfağın temelidir. Bir köyde tandırın üstü, öbüründe tandırın içi. Ürgüp'te ekmek tandırın iç duvarlarına yapıştırılarak pişirilir, artan ateşte de çömlek içinde yemekler pişirilirdi. En sevdiğim çömlekte kuru fasulye, çömlekte yaprak sarmasına da bayılırdım.

Özellikle sevdiğim kuru fasulye, et de kullanılmazdı. Et, kurban kesildikten sonra kavurma yapılır, uzun süre kullanılırdı. Kemikler biraz etli bırakılır kurutulmak için asılırdı, nasıl yaparlardı bilmiyorum, hiç bozulmazdı o et, önemli misafirler için ya da özel günlerde eser miktarda kullanılırdı. Kurban haricinde et olmazdı.
İşte o etsiz çömlek kuru fasulyesi, yemede yanında yat, kıvamı, görüntüsü, lezzeti harikaydı. Bugün bile Ürgüp'te rastlarsam gerçek çömlek fasulyesine dayanamıyorum, tabak tabak yiyorum.

SULTAN SOFRASI

Ürgüp'te yöresel yemekler yapan küçük bir işletme var, "Sultan Sofrası" yolunuz düşerse uğrayın mutlaka.  Ürgüp, dizi filmlerin çokça çekildiği doğal film platosu. Dizilerde oynayan sanatçıların yemek ve sohbet için sıkça uğradığı yerdir Sultan Sofrası,  gittiğim zamanlarda dizi oyuncularıyla karşılaşıyorum. Hem nefis yöresel yemekler hem de diziler ilginizi çekiyorsa, uğrayın, sanatçıları doğal hallerinde görebileceksiniz. Bu arada sahibesi Sultan Hanım kuzenimdir.

Ayrıca düğün yemeklerini unutamıyorum, aynı lezzeti bulamıyorum artık. Bamya, sulu köfte, biber dolması unutamadığım yemeklerden.

BLOG PROFİL FOTOĞRAFI

Blog profilinde  kullandığım resim benim bulabildiğim ilk fotoğrafım. 1 yaş civarında olmalıyım, abim 5 yaşında, henüz kardeşim doğmamış, evimizde çekildi bu fotoğraf tahmin ediyorum. Dikkatli bakınca fark ettim, benim resimde oturduğum tabure şu an evimizde halen en sık kullandığımız taburemiz, o günlerden kalan tek mobilya. Çöpe atılmaktan son anda kurtarıp, bakım tamir yaptırdım. Keyifle kullanıyoruz, çok şık, gerçek ceviz. Saman pazarında tamir ettirmiştim, tamirci; abi müşteri var satar mısın demişti. Geçmişten kalan tek eşya, satılır mı hiç.

Fotoğraf için özel hazırlanmışız hepimiz, en güzel kıyafetler. Etek giydirmiş bana annem. Sordum anneme niçin etek giydirdin diye. O zaman bebeklere ayırım yapılmaksızın etek giydirilirmiş, daha güzel olurmuş, o zaman öyleymiş. İlginç.

KAMAN

5 yaşıma geldiğimde Kaman'a taşındık. Kaman Kırşehir'in ilçesi, köye 40 km uzaklıkta. Babam ilkokul öğretmeni olmasına rağmen fark derslerini verip Kaman Lisesine  beden eğitimi öğretmeni olarak atanıyor. Lise öğretmenleri çok havalı o zaman.

Kaman İç Anadolu'da olmasına rağmen yeşillikler içinde bir ilçe. 1700'lerde yaşamış halk ozanı "Dadaloğlu"nun şiirinde de "al yeşil bahçeli Kaman görünür" olarak bahsi geçmektedir. Evler bahçe içinde bir, iki katlı. Her evin bahçesinde mutlaka bir kaç ceviz ağacı olur. Devasa ceviz ağaçları. Her evde bol ceviz bulunur, misafire ikram edilir kabuklu ceviz. Kışın odun olarak kullanılır ceviz ağacı, o kadar çok.  Günümüzde Kaman cevizi ekonomik olarak daha değerli. Geçim kaynağı. Festivali bile yapılıyor.

Köyde hatırladığım son 5 yaş anım; boğazımın kabakulak gibi şişmesidir, şişman insanların gıdıkları gibi büyüyüp şişti.. Kocaman bir şiş ama kabakulak değil, sürekli ateşim çıkıyor, çok kötü hatırlıyorum o günleri. Annemin ısrarlarına rağmen babam doktora götürmüyor beni. En sonunda Kaman'a taşınınca mecbur kalıp gidiyoruz, yalnızca bir doktor var Kaman'da her işe bakıyor, iltihap kapmış diyor doktor. Sağlık memuru ameliyatımı yapıyor, canlı canlı. Her şeyi çok net hatırlıyorum. Elindeki keskin ameliyat bıçağıyla boğazımı keserek iltihabı akıtıyor. Uyuşturma, bayıltma yok. Öyle çok iltihap aktı ki. Sonra boğazımı sardı. Evde çok uzun süre yattığımı hatırlıyorum, belki 1 ay belki daha fazla. Her gün pansuman yapılırdı, kara merhem sürüp tekrar sarardı annem babam. Kabus gibi ama gerçek. Boğazımda kesilen yerin bugün bile izi var, geçmedi. Kaman'a taşınmamız beni ölümden ya da sakat kalmaktan kurtardı belki de.

Bizim evin kocaman bahçesinde, ceviz, kayısı, armut, dut, erik ağaçları vardı. Ağaçlarla kimse ilgilenmezdi. Kiracıydık ama bahçedeki ağaçlardan da faydalanıyorduk. 11 yaşına kadar yaşadım Kaman'da. Ağaçların üzerinde meyve yiyerek geçti çocukluğum. Çok keyifli bir çocukluk geçirdim Kaman'da.

İLKOKUL

Önlüğümü giydirip babam beni okula götürdü, öğretmene teslim etti. Rafet öğretmen, ilk öğretmenim. Okulun o zaman ismi Devrim ilkokulu,  1980 den sonra ismini değiştirdiler. Devrim diye okul ismi olur mu hiç. Devrim sözünden hiç haz edilmezdi 80'lerde.

Birinci sınıfta çok sıkıldığımı hatırlıyorum. Okul tam gün. Öğlen eve gider, yemeği yiyip geri dönerdik okula. Cumartesi yarım gündü okul. En sevdiğim gündü Cumartesi. Öğleden sonra doğru sinemaya koşardık, gündüz matinasına, genellikle Türk filmleri; Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney vb, ve İtalyan kovboy filmleri, İtalyan komedileri, yavru ile katip. Kahramanları alkışlardık sinemada.

Sınıfta sıkıntıdan patlıyordum, heceleri ezberlerken ruhum sıkılmıştı. Okumayı sökememiştim, nedense beceremiyordum. Çok zorlandım, okumayı geç öğrendim. İkinci sınıfa başladığımda okumayı unuttuğumu hatırlıyorum, tekrar öğrenmiştim okumayı ikinci sınıfta.

Oğlum Mehmet Ali'de sökememişti okumayı, aynı durumu ben de yaşadığım için destek oldum, hece yerine harflerle öğretmeyi denedim, hemen söktü okumayı. Aynı zorluğu yaşamadı.

İLKOKUL 1. SINIF

İlkokul birinci sınıf, hiç sevmedim okulu, belki okumayı sökemediğim için dersler kabus gibiydi. Çok sıkıcıydı. Resim dersinde öğretmen pencere resmi yapmamızı istedi, bön bön baktım tabii. Benim defterime pencere çizdi Rafet öğretmen, hayran olmuştum, mucize gibiydi, gerçekten pencereye benziyordu. Başka da bir şey hatırlamıyorum derslerle ilgili.

Okul müdürü, ineği olan fakir bir kadınla anlaşmıştı. Kadın, okulun bahçesine kazanını getirir, ocak yapar, kazanın içine sütü doldurup kaynatırdı. Biz de sırayla bardak bardak sıcak taze süt içerdik. Çok severdim sütü, içmeyenlerin yerine de içerdim. Ay sonunda da bizden çok küçük miktar para toplanırdı. Çocuklarım da benim gibi çok seviyorlar sütü, bebekliklerinden beri bayılarak içiyorlar.

Hatırladığım bir diğer anım da, okuldan bize verdikleri Amerikan yardımı; un, margarin ve süt tozuy. Bunların Amerikan malı olduğunu biliyorduk, kutularının üzerinde de yazıyordu. Her gün sırayla bir öğrenciye bu malzemelerden verilir,  annesi evde pişirir ve sonraki gün sınıfta birlikte yerdik. Genellikle çörek ve hamur kızartması yapılırdı. Bayılırdık gelenlere, her gün ziyafet, oh ne güzel.
Annem kek yapmıştı verilenlerle. Keki çok az kadın bilip, yapabiliyordu o yıllarda, becerikli kadındı annem, yeniliklere açıktı. Özellikle unu çok beğendiğini hatırlıyorum annemin, beyaz ve has un. Bizim unlar esmerdi. Günümüzün tam tersi yiyecekler.
Geçenlerde haberlerde okudum, Elazığ'da bir okulun çatı tamiri sırasında, tenekeler içinde Amerikan yardımı margarinleri buluyorlar. 50 yıl kalmış çatı arasında öylece, bozulmadan. Ne yaptılar bilmiyorum. Umarım dağıtmamışlardır insanlara.

Margarinin icat edildiği ve kullanılmaya başladığı yıllar, hep margarin kullanılırdı, tencereler de alüminyumdan yapılma. Zeytinyağı hiç bilmezdik. Yağda 3 seçenek vardı, margarin, tereyağı ve kuyruk yağı. Genç neslin tercihi margarindi, hafif, lezzetli, sağlıklı ve ucuz. Salataya bile ayçiçek yağı dökülürdü, markası da Salat'dı hatırlıyorum. Reçeli henüz tanımıştık. Kahvaltıda margarin, reçel ve patates kızartması yerdim en çok. Çok fazla margarin yerdik, hem yemeklerde hem ekmeğin üzerine sürerdik, reçeli çok severdik. Margarin ve şeker zararlı değildi o yıllarda. Yemeklerde Vita, kahvaltıda Sana markalı margarin kullanılırdı. Şimdi içinde margarin olan bir şey yersek öleceğimizi düşünüyoruz, o kadar zararlı, zehir. Geçmişte 20-30 yıl boyunca margarini biz yemedik sanki. Geçmişi çabuk unuttuk.

Yiyecek konusunda, bizim kuşak kobay olarak kullanıldı ve kullanılmaya da devam ediyoruz. Bu sene bu yiyecekler faydalı şunlar zehir, seneye liste değişiyor.
Yumurtayı çok severim, Kaman'da gittiğimiz 1 Mayıs pikniğinde yumurta yeme yarışması yapılmıştı çocuklar arasında, açık ara birinci olmuştum, kendimden yaşça büyük çocukları bile geçmiştim. 6 yumurtadan sonra elimden aldılar yumurtaları, bana bir şey olur diye korktular, yoksa devam edecektim yemeye.
Yumurtayı o kadar seven ben, 30'lu yaşlarımda utanarak gizli saklı yiyordum yumurtayı, çok zararlıymış, hatta zehirmiş,kolestrolüm hafif yüksekti, yersem ölürmüşüm. 40'lı yaşlarımda yumurta en faydalı yiyecek oldu, çokça yumurta yememiz gerekiyordu, kolestorele bir etkisi yoktu. Yazık bize. Tam kobay olmuştuk.

Tavuğun, dana etinden daha pahalı olduğunu hatırlıyorum. Temizlenmiş, parçalanmış tavuk bilmezdik. Tavuk canlı alınırdı, kesilir, tüyleri yolunur, içi temizlenir öyle pişirilirdi, epey zahmetliydi. Çok özel misafirlere yapılırdı pilav üstü tavuk ya da hindi. Çok severdik tavuğu, bayılırdık. Almanya'dan izne gelen tanıdıklar anlatırdı, biz her gün tavuk yiyoruz, çok ucuz Almanya'da, derlerdi, nasıl olabilir öyle bir şey, Allah Allah, anlayamazdık bir türlü.

İLKOKUL 2. SINIF

Okuma yazmayı tekrar öğrendikten  sonra açılıyorum, okul başarım günden güne yükseliyor, matematikte daha başarılıyım, öğretmen beni çok seviyor, öğretmen çocuğu olmam zaten avantaj.
Bu sınıfa dair daha çok şey hatırlıyorum, okulu sevmeye başlıyorum. Arkadaşlarımı, oyunlarımızı hatırlıyorum.
Aşıdan hiç korkmazdım. Yılda bir kaç kez aşı olurduk, tek kullanımlık şırınga yoktu. Şırınga tekrar kullanılacağı zaman  kaynatılırdı. Aşıcılar, kocaman bir şırıngayı ilaçla doldururlar, bitinceye kadar hepimizin koluna birazcık sıkarlardı. Belki 10 çocuk aynı iğne ile aşı olurdu, şırıngaya yeni ilaç çekilir, sonraki 10 çocuk aşılanırdı aynı iğneyle. Aynı iğneyi kullanmaktan birbirimize hastalık bulaştırır mıydık, belki.

Verem savaş haftası olurdu. Veremden çok korkulurdu. Okulun her yerine verem ile ilgili posterler asılıydı.
İstanbul'da kolera salgını vardı. Sağlık memuru babamın arkadaşıydı. Bize kolera aşısı yapmıştı kıyak olarak.
Kaymakamın oğlu da bizim sınıftaydı, arkadaşımızdı, 1 yıl kaldı sonra gittiler. Bir gün derste, seyyar satıcıları anlatıyordu öğretmen, bizden de örnek istedi,  simitçi, dondurmacı, macuncu, helvacı, hıyarcı, mısırcı, pamuk şekerci, vb saydık. Kaymakamın oğlu köfteci dedi. Çoğumuz anlamadık seyyar köfteci ne demekti? Bizim bildiğimiz köfte bulgurla yapılır, sulu yemektir. Sordum öğretmene, anlattı ızgara köfteyi, yine de tam anlamamıştım. Çok yer görmenin avantajını fark ettim. Kaman dışında başka bir yer görmemiştim, ızgaranın ne olduğunu bilmiyordum. Mangal henüz icat edilmemişti yaşadığım çevrede. Biftek benzeri etler iyice bıçakla çizilir sonra da sobanın üzerinde pişirilirdi, ona da cız bız derdik. Kurbandan kurbana yapılırdı. Kurbanlar kışa denk gelmiş o yıllarda demek ki.

Buzdolabı olmayınca et ve süt gibi ürünler uzun süre dışarıda bekletilemezdi. 2. Sınıfta ilk buzdolabını almıştık, Arçelik. Alındığı günü hatırlıyorum çünkü o gün öğle arası zannedip, son derse katılmadan eve gelmiştim, annem niye erken geldin deyince fark ettim erken geldiğimi. Yeni alınan  buzdolabı eve taşınıyordu.

2. sınıftan itibaren daha büyümüş hissediyordum, çevreme duyarlı, meraklı, arkadaşlığı öğrenen, okumaya meraklı bir çocuk olma yolunda ilerliyordum.