13 Haziran 2020 Cumartesi
Adrasan
EKİM 2017
Adrasan, sessiz, sakin, huzurlu bir tatil isteyenler için ideal. Hareketli tatil isteyenler sıkılabilir. İki günden bir haftaya değişen sürelerle, çocuklarla ya da yalnız, defalarca ziyaret ettik. Son yıllarda daha çok iki üç gün süreli kısa tatillerimizde tercih ediyoruz.
NEREDE
Antalya'nın 90 km batısında, Kemer'e 45 km uzaklıkta. Kumluca ilçesi sınırları içerisinde ve 25 km uzakta olup, Çavuşköy'ün sahili. Sahil yaklaşık 2 km uzunluğunda, korunaklı bir koyda. Likya yolu üzerinde, Çıralı ve Olimpos antik kentine de komşu.
Resmi Haritalarda Çavuşköy'ü görebilirsniz yalnızca, Adrasan yoktur. Yerleşim birimlerinin isim değiştirme furyasından Adrasan da nasibini almış ve 1960'larda ismi Çavuşköy olarak değiştirilmiş ama kimse unutmamış Adrasan ismini, Çavuşköy pek kullanılmıyor.
Adrasan, "Luvi" kökenli "Ana Tanrıça Ülkesi" anlamına gelmekte. Luviler Hititler döneminde Anadolu'da yaşamış bir medeniyet. Kim bilir, ne düşünüldü, nasıl yorumlandı da Adrasan ismi beğenilmedi. Sonuçta bin yıllardır kullanılan Adrasan isminin köy ismi olamayacak kadar kötü olduğuna karar verildi ve değiştirildi. İnsan geçmişini değiştirebilir mi? Mümkün mü?
NASIL GİDİLİR
Ankara'ya 600 km uzaklıkta. Diğer güzergahları da denedik ama en güvenli, konforlu ve hızlısı Afyon, Burdur, Antalya güzergahı. Yaklaşık 8 saat sürüyor, molalar dahil. Yolu çift şeritli ve konforlu.
NE ZAMAN GİDİLİR
Adrasan'ın yazını da, sonbaharını da gördük. Her mevsimi ayrı güzel olan Adrasan'ın en çok Ekim'ini seviyoruz. Ekim'de tatilciler azalıyor özellikle çocuklu olanlar, bunaltıcı sıcaklıklar kalmıyor. Günler kısalmış, sabah erken ve akşam geç saatlerde hava serinlemiş de olsa, yağmur da yağsa, olsun yine de Adrasan'ın en güzel zamanıdır Ekim.
NEREDE KALINIR
Adrasan otellerinde standart oluşmuş, hijyen kuralları ve hizmet genelde iyi. Otel ve pansiyonlar iki kilometrelik sahil boyunca serpiştirilmiş, çoğunlukla sahile sıfır. Sahile yüzünüze döndüğünüzde, sağ tarafını tercih ediyoruz, sahili kumlu, daha sakin. Sol tarafta dere var, daha kalabalık, hareketli ve sahili çakıllı.
En son iki gidişimizde "Buhan" otelde kalıyoruz. Denize 200 metre uzak, çamlar arasında. Oda+ kahvaltı kalıyoruz. İsterseniz yarım pansiyon da var. Temiz, yeni sayılabilir bir otel, sakin, deniz ve orman manzaralı, çam ve bitki kokuları, kuş sesleri içinde şahane bir yer. Kahvaltı, eh işte, kahvaltı var mı var. Her güzelin bir kusuru olurmuş.
Kaldığımız otellerde en çok dikkat ettiğimiz şey hijyen. Kahvaltı artık pek çok otelde aynı, standart, zincir marketlerden alınan, lezzetsiz ama çok çeşitli. Oysa bizim istediğimiz kahvaltı, az çeşit ve lezzet. Peynirler plastik gibi, salam sosis; dokunmuyoruz bile, hele yumurta, yarım saat haşlanmış o kadar belli ki. Bazen kızıyoruz, iniyoruz sahile, marketten biraz ezine beyaz peyniri alıyoruz tadına bakarak, oturuyoruz sahile, varsa simit yada tazecik ekmek, yanında iki çay. İşte bizim istediğimiz kahvaltı, basit ve lezzetli.
Bu tür oteller içinde, en lezzetli kahvaltı "Fethiye İnfinity Şehir Otel"de. Çayı demleme, peynirler lezzetli yöresel, reçeller ev yapımı, bal arı yapımı, insan yapımı değil, yumurta gezen tavuk, ev kahvaltısından farkı yok. Bir kaç çeşit ev yapımı hamur işi, tarla domatesi vb. İşte istediğimiz kahvaltı bu, basit, özenli ve lezzetli, tek kelimeyle harika.
Bu arada, balı dünyada iki varlık üretirmiş, arılar ve Türkler, ne acı değil mi. Adam, Ostim'de(Ankara sanayisi) bal üretimi yapıyormuş, sormuşlar arı yok, nasıl yapıyorsun diye, iddialıyım arıdan daha iyi bal yapıyorum diyor.
Haberlerde dinlemiştim, milletvekili mecliste konuşma yapıyor, elinde bal kavanozu, markalı. Bu markalı bal, geçen ay sahte olduğu için bakanlık açıklama yaptı, deşifre etti ama meclis marketinde satılmaya devam ediyor, bu nasıl iş diye.
Soğuttular baldan, artık nadiren yiyorum, tahin pekmezi tercih ediyorum sahte olmayanından.
Adrasan pazarında şişeleri gösterip, satıcıya nar ekşisi sorduğumda, onlar nar ekşisi değil pekmez, demişti, fiyatlarını sorduğumda ise aralarında iki kat olan fiyatlar söylemişti. Pekmezde fiyat farkı neden dediğimde de, onlar çakma pekmez demişti. Haberiniz olsun, pekmezin bile sahtesi var. Balda olduğu gibi, içinde hiç üzüm olmayan üzüm pekmezi var.
SAHİL
Sahilde şezlonglar mevcut, önceki yıllarda restoran ve otellere ait olan şezlonglar kaldırılmış. Belediye kendi şezlonglarını getirmiş, şezlong ve şemsiye için ayrı ücret alınıyor. Sahilin sağ tarafında deniz ve plaj kum, sol tarafında çakıl. Çabuk derinleşmiyor, çocuklar için ideal.
Mısırcı geçiyor sık sık, alıyoruz ama kalmadı o eski mısırlar. Tatlı, şekere batırılmış gibi. Hayvan yemi yapılan mısır. Yerli mısır soruyoruz, yok artık diyorlar.
NEREDE YENİR
Saide restoran ve Nimet Abla'yı çok beğendik. Saide, sahilde kafe tarzı, kadınlar işletiyor. Yemekleri lezzetli, keyifli yemek yiyebileceğiniz mekan.
Nimet Abla, köy yolunda sahile 1-2 km. Adrasanlı bir aile işletiyor. Yemeği yapan kadınlar yine. Temizliğe dikkat ediliyor, sulu yemekleri, turşuları, gözlemeleri lezzetli. Bu yöreye ait olması ayrıca güzel.
Gözlemeciler yaygın, tahinli gözlemeleri beğendik, burası da Antalya, tahin şehri. Dere üzerindeki restoranlar keyifli yerler.
CARETTA CARETTA
Yaklaşık on yıl önceydi, çocuklarla birlikte sahilde oturuyoruz, deniz durgun havuz gibi, kimse de yok bizim oturduğumuz yerde. Sahile on yirmi metre uzakta, denizden yumruk büyüklüğünde bir şey yüzeye çıkıyor, on, on beş saniye sonra tekrar denizin içine giriyor. Deniz hafif dalgalı olsa asla gözükmez. Hep birlikte izliyoruz, aynı olay periyodik olarak devam ediyor. Merakla izliyoruz. Ne olabilir ki? Mehmet Ali deniz gözlüğünü taktı, koştu atladı denize, gözü kara. Dalgıçlık kurslarına gitti Boğaç'ın Dalgıç Kulübüne, birlikte dalmaya çok gittiler, güveniyoruz o yüzden, içimiz rahat.
Kaplumbağa diye bağırdı Mehmet Ali, kocaman. On dakika çıkmadı denizden, daldı daldı çıktı.
Sonunda yüzerek sahile geldi yanımıza, çok heyecanlıydı. İlk defa kaplumbağayı doğal ortamında görmüş, birlikte yüzmüşlerdi. İki üç metreden fazla yaklaştırmıyor, kaçıyor dedi.
Bir tane deniz gözlüğümüz var, sırayla hepimiz yüzdük kaplumbağalarla. Muhteşem bir canlı, ilk defa görmenin heyecanını yaşadık hepimiz. Sonraki günlerde de bir kaç kez gördük. Otomobil tekerleği büyüklüğünde olanı da var. Daha küçüğü de, hatta normal kaplumbağa büyüklüğünde olanını bile gördük. Hiç korkutucu değil tam tersine sevimli. Fazla yaklaştırmıyor kendisine. Denizin dibindeki otları yiyor, inek gibi yayılıyor.
Daha sonra bir kaç kez Kaş'ta, Olympos'ta gördüm, o kadar heyecanlı olmadı. Fethiye merkezde limanda gördüm teknelerin arasında, evcilleşmiş. Balıkçının biri, balıkları küçük küçük parçalara ayırmış satıyor, bir liraya alıyorsunuz balığı, kaplumbağaya veriyorsunuz, ağzını açıp bekliyor, sirk hayvanı gibi, zavallı maymun olmuş. Çok üzülmüştüm, kaplumbağayı o halde görünce. Onu bile bozmuştuk.
YENGEÇLER
Yine bir Adrasan tatilimizde, sabah erken, güneş yeni doğmuş daha, uyku tutmadı, kalktım, sahile gittim. Islak kumda çıplak ayak yürümek en çok keyif aldığım olaylardan, ayağın hafifçe kuma gömülmesi, kumun kenarlara taşması, denizin verdiği serin ıslaklık, yavaş adımlarla, her adımı hissederek yürümek, harika bir duygu.
Çıktım otelden, ne yolda ne sahilde kimse gözükmüyor, benden başka bir Allahın kulu yok, sanki Adrasan benim. Sahile vardığımda kumların üzerinde bir dalgalanma oldu, gözlerime inanamadım, binlerce yengeç beni görünce kumların içinde kayboldular. Bütün sahil yengeç dolu. Yürüdükçe, yaklaştığım taraftaki yengeçler kumda açtıkları deliklere saklanıyor, uzaklaştığım yöndeki yengeçler ise tekrar deliklerinden çıkarak, kumda beliriyor. Müthiş bir doğa olayı. Çocuk eli büyüklüğünde, kum rengine yakın renkteler.
Günün bu saatinde sahilin kullanımı belli ki bana değil, yengeçlere ait diye düşündüm. Asıl sahibi onlar bu sahilin, ben misafirim. Belki avlanıyorlar, belki üreme dönemleri. Haddimi bilecektim, daha fazla rahatsız etmeden yengeçleri, uzaklaştım sahilden, doğru otele, yatmaya.
Ne o yıl, ne de sonraki yıllarda, sabahın kör vaktinde kalkıp da hiç gitmedim sahile bir daha.
GELİDONYA FENERİ, LİKYA YOLU
Gelidonya Feneri, Adrasan' ın yaslandığı dağın arka yüzünde. Deniz feneri olarak 1936'da yapılmış. Likya yolu üzerinde. İki farklı rotadan gidilebiliyor. Türkiye'nin en güzel manzaralı deniz feneri olarak biliniyor.
Birinci rota; Adrasan'dan 15 km patika yol ile yürüyerek. Bize göre çok zor bir güzergah, bir de gelişi var. Yol üzerinde hiç su yok. Bu yolu kullananlar tam donanımlı gidip gece orada kalıyor.
İkinci rota; Araba ile dağın arkasında 15 km uzaklıkta Karaöz köyüne gitmek. Buradan da 7 km. ilk üç dört km toprak ama iyi yol, araçla gidilebiliyor. Son üç dört km. patika yürümek zorundasınız, tesis yada su yok.
Doğal olarak biz ikinci rotayı tercih ediyoruz. Karaöz köyüne geliyoruz. Yol asfalt, kaliteli. Köyde seracılık yaygın, biraz da yazlıklar var, denize karşı, küçücük bir yer. Köyden sonra toprak yoldan devam ediyoruz. Yol bozulunca arabayı park edip yürümeye başlıyoruz. Tepenin sırtında önce iki üç km. düz patika, son beş yüz metre ise kaygan dik patika, kabus, çok zorlu, hele sıcaksa, feleğiniz şaşıyor. Parkta yürümeye benzemiyor. Yanınıza su almak zorundasınız.
Belkıs yine bir sakarlık yapacak diye ödüm kopuyor bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde. Düşüp bir yerini incitebilir, böcek sokabilir, diye düşünürken, tam tersi benim ayağım kayıyor, kıç üstü oturuyorum, bir şey yok, bir şey yok, ayakkabımın altı düz, onun için düştüm diyorum, aceleyle. Elimden tutarak yerden kalkmama yardım ediyor Belkıs. Bir yandan da evet, evet biliyorum diyor, kahkahayı patlatarak, bir şeyin yok, hafif atlattın. Belkıs beş dakika güldü katıla katıla, sonra da ben.
Yürürken patika manzarası her şeye değer. Akdeniz önünüzde, Kumluca karşıda, göz alabildiğine seralar. Patikanın sağında solunda belirli aralıklarla taşlar çizgi halinde çift şerit boyanmış. Yolu şaşırmamak için Likya yolu boyunca bu işaretler var. Yolda karşılaştığımız bir gence soruyorum, daha ne kadar var fenere diye, two km diyor, meğer yabancıymış, ne tesadüf.
Dik yokuşu çıkıyoruz, dilimiz iki karış dışarda, yüzümüz pancar gibi kızarmış olarak varıyoruz Gelidonya Fenerine. Hemen çöküyoruz oraya beş dakika soluklanıp kendimize geliyoruz. Sonra feneri ve çevreyi inceliyoruz.
Manzara harika, fener film seti gibi, yürüyüşçüler buralarda konaklıyor, yaktıkları ateşin küllerinden, çadırlarını kurdukları yerlerden anlaşılıyor. Aşağıda, masmavi uçsuz bucaksız Akdeniz ve üç beş küçük ada, art arda sıralanmış, kartpostal gibi. Tepeler, tipik bodur Akdeniz bitkileri, çam, keçi boynuzu vb ağaçlar. Gerçekten gördüğümüz en güzel manzaralardan.
Fotoğraf çekiyoruz bolca. Yarım saat kalıyoruz fenerde, sonra dönüş. Cennet böyle bir yer olsa gerek diyorum Belkıs'a, başıyla onaylıyor. Bütün yorgunluğumuzu alıyor manzara. İnsanlar boşuna gelmiyormuş buraya, sırf yürüyüş olsun diye değil.
Anlıyoruz ki Likya yolu yürüyüşü çok zorlu, kolay değil, çadır falan bize göre değil. Dönüşte iki gençle karşılaşıyoruz, 20-22 yaşlarında Türk, selamlaşıyoruz, belli ki öğrenci. Kocaman sırt çantaları, ellerinde bastonları, bana mısın demiyorlar emin adımlarla, tempolu yürüyorlar. Helal olsun diyorum, keşke bende bu yaşlardayken gelseydim buralara. Olsun şimdi geldik, hiç gelemeyebilirdik.
İNGİLİZ GEZGİNLER
Akşam yemeğini sahilde yedikten sonra, biraz yürüyüp otele dönüyoruz. Otel bahçesinde on, on beş kişilik kalabalık bir grup var, yeni gelmişler. Biz de oturduk bahçede bir masaya. Bahçe küçük, konuşmalar duyuluyor. Otel sahibi ile selamlaşıyoruz ayaküstü, bize puding gönderiyor, ikram. Yeni gelen grubun konuşmaları duyuluyor. İngilizler, erkek, kadın karışık, yaş ortalaması +70 çok yaşlılar, hepsi sırım gibi incecik, sağlıklı görünüşlü yaşlı insanlar. Sanki bakım evinden kaçmışlar. Yemek yiyorlar. Kırk yaşlarında Türk erkek rehberleri var, bir de yine kırk yaşlarında İngiliz kadın rehber ile Türk şoförleri var.
Türk rehber İngilizce anlatıyor, İngilizcesi benim gibi, ODTÜ İngilizcesi (berbat) yaşlılar duysun diye bağırarak konuştuğu için biz de kulak misafiri oluyoruz. Rehber trekking uzmanı, yarın sabah erkenden kalkıp Gelidonya fenerine gidecekler, Likya yolunda yürüyecekler. Her ikimizin de gözleri fal taşı gibi açılıyor, iyice açıyoruz kulaklarımızı. Biz bugün gitmişiz aynı yere, yorgunluktan ölüyoruz. Rehberin planına göre bu yaşlı insanlar bizden daha fazla yürüyecekler, başlangıç noktaları Karaöz köyü. 7 km. toprak ve patika yol, dik yokuş, birde dönüş 14 km. Tek kelimeyle maşallah.
Türk rehber, sabah kaçta kalkacaklarını, öğle yemeği için hangi bakkaldan alışveriş yapacaklarını, güzergahı anlatıyor. Sonraki gün Yanartaş'a gideceklerini, Ulupınar'da yürüyeceklerinden bahsediyor. İngiliz rehber araya girerek, ek açıklamalarda bulunuyor. Her gün zor bir rota yani.
Belkıs'la birbirimize bakıyoruz, nutkumuz tutulmuş. Bu kadar yıl Adrasan'a geliriz, ilk kez bu yıl Gelidonya fenerine gitmişiz. İngilizler bir defa gelip bizim hiç görmediğimiz harika yerleri görecekler, hem de bu yaşta. Utanıyoruz durumumuza. İngilizce bilmesek daha mı iyiydi? Bunlar trekking yapabiliyorlarsa, biz Ağrı Dağı'na çıkmalıydık.
NAR
Adrasan'da Ekim ayı nar zamanı, her yer nar bahçesi. Dallar narların ağırlığı ile yerlere eğilmiş. Manzara süper, sadece narları görmek için bile gelinebilir ekim ayında. Sahilde, yolda, bahçelerin önünde nar satıcıları var. Nar her yerde. Bazı bahçelere kamyonlar gelmiş, narlar toplanıyor. Bu kadar nar olunca kaçınılmaz olarak günde iki üç kez nar suyu içiyoruz. Sade nar suyu, portakallı nar suyu, limonlu nar suyu. Nar suyu çok yoğun, tok tutuyor. iki çeşit nar olduğunu burada öğreniyorum, normal nar ve tatlı nar. Tatlı nar yaygın değil ve gerçekten tatlı. Normal nar daha güzel. Dönüşte alıyoruz bolca.
Sahilde yürürken, bir pansiyonun önünde nar yığını görüyoruz. Oturmuşlar koca kazanın başına, narları ayırmışlar ikiye, tahta kaşıkla vurarak nar tanelerini kazanın içine ayıklıyorlar. Kolay gelsin, ne yapacaksınız bunları? Kaynatıp nar ekşisi yapacağız. Satıyor musunuz nar ekşisini? Hayır, masalara koyacağız, müşteriler salatada kullansınlar diye. Bize de ikram ediyorlar, bir parça ekmeğe dökerek, dünkü yaptıklarının tadına bakmamız için. Gerçek nar ekşisi tadıyoruz. Çok anlamam ben, Belkıs bayılıyor, harika.
Basit bir pansiyon, müşterilerine gerçek nar ekşisi sunuyor, kendi yaptıkları. Nar ekşisi sosu değil dikkatinizi çekerim, böyle işletmeciler de varmış. Notumuzu aldık, seneye bu pansiyondayız.
ADRASAN PAZARI
Pazar günü kurulan Adrasan pazarı, dönüşümüze denk geldi. Pazarlar en sevdiğimiz alışveriş ve gezme mekanları. İyisinden kötüsüne, tazesinden yereline her şey pazarlarda. Belkıs'tan alıştım pazar işine, sohbet de ediyoruz pazarcılarla, hoşumuza gidiyor. Çocuklar nefret ediyor pazardan, avm çocukları.
Adrasan pazarının yarısı pazarcı esnafı, yarısı da köylüler. Sebze ve meyveleri o kadar taze ve güzel ki. Tereyağı gerçek, evde yapılmış, kaşıkla ye yoğurt gibi. Taze peynir, cevizler bahçelerinden, acı biber vb. Anlatmakla bitmez, dolduruyoruz arabayı tıka basa. Tavsiye ediyoruz gezin.
Pazar sonrası, Ankara'ya doğru yola koyuluyoruz. Yaşasın tatil. Antalya'da yanık dondurma yemeyi de ihmal etmiyoruz.
8 Haziran 2020 Pazartesi
Eğirdir, Antalya
EKİM 2018
29 Ekim, üç gün tatil, Ankara'da kalıp ne yapacağız, var mısın Antalya'ya, Belkıs dünden hazır, ne iyi olur kış öncesi. İnsanın kafa dengi eşinin olması bulunmaz nimet. Ani bir kararla, iki gün Antalya, bir gün Eğirdir, tatil planlıyoruz, Eğirdir'e ilk defa gideceğiz. Antalya otel rezervasyonunu hemen yaptırıp sabah erken yola çıkıyoruz. Eğirdir için rezervasyon yaptırmıyoruz, gidince seçeceğiz kalacağımız yeri. Ekim sonunda Antalya için otel rezervasyonu yaptırmasak da olurmuş, yarısı boştu otelin.
YOL ÜSTÜ- GÜZERGAH
Ankara, tatil yerlerine çok uzak. Eğer uçak yolculuğu tercih edilmezse, giderken ve gelirken günün çoğu yolda geçiyor. Biz yolda geçen zamanı kayıp olarak değil, yeni yerler tanıma, yerel lezzetlerden tadım fırsatı olarak değerlendiriyor ve tatilin parçası olarak görüyoruz.
Eğirdir üzerinden Antalya, daha önce gitmediğimiz bir yol. Güzergah Polatlı, Yunak, Akşehir, Eğirdir, Isparta. İlk defa kullanacağız bu yolu. Niyetimiz, Eğirdir'de yarımada üzerindeki otellerde bir gece konaklamak.
Polatlı'ya gelince ışıklardan sola dönüp Konya, Kadınhanı, Yunak tabelasını takip ediyoruz. Yol, asfalt, çoğunlukla gidiş geliş tek yol, virajlı ve dar, hız yapmak riskli. 30 km sonra, eski ismi "Devlet Üretme Çiftliği" olan TIGEM arazilerine geliyoruz, o kadar büyük bir arazi ki, 30-40 km boyunca hiç yerleşim/köy yok. Arazi kimi yerde kovboy filmlerindeki gibi bomboş, kurak. İlk defa bu kadar büyük çiftlik görüyoruz. 1980'lerde yayınlanan "Dallas" dizisinde ki JR Çiftliğine benzetiyoruz, bir tek petrol kuyuları eksik. Nüfus yoğunluğunun en az olduğu yerler, uçsuz bucaksız boş arazi ve kel tepeler.
Akşehir'e kadar hiç ırmak, dere, göl gibi su kaynaklarıyla karşılaşmıyoruz ama çok su gereken mısır, ayçiçeği, şeker pancarı gibi bitkiler ekilmiş bir çok yere. En verimsiz sulama yöntemlerinden olan yağmurlama sistemleri kullanılıyor sulamada, bunu sağlayan da yer altı suyu. Daha ne kadar kalmıştır yer altı suyu merak ediyorum, kaç yıl sonra çöl olur bu topraklar.
Akşehir'e geliyoruz, haritaya göre Akşehir'e yaklaşınca koca bir göl olmalıydı. Akşehir Gölü. Nasrettin Hoca'nın göle yoğurt mayaladığı hikayeyi hatırlar mısınız, ya tutarsa demiş ya, işte o göl. Hocanın yoğurt mayaladığı göl yok, görmedik. Koca göl nereye gider, uçsuz bucaksız ova, ama göl yok. Sonbaharda göl iyice küçülmüş yada kurumuş. İlkbaharda yağmur çok yağarsa tekrar küçük bir gölet olabilir. Akşehir Gölü de yok olmak üzere.
Durmayıp devam ediyoruz, Akşehir'in arkasındaki dağlara tırmanıyoruz, manzara değişiyor, kurak ova bitiyor yeşil dağlar başlıyor.
Akşehir'den15 km sonra "Cankurtaran" köyünden geçiyoruz. Yol kenarında bir kaç tane derme çatma tezgah görüyoruz, üzerinde plastik kaplar içinde çilek olduğunu son anda fark ediyoruz, ilkinde duramıyoruz, yavaşlayıp ikincisinde durabiliyoruz. Kullanılmış yoğurt ve benzeri plastik kaplara çilekleri doldurmuş satıyorlar. Nereden topladıklarını soruyoruz, arkadaki bahçeleri gösteriyor. İsterseniz buyurun siz toplayın diyor. Çilekler tam kırmızı değil, bu mevsimde çilek olur mu diyorum, ham, olmamış bunlar. Tam mevsimi, tadına baksana diyor. Birer tane alıyoruz Belkıs'la, yıkanmamış çileklerden. Hem topladıkları kap hem de satıcının elimle topladım demesi, iyice kuşkulanıyor Belkıs, yüz ifadesinden anlayabiliyorum, elini iyi yıkamış mıdır, kap temiz mi? Sanki pazardan marketten aldıklarımız kendileri giriyor kutulara, onların nasıl toplandıklarını bilmiyoruz ya rahatlıkla yiyoruz. Göz görmeyince gönül katlanırmış.
Çileklere üflüyoruz, mikroplar gitti tamam. Gözümüzü kapatıp, atıyoruz çilekleri ağzımıza.
Aman Allahım, ne güzel aroması var, hiç böyle çilek yememiştik, nefis bir tat. Alıyoruz bir kutu, satıcı kabımı geri isterim diyor, çeşme var mı burada diye soruyorum, yüz metre ileriyi gösteriyor. On dakikaya kabını getiririz, doğru çeşmeye, suda buz gibi. Çilekleri avucumuza döküp, çeşmede yıkıyor ve yemeye başlıyoruz.
Belkıs emin olamadı bir türlü, elleriyle topluyorlar, sirkeli suda da bekletmedik, yemesek mi acaba diyor ama dayanamayıp bir yandan da yemeye devam ediyor. Karnımız ağrıyacak bak, az yiyelim, çok soğuk, Belkıs bunları söylerken zaten çileğin hepsini bitiriyoruz. Üstüne de buz gibi çeşme suyu içiyoruz. Karnımız da ağrımadı daha sonra. Yoğurt kabını verip, devam ediyoruz.
Yol tabelalarında Gelendost ilçesine kaç km kaldığı yazıyor. Dağları geçtikten sonra, bitki örtüsü ve iklim değişiyor. Havada hafif nem var artık, kuru hava bölgesi bitti, Isparta'ya yaklaşıyoruz, göller bölgesine.
ELMA
Gelendost, ne hoş bir isim, umarım değiştirmezler. İlçeye yaklaştıkça ceviz, elma, armut gibi meyve bahçeleri artıyor. Bir süre sonra her yer elma bahçesi. Ekim ayı tam da elmanın toplanma zamanı, inanın her yer elma kokuyor, elma ambarında gibiyiz, sanki elma parfümü sıkılmış çevreye. O kadar doğal ve güzel bir koku ki, iyi ki gelmişiz, iyi ki buradayız diye düşünüyoruz. Böyle bir yerde bulunmak yaşama sevinci veriyor bize. Yol kenarları kasa kasa, öbek öbek elma dolu, kamyon ve tırlar gelmiş onları taşımak için. Kimi elmalar sandıklara istif edilmiş, binlerce sandık. Kimi elmalar yerlere yığılmış öbek öbek, toprak yığını gibi öylesine. Çevrede çok sayıda soğuk hava deposu göze çarpıyor.
Yol kenarındaki tezgahlardan birinde duruyoruz, arkasındaki bahçenin sahibiymiş, bahçesinin önünde satış yaparak üç beş kuruş harçlığını çıkartıyor, bizim geçimimiz elmadan, herkes elmacıdır buralarda diyor. Birer tane tatlı, az tatlı, mayhoş, az ekşi elma ve bir tane de armut alıyoruz. Ortaklaşa yiyerek yolumuza devam ediyoruz.
Öyle anlaşılıyor ki Gelendost, Eğirdir ve civarı Türkiye'nin elma deposu. Duruyoruz elma öbeklerinin birinde, yere yığmışlar öylesine, öbek dediysem küçük zannetmeyin, üç beş kamyon dolusu, kimse yok bekleyen, o derece değersiz, inceliyoruz elmaları, küçük, büyük, kurtlu, şekli bozuk, hasarlı elmalar. Ortak özellikleri markete manava gelse, kimse almaz, satışa uygun değil. Meyve suyu yapılmayı bekliyorlar anlaşılan.
Eğirdir'e kadar elma bahçeleri arasında devam ediyoruz. Eğirdir gölü kenarından, kıvrıla kıvrıla giden yolda, şahane manzara eşliğinde varıyoruz Eğirdir'e.
EĞİRDİR
Gezi yazıları yazmaya başladıktan sonra fark ettim ki, ne kadar çok yerleşim yerinin ismi değiştirilmiş. Nedeni farklı da olsa Eğirdir de onlardan biri. Eğridir olan eski ismi 1985 de Eğirdir olarak değiştirilmiş. Ucuz kurtulmuş bence, beterin beteri var.
Tatil kitaplarında, sitelerinde, Eğirdir resimlerine bakın. Havadan çekilmiş, bir iki kilometrelik incecik bir yolla ulaşılan yarımada, gölün içerisinde, yarımadadan ziyade bir ada gibi. O kadar güzel fotoğraf ki, sanki cennet. Giriyoruz yarımadaya ilerliyoruz, fotoğrafla hiç ilgisi yok. Bakımsız yerler, pislik, virane.
En uçta bulunan Felekabad restoran daha güzel gibi, duruyoruz, yemeği de burada yiyoruz. Eğirdir Gölü devasa boyutlarda deniz gibi. Gölde tutulan balıkları soruyoruz, levrek ve sazan, her ikisinden de istiyoruz. Göl balığı, deniz balığı kadar lezzetli değil, bunu biliyorduk zaten. Oturuyoruz bir masaya, üç yanımız göl, manzara şahane, balıklar da beklentimizi karşıladı.
Göl kenarına iniyoruz, çevreye bakıyoruz, şişe kırıkları, poşetler, çöpler, rezalet. Her yer aynı, temiz çevre istemiyoruz nedense, batıyor bize, olmuyor.
Biraz daha oturup dinleniyoruz, sonra ayrılıyoruz yarımadadan. Kale harabelerini pas geçiyoruz, bir kaç otel pansiyon görüyoruz, durup bakmak içimizden gelmiyor. En iyisi bu gecede Antalya'da kalalım. Oteli arayıp bir gece daha kalacağımızı söylüyoruz.
Yarımadanın çıkışı, Eğirdir'in de merkezi, arabayı park edip çevreyi dolaşıyoruz. Hızırbey Camii'ni görüyoruz, bir Selçuklu klasiği, o kadar tipik. Günümüze kadar iyi muhafaza edilmiş harika bir eser.
Eğirdir'den Antalya'ya iki yol var, biri Isparta üzerinden diğeri dağ yolu. Gönlümüz dağ yolu dedi ama çok vakit kalmamıştı akşama, Isparta yolunu da kullanmamıştık daha önce, bir daha ki sefere bıraktık dağ yolunu, Isparta'ya doğru devam ettik.
KOMANDO
Eğirdir çıkışında komando eğitim birliği var, askerlik için bazı gençlerin gönüllü olarak gururla seçtiği, benim gibi, kimilerinin de uzak durduğu yer. Askere giderken yapılan mülakatta paraşütten atladığımı ve lisanslı sporcu olduğumu sırf bu nedenle söylememiştim, kullanmadığım numaralı gözlüğümü de takmıştım, komando yazmasınlar diye. Oysa komando seçilemedim diye üzülüp ağlayanları bile görmüştüm. Eğirdir, komando ile bütünleşmiş, Eğirdir demek komando demek, her yerde hissediliyor bu duygu. Eğirdir ekonomisinde bile komandoların epey payı olduğu anlaşılıyor.
Isparta'ya geliyoruz, gezmek istiyorduk özellikle gül ürünleri satışı yapılan çarşıları. Gül hasadı festivaline gelmek kısmet olmamıştı hiç, bu yıl planlamıştık, pandemi çıkınca plan da yattı.
Isparta'dan sonra yol çok virajlı, hızlı gidilmiyor, manzara güzel, yol keyifli. Son olarak Karacaören Baraj Gölü çevresinde son mola yerlerinden birinde "Baraj Mola'da" durduk, çayı ve gözlemesi güzeldi.
Hava kararmıştı, Antalya'ya Aksu'dan ulaştık. Antalya'nın doğu tarafından giriş yapmıştık, Konyaaltı batıdaydı. Şehir trafiğine girmeden çevre yolundan, Kemer yoluna ve Konyaaltı'na geldik, doğru otele. Yol yormuştu.
OTEL
Konyaaltı'nda "Crowne Plaza" oteli. Yarım pansiyon, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil, içecekler hariç. Oda ve yataklar temiz, konforlu, beklentimizi karşılıyor.
Gezilerimizde oteli sadece yatma amaçlı kullanıyoruz, temiz ve bakımlı olması yeterli. Bu nedenle yemek dahil olmayan otelleri tercih ediyoruz. Kahvaltı olmayan otel nadir, yok sayılır. Bu otele rezervasyon yaparken oda ve kahvaltı anlaşmıştık. Akşam yemeği sürpriz oldu, rezervasyon yaparken bilmiyorduk, akşam yemeği de fiyatın içindeymiş otele gelince öğrendik.
Kahvaltı tamam, mecburi de akşam yemeği neyin nesi. Zoraki yiyeceğiz artık, hem de açık büfe. Açık büfe hiç sevmediğimiz yemek tarzı, biraz ondan biraz bundan yiyeceğiz, tadını merak edip yiyeceğiz, rengi güzel olduğu için yiyeceğiz, farklı göründüğü için yiyeceğiz, çok yararlı diye yiyeceğiz, tabağımıza aldık madem, israf olmasın diye yiyeceğiz, bedava, niye yemeyelim deyip yiyeceğiz.
Kabus gibi. Ben henüz kıramadım bu zinciri, Belkıs daha iyi bu konuda, kendini kontrol edebiliyor. Ben, mümkün değil, gözüm doymuyor, çok yiyorum, sonra da kızıyorum kendime neden bu kadar çok yedim diye.
Hiç unutmuyorum, kızım Aslı'nın daha ilkokula bile gitmediği yıllarda hijyenik diye tatil köyüne giderdik. Aslı açık büfeyi baştan aşağı gezer, tabağında bir havuç parçası yada patlamış mısırla gelirdi. Sinir ederdi bizi, bu kadar yiyecek içinde nasıl bir şey almazsın diye kızardık. Meğer çok haklıymış, yiyecek bir şey yokmuş ki alsın. Aslı o yaşında olayı çözmüş ama biz çok sonraları uyandık, ancak gözümüz açıldı.
Açık büfe konaklamalardan olabildiğince uzak durmaya çalışıyoruz yıllardır ama bu sefer olmadı. Otelin kahvaltı ve yemekleri göstermelik değil, çok lezzetli de sayılmaz, eh yedik işte. Havuz yanında ılık Antalya havasında iştah açık oluyor, uzun uzun oturduk masa başında.
Otelde yediğimiz için dışarıda yerel yada özel tatlardan hepten uzak kalacak değiliz elbette.
Hepsi üç gece zaten.
Hizmet eden garsonlar orta Asya Türklerinden, soruyoruz Kırgızlarmış. Bir çok otelde, lokantada rastlıyoruz artık yabancı garsonlara. İşveren için daha uygun demek ki.
Otelde kalan Çinli turist gurubu var, sürekli fotoğraf çekiyorlar, açık büfede yemekleri dikkatlice inceliyorlar, hep konuşuyorlar yüksek sesle.
Bir kaç tane kedi var dışarıda ortalıkta gezinen, bakımlı, kocaman, çok güzel kediler, izin veriyor garsonlar onların olmasına, terbiyeliler. Bazen masamıza geliyorlar, aşağıdan öyle bir bakıyorlar ki, sıkıysa yiyecek verme, parçalarlar insanı, bir anda kaplan gibi oluyor o sevimli kediler. Öyle her şeyi de yemiyorlar.
KONYAALTI SAHİLİ
Otel denize sıfır, odamız denize karşı. Önünde havuz var. Televizyonlarda turizm ve tatil haberlerinin demirbaş görüntüsü Konyaaltı plajı. Sahili çakıllı, denizi berrak, arada sintine artıkları yada zift parçaları gelip mayonuza yapışsa da şahane plaj.
Sabah, yavaş hareketlerle kahvaltı yapıyoruz, sonrasında, planımız Antalya'yı gezmek.
Denize gitmek için yoldan karşıya mı geçeceğiz diye soruyorum, hayır tünel var yolun altından geçen. Denizi yakından görmek için tünelden sahile varıyoruz, dalgasız berrak şahane bir deniz. Hava sıcaklığı denize girmek için uygun. Birden boş ver Antalya'yı diyorum Belkıs'a, sonra gideriz,
kaçırmayalım bu havayı, denizi, Belkıs dünden razı. Doğru odaya gidip üzerimizi değiştiriyoruz.
Hiç düşünmediğimiz halde deniz bizi kendine çekti, yarım gün bırakmadı, misafir edip ağırladı. Yakmayan güneş, ılık deniz, deniz sonrası üşütmeyen hava. Uzandık şezlonglara.
Gözlerimi kapattım, geçmişe doğru yolculuğa çıktım, Konyaaltı anılarıma. Yıl 1979, 1980 darbesinden bir yıl önce. Babam beden eğitimi öğretmeni. Öğretmenler aileleriyle birlikte Milli Eğitim Bakanlığı öğrenci yaz kamplarında tatil yapabiliyorlardı. Konyaaltı plajının ortalarıydı, yanından buz gibi dere akıyordu, tam yerini hatırlamıyorum, çünkü Konyaaltı hep tarlaydı, hiç yerleşim yeri yoktu, yaklaşık olarak şu an bulunduğumuz yerin yakınlarında olduğunu tahmin ediyorum. Lise bitmiş, üniversiteyi kazanmışım. Süper bir tatil yapacaktık maaile.
Geniş bir kamp alanı, üçe ayrılmış, bir tarafta lise öğrencilerinin kaldığı onlarca çadır, ortada yemekhane ve hobi derslerinin yapıldığı çadırlar, diğer yanda yönetici ve öğretmenler ile ailelerinin kaldığı az sayıda çadır. Ben ve abim aynı çadırda kalıyoruz. O zaman Antalya mı sıcak değildi yoksa ben mi hissetmiyordum, sıcakla ilgili hiç olumsuz anım yok.
Sabah öğle akşam tabldot yemekler, ne kadar lezzetliydi yemekler, orada yaz boyu kalan öğretmen çocukları pek sevmezlerdi tabldot yemeklerini, kendileri yapardı sık sık. Hayret ederdim, ağızlarının tadını bilmiyorlar, bu kadar lezzetli yemek yenmez mi diye.
Yaz boyu kalan yönetici bir öğretmenin, benim yaşlarımda oğlu vardı, saz çalardı, hiç duymadığım türküler söylerdi, muhtar köylüleri kandırıyor, köylüler eziliyor, köylülere yazık oluyor gibi şeyler, anarşik, siyasi türküler. Denize de girmezdi pek. Ortak noktamız yoktu, konuşurduk ama arkadaş olamadık. Babası hayıflanırdı, Galatasaray'da okuyor, siyasi işlerle bozdu kafayı, yıl kaybetti diye. Sordum bizimkilere Galatasaray'ı, özel okulmuş. Üzülmüştüm çocuğa.
Kamp süresi on gün, sabahtan akşama kadar deniz, hiç bıkmazdım, sadece yemek için karaya çıkardım. Kamp yapan öğrenciler için deniz saatleri sınırlı. Askerlik gibi, sabah belli saatte kalkarlar, belli saatlerde hobi faaliyeti çalışırlar, resim, müzik, mıntıka temizliği vb. Biz ise özgürdük. Bir tek yemek saatleri sabitti o kadar, zaten yemeğe geç gelirseniz kalmazdı.
Bir gün topladılar hepimizi, otobüslerle Aksu tarafına gidiyoruz, kamuya ait bir tarlaya, susam hasadı yapmaya, çalışmaya, gönüllü kamu hizmeti. Çocuklar tatile gelmiş, bir günlerini niye alıyorsunuz, işgüzarlık. Neyse, gittik Aksu'ya, ilk defa susam bitkisi görüyorum, bir metre uzunluğunda ince saplı, bol yapraklı, tüylü bir bitki, kökünden koparıyorsunuz. Bir saat kadar çalıştık, sonra herkes yavaşça kaytardı, kimi yattı gölgede, kimi sohbete daldı, kimisi de benim gibi incir ağaçlarına çıktı, nefisti incirler.
Birden sol yanımda bir acı hissettim, açtım gözlerimi, Belkıs dirseğiyle dürtüyor, uyan yeter, hasta olacaksın. Keşke dürterek değilde öperek uyandırsaydı daha iyi olurdu ya neyse.
Çocuk ve gençlik yıllarımda denizden çıkmak istemezdim, artık denize girmek bile istemiyorum sık sık, ne o öyle ördek gibi hep suyun içinde, cazip gelmiyor. Sahilde tembel tembel yatıp denizi ve çevreyi seyretmek, biraz kestirmek daha çok hoşuma gidiyor.
Sonbahar, günler kısa, ne çabuk geçti sabah, öğlen. Deniz keyfini bitirip, odaya dönüyoruz, hızlıca giyinip çıkıyoruz, yoksa bütün gün otelde kalacağız. Doğru dondurmacıya, yanık dondurma yemeye.
YANIK DONDURMA
Antalya ve çevresinde "Yanık Dondurma" yı deneyin mutlaka. Keçi yada keçi karışımı inek sütüyle yapılıyor. Bildiğimiz kaymak yada sade dondurma, hafif yanık tadı var. Az miktarda süt tencerenin dibi iyice ısıtıp, özellikle yakılıyor ve dondurmaya özel bir yanık aroma tadı veriliyor. Bu tat Anadolu'da genellikle koyun yoğurdunda kullanılıyor. Akdeniz'de bir çok yerde yanık dondurma yapılıyor ve seviliyor.
Yediğim en iyi yanık dondurma "Nur Pastanesinde" yapılıyor. "Akdeniz" pastanesinde de güzel yapılıyor dediler, denedik, tercihimiz değişmedi. Nur pastanesi, Antalya civarının zincir pastanesi. Korkuteli'nde yapılan dondurma, bütün şubelere dağıtılıyor. Yanık dondurma farklı tadından dolayı ya çok seviliyor yada hiç sevilmiyor, biz maaile hastasıyız, müdavimiyiz. Yanık dondurma için yolumuzu bile değiştiriyoruz.
HADRİAN KAPISI
M.S 100 yıllarında, Roma imparatoru Hadrianusun Antalya ziyareti anısına yapılmış. Kaleiçi semtine de bu kapıdan girerek ulaşılıyor. İyi korunmuş, nefis bir yapı, Hadrian kapısından geçince, sanki o çağlardaymışız gibi hissediyoruz. Mutlaka görülmeli.
YİVLİ MİNARE
Antalya'nın sembollerinden olan Selçuklu eseri Yivli minarede mutlaka görülmesi gereken yerlerden.
ŞİŞCİ RAMAZAN
Antalya'da şişte yapılan baharatsız köfteye şiş deniyor. Şişçi Ramazan beğenilen yerlerden, Kaleiçi'ne yakın. Antalya'da gezme ve yeme yerleri genellikle Kaleiçi çevresinde. Esnaf lokantası türünde salaş bir kebapçı. Doymadan kalkmazsınız, girişte bu hissi veriyor. Şiş yanında pişmiş soğan, yeşillikler, köz biber vb bir çok ikram var. Piyaz ve şiş söylüyoruz. Piyazın üstüne tahin dökülmüş bolca. Ankara piyazından çok farklı, lezzeti bir harika, yok böyle bir lezzet, ikinci piyazı da söyledik. Sadece piyaz yeterliydi bence, başka bir şeye gerek yoktu. Yediğimiz en güzel piyaz. Antalya şiş, Burdur şiş ile çok benzer.
Belkıs yeşilliklerden birinin arkasında toprak kalıntıları gördü, iyi yıkanmamış bunlar dedi ve bir daha yemedi yeşilliklerden. Ben yeşilliklerden hiç birine dikkatlice bakmadım, aldım elime yedim sadece afiyetle. İncelemeyince görünmüyor. İyi yıkanmayan yeşilliklere rağmen şiddetle tavsiye ediyoruz burayı, özellikle piyazı, süper.
PİYAZ
Deniz Baykal, Antalyalı biliyorsunuz. Medyatik bir yanı var, sık sık gündem olur, falezlerden denize girdiğini ve saatlerce yüzdüğünü televizyondan öğrenirdik. Türk siyasetinin renkli simalarından.
Gazetede şöyle bir haber vardı, hiç unutmuyorum. THY ikramlarda yenilikler yapmış, piyazı da eklemiş menüye. Deniz Baykal'la ne ilgisi var diyeceksiniz.
Mecliste söz almış Deniz Baykal, konuşuyor, THY' ye atıp tutuyor. Uçakta piyaz yemiş, bu ne biçim piyazmış, gerçek piyaz Antalya usulü olurmuş, dünyaya yanlış piyaz tarifi veriliyormuş vs. Hayretle okumuştum bu haberi. Sonuçta piyaz değil mi demiştim. Haklıymış, bizim bildiğimiz piyaz ile Antalya piyazı arasında tat olarak çok fark var, ikisinin ismi de piyaz olmamalı bence.
KABAK TATLISI, ÖZDOYUM RESTORAN
Kabak tatlısı çok anlatıldı. Aradık bulduk, sanayi dükkanları yakınında. Kabak tatlısı, isteğe bağlı olarak tahin, ceviz, dondurma ile servis ediliyor. Ankara'da bildiğimiz ve yediğimiz kabak tatlısına çok benziyor. En önemli özelliği üzerine tahin dökülmesi. Lezzetli güzel tatlı. Antalyalılar tahini çok seviyor, piyazı ve kabak tatlısını bol tahinle yiyorlar.
Kabak tatlısı olarak yine de Adapazarı Kabağından olanı tercih ederim.
KALEİÇİ, FALEZLER, KONYAALTI
Akşamları, otelde durmak istemiyoruz. Konyaaltı, Antalya'nın gelişen semtlerinden. Kafe, restoran, park vb. bir çok takılacak yer var, sosyal yönü gelişmiş. Sahilinde yürüyenler, bisiklete binenler çok fazla. Antalyalı gibi yaşadık iki gece boyunca. Yaşamak için harika bir semt Konyaaltı.
Kaleiçi Antalya'nın en eski yerleşim yerlerinden, turistik merkez olma özelliğini korumaya devam ediyor. Kaleiçi'nde bir otel yerine, Konyaaltı'nda bir oteli tercih etmiştik bu sefer.. Kaleiçi'ne gittiğimizde, kararımızın doğru olduğunu teyit ettik. Eğlence, bar, hep Kaleiçi'nde, gezmesi güzel, kalması değil. Yirmili yaşlarda olsam, tercihim Kaleiçi olurdu.
Falezlerde seyir terasları, parklar, hepsi harika. Antalya stadı ayrı güzel. AVM ler henüz Antalya'yı bozamamış, umarım hiç bozamaz.
Üç günlük Antalya ve Eğirdir gezimiz tam istediğimiz gibi, keyifli ve sakin geçti, Antalya'ya ayırdığımız vaktimizin tamamını Antalya merkezde harcadık, çevresini gezmeye vakit bulamadık, çok sevmiştik Antalya'yı. Yanık dondurma ve piyaz, hep aklımızda. Bir daha ki sefere görüşmek üzere Antalya, hoşça kal.
KALEİÇİ, FALEZLER, KONYAALTI
Akşamları, otelde durmak istemiyoruz. Konyaaltı, Antalya'nın gelişen semtlerinden. Kafe, restoran, park vb. bir çok takılacak yer var, sosyal yönü gelişmiş. Sahilinde yürüyenler, bisiklete binenler çok fazla. Antalyalı gibi yaşadık iki gece boyunca. Yaşamak için harika bir semt Konyaaltı.
Kaleiçi Antalya'nın en eski yerleşim yerlerinden, turistik merkez olma özelliğini korumaya devam ediyor. Kaleiçi'nde bir otel yerine, Konyaaltı'nda bir oteli tercih etmiştik bu sefer.. Kaleiçi'ne gittiğimizde, kararımızın doğru olduğunu teyit ettik. Eğlence, bar, hep Kaleiçi'nde, gezmesi güzel, kalması değil. Yirmili yaşlarda olsam, tercihim Kaleiçi olurdu.
Falezlerde seyir terasları, parklar, hepsi harika. Antalya stadı ayrı güzel. AVM ler henüz Antalya'yı bozamamış, umarım hiç bozamaz.
Üç günlük Antalya ve Eğirdir gezimiz tam istediğimiz gibi, keyifli ve sakin geçti, Antalya'ya ayırdığımız vaktimizin tamamını Antalya merkezde harcadık, çevresini gezmeye vakit bulamadık, çok sevmiştik Antalya'yı. Yanık dondurma ve piyaz, hep aklımızda. Bir daha ki sefere görüşmek üzere Antalya, hoşça kal.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)