8 Haziran 2020 Pazartesi

Eğirdir, Antalya



EKİM 2018
29 Ekim, üç gün tatil, Ankara'da kalıp ne yapacağız, var mısın Antalya'ya, Belkıs dünden hazır, ne iyi olur kış öncesi. İnsanın kafa dengi eşinin olması bulunmaz nimet. Ani bir kararla, iki gün Antalya, bir gün Eğirdir, tatil planlıyoruz, Eğirdir'e ilk defa gideceğiz. Antalya otel rezervasyonunu hemen yaptırıp sabah erken yola çıkıyoruz. Eğirdir için rezervasyon yaptırmıyoruz, gidince seçeceğiz kalacağımız yeri. Ekim sonunda Antalya için otel rezervasyonu yaptırmasak da olurmuş, yarısı boştu otelin.

YOL ÜSTÜ- GÜZERGAH
Ankara, tatil yerlerine çok uzak. Eğer uçak yolculuğu tercih edilmezse, giderken ve gelirken günün çoğu yolda geçiyor. Biz yolda geçen zamanı kayıp olarak değil, yeni yerler tanıma, yerel lezzetlerden tadım fırsatı olarak değerlendiriyor ve tatilin parçası olarak görüyoruz.

Eğirdir üzerinden Antalya, daha önce gitmediğimiz bir yol. Güzergah Polatlı, Yunak, Akşehir, Eğirdir, Isparta. İlk defa kullanacağız bu yolu. Niyetimiz, Eğirdir'de yarımada üzerindeki otellerde  bir gece konaklamak.

Polatlı'ya gelince ışıklardan sola dönüp Konya, Kadınhanı, Yunak tabelasını takip ediyoruz. Yol, asfalt, çoğunlukla gidiş geliş tek yol, virajlı ve dar, hız yapmak riskli. 30 km sonra, eski ismi "Devlet Üretme Çiftliği" olan TIGEM arazilerine geliyoruz, o kadar büyük bir arazi ki, 30-40 km boyunca hiç yerleşim/köy yok. Arazi kimi yerde kovboy filmlerindeki gibi bomboş, kurak. İlk defa bu kadar büyük çiftlik görüyoruz. 1980'lerde yayınlanan "Dallas" dizisinde ki JR Çiftliğine benzetiyoruz, bir tek petrol kuyuları eksik. Nüfus yoğunluğunun en az olduğu yerler, uçsuz bucaksız boş arazi ve kel tepeler.

Akşehir'e kadar hiç ırmak, dere, göl gibi su kaynaklarıyla karşılaşmıyoruz ama çok su gereken mısır, ayçiçeği, şeker pancarı gibi bitkiler ekilmiş bir çok yere. En verimsiz sulama yöntemlerinden olan yağmurlama sistemleri kullanılıyor sulamada, bunu sağlayan da yer altı suyu. Daha ne kadar kalmıştır yer altı suyu merak ediyorum, kaç yıl sonra çöl olur bu topraklar.

Akşehir'e geliyoruz, haritaya göre Akşehir'e yaklaşınca koca bir göl olmalıydı. Akşehir Gölü. Nasrettin Hoca'nın göle yoğurt mayaladığı hikayeyi hatırlar mısınız, ya tutarsa demiş ya, işte o göl. Hocanın yoğurt mayaladığı göl yok, görmedik. Koca göl nereye gider, uçsuz bucaksız ova, ama göl yok. Sonbaharda göl iyice küçülmüş yada kurumuş. İlkbaharda yağmur çok yağarsa tekrar küçük bir gölet olabilir. Akşehir Gölü de yok olmak üzere.

Durmayıp devam ediyoruz, Akşehir'in arkasındaki dağlara tırmanıyoruz, manzara değişiyor, kurak ova bitiyor yeşil dağlar başlıyor.

Akşehir'den15 km sonra "Cankurtaran" köyünden geçiyoruz. Yol kenarında bir kaç tane derme çatma tezgah görüyoruz, üzerinde plastik kaplar içinde çilek olduğunu son anda fark ediyoruz, ilkinde duramıyoruz, yavaşlayıp ikincisinde durabiliyoruz. Kullanılmış yoğurt ve benzeri plastik kaplara çilekleri doldurmuş satıyorlar. Nereden topladıklarını soruyoruz, arkadaki bahçeleri gösteriyor. İsterseniz buyurun siz toplayın diyor. Çilekler tam kırmızı değil, bu mevsimde çilek olur mu diyorum, ham, olmamış bunlar. Tam mevsimi, tadına baksana diyor. Birer tane alıyoruz Belkıs'la, yıkanmamış çileklerden. Hem topladıkları kap hem de satıcının elimle topladım demesi,  iyice kuşkulanıyor Belkıs, yüz ifadesinden anlayabiliyorum, elini iyi yıkamış mıdır, kap temiz mi? Sanki pazardan marketten aldıklarımız kendileri giriyor kutulara, onların nasıl toplandıklarını bilmiyoruz ya rahatlıkla yiyoruz. Göz görmeyince gönül katlanırmış.
Çileklere üflüyoruz, mikroplar gitti tamam. Gözümüzü kapatıp, atıyoruz çilekleri ağzımıza.

Aman Allahım, ne güzel aroması var, hiç böyle çilek yememiştik, nefis bir tat. Alıyoruz bir kutu, satıcı kabımı geri isterim diyor, çeşme var mı burada diye soruyorum, yüz metre ileriyi gösteriyor. On dakikaya kabını getiririz, doğru çeşmeye, suda buz gibi. Çilekleri avucumuza döküp, çeşmede yıkıyor ve yemeye başlıyoruz.
Belkıs emin olamadı bir türlü, elleriyle topluyorlar, sirkeli suda da bekletmedik, yemesek mi acaba diyor ama dayanamayıp bir yandan da yemeye devam ediyor. Karnımız ağrıyacak bak, az yiyelim, çok soğuk, Belkıs bunları söylerken zaten çileğin hepsini bitiriyoruz. Üstüne de buz gibi çeşme suyu içiyoruz. Karnımız da ağrımadı daha sonra. Yoğurt kabını verip, devam ediyoruz.

Yol tabelalarında Gelendost ilçesine kaç km kaldığı yazıyor. Dağları geçtikten sonra, bitki örtüsü ve iklim değişiyor. Havada hafif nem var artık, kuru hava bölgesi bitti, Isparta'ya yaklaşıyoruz, göller bölgesine.

ELMA
Gelendost, ne hoş bir isim, umarım değiştirmezler. İlçeye yaklaştıkça ceviz, elma, armut gibi meyve bahçeleri artıyor. Bir süre sonra her yer elma bahçesi. Ekim ayı tam da elmanın toplanma zamanı, inanın her yer elma kokuyor, elma ambarında gibiyiz, sanki elma parfümü sıkılmış çevreye. O kadar doğal ve güzel bir koku ki, iyi ki gelmişiz, iyi ki buradayız diye düşünüyoruz. Böyle bir yerde bulunmak yaşama sevinci veriyor bize. Yol kenarları kasa kasa, öbek öbek elma dolu, kamyon ve tırlar gelmiş onları taşımak için. Kimi elmalar sandıklara istif edilmiş, binlerce sandık. Kimi elmalar yerlere yığılmış öbek öbek, toprak yığını gibi öylesine. Çevrede çok sayıda soğuk hava deposu göze çarpıyor.

Yol kenarındaki tezgahlardan birinde duruyoruz, arkasındaki bahçenin sahibiymiş, bahçesinin önünde satış yaparak üç beş kuruş harçlığını çıkartıyor, bizim geçimimiz elmadan, herkes elmacıdır buralarda diyor. Birer tane tatlı, az tatlı, mayhoş, az ekşi elma ve bir tane de armut alıyoruz. Ortaklaşa yiyerek yolumuza devam ediyoruz.

Öyle anlaşılıyor ki Gelendost, Eğirdir ve civarı Türkiye'nin elma deposu. Duruyoruz elma öbeklerinin birinde, yere yığmışlar öylesine, öbek dediysem küçük zannetmeyin, üç beş kamyon dolusu, kimse yok bekleyen, o derece değersiz, inceliyoruz elmaları, küçük, büyük, kurtlu, şekli bozuk, hasarlı elmalar. Ortak özellikleri markete manava gelse, kimse almaz, satışa uygun değil. Meyve suyu yapılmayı bekliyorlar anlaşılan.

Eğirdir'e kadar elma bahçeleri arasında devam ediyoruz. Eğirdir gölü kenarından, kıvrıla kıvrıla giden yolda, şahane manzara eşliğinde varıyoruz Eğirdir'e.

EĞİRDİR
Gezi yazıları yazmaya başladıktan sonra fark ettim ki, ne kadar çok yerleşim yerinin ismi değiştirilmiş. Nedeni farklı da olsa Eğirdir de onlardan biri. Eğridir olan eski ismi 1985 de Eğirdir olarak değiştirilmiş. Ucuz kurtulmuş bence, beterin beteri var.

Tatil kitaplarında, sitelerinde, Eğirdir resimlerine bakın. Havadan çekilmiş, bir iki kilometrelik incecik bir yolla ulaşılan yarımada, gölün içerisinde, yarımadadan ziyade bir ada gibi. O kadar güzel fotoğraf ki, sanki cennet. Giriyoruz yarımadaya ilerliyoruz, fotoğrafla hiç ilgisi yok. Bakımsız yerler, pislik, virane.

En uçta bulunan Felekabad restoran daha güzel gibi, duruyoruz, yemeği de burada yiyoruz. Eğirdir Gölü devasa boyutlarda deniz gibi. Gölde tutulan balıkları soruyoruz, levrek ve sazan, her ikisinden de istiyoruz. Göl balığı, deniz balığı kadar lezzetli değil, bunu biliyorduk zaten. Oturuyoruz bir masaya, üç yanımız göl, manzara şahane, balıklar da beklentimizi karşıladı.

Göl kenarına iniyoruz, çevreye bakıyoruz, şişe kırıkları, poşetler, çöpler, rezalet. Her yer aynı, temiz çevre istemiyoruz nedense, batıyor bize, olmuyor.

Biraz daha oturup dinleniyoruz, sonra ayrılıyoruz yarımadadan. Kale harabelerini pas geçiyoruz, bir kaç otel pansiyon görüyoruz, durup bakmak içimizden gelmiyor. En iyisi bu gecede Antalya'da kalalım. Oteli arayıp bir gece daha kalacağımızı söylüyoruz.

Yarımadanın çıkışı, Eğirdir'in de merkezi, arabayı park edip çevreyi dolaşıyoruz. Hızırbey Camii'ni görüyoruz, bir Selçuklu klasiği, o kadar tipik. Günümüze kadar iyi muhafaza edilmiş harika bir eser.

Eğirdir'den Antalya'ya iki yol var, biri Isparta üzerinden diğeri dağ yolu. Gönlümüz dağ yolu dedi ama çok vakit kalmamıştı akşama, Isparta yolunu da kullanmamıştık daha önce, bir daha ki sefere bıraktık dağ yolunu, Isparta'ya doğru devam ettik.

KOMANDO
Eğirdir çıkışında komando eğitim birliği var, askerlik için bazı gençlerin gönüllü olarak gururla seçtiği, benim gibi, kimilerinin de uzak durduğu yer. Askere giderken yapılan mülakatta paraşütten atladığımı ve lisanslı sporcu olduğumu sırf bu nedenle söylememiştim, kullanmadığım numaralı gözlüğümü de takmıştım, komando yazmasınlar diye. Oysa komando seçilemedim diye üzülüp ağlayanları bile görmüştüm. Eğirdir, komando ile bütünleşmiş, Eğirdir demek komando demek, her yerde hissediliyor bu duygu. Eğirdir ekonomisinde bile komandoların epey payı olduğu anlaşılıyor.

Isparta'ya geliyoruz, gezmek istiyorduk özellikle gül ürünleri satışı yapılan çarşıları. Gül hasadı festivaline gelmek kısmet olmamıştı hiç, bu yıl planlamıştık, pandemi çıkınca plan da yattı.

Isparta'dan sonra yol çok virajlı, hızlı gidilmiyor, manzara güzel, yol keyifli. Son olarak Karacaören Baraj Gölü çevresinde son mola yerlerinden birinde "Baraj Mola'da" durduk, çayı ve gözlemesi güzeldi.

Hava kararmıştı, Antalya'ya Aksu'dan ulaştık. Antalya'nın doğu tarafından giriş yapmıştık, Konyaaltı batıdaydı. Şehir trafiğine girmeden çevre yolundan, Kemer yoluna ve Konyaaltı'na geldik, doğru otele. Yol yormuştu.

OTEL
Konyaaltı'nda "Crowne Plaza" oteli. Yarım pansiyon, sabah kahvaltısı ve akşam yemeği dahil, içecekler hariç. Oda ve yataklar temiz, konforlu, beklentimizi karşılıyor.

Gezilerimizde oteli sadece yatma amaçlı kullanıyoruz, temiz ve bakımlı olması yeterli. Bu nedenle yemek dahil olmayan otelleri tercih ediyoruz. Kahvaltı olmayan otel nadir, yok sayılır. Bu otele rezervasyon yaparken oda ve kahvaltı anlaşmıştık. Akşam yemeği sürpriz oldu, rezervasyon yaparken bilmiyorduk, akşam yemeği de fiyatın içindeymiş otele gelince öğrendik.

Kahvaltı tamam, mecburi de akşam yemeği neyin nesi. Zoraki yiyeceğiz artık, hem de açık büfe. Açık büfe hiç sevmediğimiz yemek tarzı, biraz ondan biraz bundan yiyeceğiz, tadını merak edip yiyeceğiz, rengi güzel olduğu için yiyeceğiz, farklı göründüğü için yiyeceğiz, çok yararlı diye yiyeceğiz, tabağımıza aldık madem, israf olmasın diye yiyeceğiz, bedava, niye yemeyelim deyip yiyeceğiz.
Kabus gibi. Ben henüz kıramadım bu zinciri, Belkıs daha iyi bu konuda, kendini kontrol edebiliyor. Ben, mümkün değil, gözüm doymuyor, çok yiyorum, sonra da kızıyorum kendime neden bu kadar çok yedim diye.

Hiç unutmuyorum, kızım Aslı'nın daha ilkokula bile gitmediği yıllarda hijyenik diye tatil köyüne giderdik. Aslı açık büfeyi baştan aşağı gezer, tabağında bir havuç parçası yada patlamış mısırla gelirdi. Sinir ederdi bizi, bu kadar yiyecek içinde nasıl bir şey almazsın diye kızardık. Meğer çok haklıymış, yiyecek bir şey yokmuş ki alsın. Aslı o yaşında olayı çözmüş ama biz çok sonraları uyandık, ancak gözümüz açıldı.

Açık büfe konaklamalardan olabildiğince uzak durmaya çalışıyoruz yıllardır ama bu sefer olmadı. Otelin kahvaltı ve yemekleri göstermelik değil, çok lezzetli de sayılmaz, eh yedik işte. Havuz yanında ılık Antalya havasında iştah açık oluyor, uzun uzun oturduk masa başında.

Otelde yediğimiz için dışarıda yerel yada özel tatlardan hepten uzak kalacak değiliz elbette.
Hepsi üç gece zaten.

Hizmet eden garsonlar orta Asya Türklerinden, soruyoruz Kırgızlarmış. Bir çok otelde, lokantada rastlıyoruz artık yabancı garsonlara. İşveren için daha uygun demek ki.

Otelde kalan Çinli turist gurubu var, sürekli fotoğraf çekiyorlar, açık büfede yemekleri dikkatlice inceliyorlar, hep konuşuyorlar yüksek sesle.

Bir kaç tane kedi var dışarıda ortalıkta gezinen, bakımlı, kocaman, çok güzel kediler, izin veriyor garsonlar onların olmasına, terbiyeliler. Bazen masamıza geliyorlar, aşağıdan öyle bir bakıyorlar ki, sıkıysa yiyecek verme, parçalarlar insanı, bir anda kaplan gibi oluyor o sevimli kediler. Öyle her şeyi de yemiyorlar.

KONYAALTI SAHİLİ
Otel denize sıfır, odamız denize karşı. Önünde havuz var. Televizyonlarda turizm ve tatil haberlerinin demirbaş görüntüsü Konyaaltı plajı. Sahili çakıllı, denizi berrak, arada sintine artıkları yada zift parçaları gelip mayonuza yapışsa da şahane plaj.

Sabah, yavaş hareketlerle kahvaltı yapıyoruz, sonrasında, planımız Antalya'yı gezmek.
Denize gitmek için yoldan karşıya mı geçeceğiz diye soruyorum, hayır tünel var yolun altından geçen. Denizi yakından görmek için tünelden sahile varıyoruz, dalgasız berrak şahane bir deniz. Hava sıcaklığı denize girmek için uygun. Birden boş ver Antalya'yı diyorum Belkıs'a, sonra gideriz,
kaçırmayalım bu havayı, denizi, Belkıs dünden razı. Doğru odaya gidip üzerimizi değiştiriyoruz.

Hiç düşünmediğimiz halde deniz bizi kendine çekti, yarım gün bırakmadı, misafir edip ağırladı. Yakmayan güneş, ılık deniz, deniz sonrası üşütmeyen hava. Uzandık şezlonglara.

Gözlerimi kapattım, geçmişe doğru yolculuğa çıktım, Konyaaltı anılarıma. Yıl 1979, 1980 darbesinden bir yıl önce. Babam beden eğitimi öğretmeni. Öğretmenler aileleriyle birlikte Milli Eğitim Bakanlığı öğrenci yaz kamplarında tatil yapabiliyorlardı. Konyaaltı plajının ortalarıydı, yanından buz gibi dere akıyordu, tam yerini hatırlamıyorum, çünkü Konyaaltı hep tarlaydı, hiç yerleşim yeri yoktu, yaklaşık olarak şu an bulunduğumuz yerin yakınlarında olduğunu tahmin ediyorum. Lise bitmiş, üniversiteyi kazanmışım. Süper bir tatil yapacaktık maaile.

Geniş bir kamp alanı, üçe ayrılmış, bir tarafta lise öğrencilerinin kaldığı onlarca çadır, ortada yemekhane ve hobi derslerinin yapıldığı çadırlar, diğer yanda yönetici ve öğretmenler ile ailelerinin kaldığı az sayıda çadır. Ben ve abim aynı çadırda kalıyoruz. O zaman Antalya mı sıcak değildi yoksa ben mi hissetmiyordum, sıcakla ilgili hiç olumsuz anım yok.

Sabah öğle akşam tabldot yemekler, ne kadar lezzetliydi yemekler, orada yaz boyu kalan öğretmen çocukları pek sevmezlerdi tabldot yemeklerini, kendileri yapardı sık sık. Hayret ederdim, ağızlarının tadını bilmiyorlar, bu kadar lezzetli yemek yenmez mi diye.

Yaz boyu kalan yönetici bir öğretmenin, benim yaşlarımda oğlu vardı, saz çalardı, hiç duymadığım türküler söylerdi, muhtar köylüleri kandırıyor, köylüler eziliyor, köylülere yazık oluyor gibi şeyler, anarşik, siyasi türküler. Denize de girmezdi pek. Ortak noktamız yoktu, konuşurduk ama arkadaş olamadık. Babası hayıflanırdı, Galatasaray'da okuyor, siyasi işlerle bozdu kafayı, yıl kaybetti diye. Sordum bizimkilere Galatasaray'ı, özel okulmuş. Üzülmüştüm çocuğa.

Kamp süresi on gün, sabahtan akşama kadar deniz, hiç bıkmazdım, sadece yemek için karaya çıkardım. Kamp yapan öğrenciler için deniz saatleri sınırlı. Askerlik gibi, sabah belli saatte kalkarlar, belli saatlerde hobi faaliyeti çalışırlar, resim, müzik, mıntıka temizliği vb. Biz ise özgürdük. Bir tek yemek saatleri sabitti o kadar, zaten yemeğe geç gelirseniz kalmazdı.

Bir gün topladılar hepimizi, otobüslerle Aksu tarafına gidiyoruz, kamuya ait bir tarlaya, susam hasadı yapmaya, çalışmaya, gönüllü kamu hizmeti. Çocuklar tatile gelmiş, bir günlerini niye alıyorsunuz, işgüzarlık. Neyse, gittik Aksu'ya, ilk defa susam bitkisi görüyorum, bir metre uzunluğunda ince saplı, bol yapraklı, tüylü bir bitki, kökünden koparıyorsunuz. Bir saat kadar çalıştık, sonra herkes yavaşça kaytardı, kimi yattı gölgede, kimi sohbete daldı, kimisi de benim gibi incir ağaçlarına çıktı, nefisti incirler.

Birden sol yanımda bir acı hissettim, açtım gözlerimi, Belkıs dirseğiyle dürtüyor, uyan yeter, hasta olacaksın. Keşke dürterek değilde öperek uyandırsaydı daha iyi olurdu ya neyse.

Çocuk ve gençlik yıllarımda denizden çıkmak istemezdim, artık denize girmek bile istemiyorum sık sık, ne o öyle ördek gibi hep suyun içinde, cazip gelmiyor. Sahilde tembel tembel yatıp denizi ve çevreyi seyretmek, biraz kestirmek daha çok hoşuma gidiyor.

Sonbahar, günler kısa, ne çabuk geçti sabah, öğlen. Deniz keyfini bitirip, odaya dönüyoruz, hızlıca giyinip çıkıyoruz, yoksa bütün gün otelde kalacağız. Doğru dondurmacıya, yanık dondurma yemeye.

YANIK DONDURMA
Antalya ve çevresinde "Yanık Dondurma" yı deneyin mutlaka. Keçi yada keçi karışımı inek sütüyle yapılıyor. Bildiğimiz kaymak yada sade dondurma, hafif yanık tadı var. Az miktarda süt tencerenin dibi iyice ısıtıp, özellikle yakılıyor ve dondurmaya özel bir yanık aroma tadı veriliyor. Bu tat Anadolu'da genellikle koyun yoğurdunda kullanılıyor. Akdeniz'de bir çok yerde yanık dondurma yapılıyor ve seviliyor.

Yediğim en iyi yanık dondurma "Nur Pastanesinde" yapılıyor. "Akdeniz" pastanesinde de güzel yapılıyor dediler, denedik, tercihimiz değişmedi. Nur pastanesi, Antalya civarının zincir pastanesi. Korkuteli'nde yapılan dondurma, bütün şubelere dağıtılıyor. Yanık dondurma farklı tadından dolayı ya çok seviliyor yada hiç sevilmiyor, biz maaile hastasıyız, müdavimiyiz. Yanık dondurma için yolumuzu bile değiştiriyoruz.

HADRİAN KAPISI
M.S 100 yıllarında, Roma imparatoru Hadrianusun Antalya ziyareti anısına yapılmış. Kaleiçi semtine de bu kapıdan girerek ulaşılıyor. İyi korunmuş, nefis bir yapı, Hadrian kapısından geçince, sanki o çağlardaymışız gibi hissediyoruz. Mutlaka görülmeli.

YİVLİ MİNARE
Antalya'nın sembollerinden olan Selçuklu eseri Yivli minarede mutlaka görülmesi gereken yerlerden.

ŞİŞCİ RAMAZAN
Antalya'da şişte yapılan baharatsız köfteye şiş deniyor. Şişçi Ramazan beğenilen yerlerden, Kaleiçi'ne yakın. Antalya'da gezme ve yeme yerleri genellikle Kaleiçi çevresinde. Esnaf lokantası türünde salaş bir kebapçı. Doymadan kalkmazsınız, girişte bu hissi veriyor. Şiş yanında pişmiş soğan, yeşillikler, köz biber vb bir çok ikram var. Piyaz ve şiş söylüyoruz. Piyazın üstüne tahin dökülmüş bolca. Ankara piyazından çok farklı, lezzeti bir harika, yok böyle bir lezzet, ikinci piyazı da söyledik. Sadece piyaz yeterliydi bence, başka bir şeye gerek yoktu. Yediğimiz en güzel piyaz. Antalya şiş, Burdur şiş ile çok benzer.

Belkıs yeşilliklerden birinin arkasında toprak kalıntıları gördü, iyi yıkanmamış bunlar dedi ve bir daha yemedi yeşilliklerden. Ben yeşilliklerden hiç birine dikkatlice bakmadım, aldım elime yedim sadece afiyetle. İncelemeyince görünmüyor. İyi yıkanmayan yeşilliklere rağmen şiddetle tavsiye ediyoruz burayı, özellikle piyazı, süper.

PİYAZ
Deniz Baykal, Antalyalı biliyorsunuz. Medyatik bir yanı var, sık sık gündem olur, falezlerden denize girdiğini ve saatlerce yüzdüğünü televizyondan öğrenirdik. Türk siyasetinin renkli simalarından.

Gazetede şöyle bir haber vardı, hiç unutmuyorum. THY ikramlarda yenilikler yapmış, piyazı da eklemiş menüye. Deniz Baykal'la ne ilgisi var diyeceksiniz.

Mecliste söz almış Deniz Baykal, konuşuyor, THY' ye atıp tutuyor. Uçakta piyaz yemiş, bu ne biçim piyazmış, gerçek piyaz Antalya usulü olurmuş, dünyaya yanlış piyaz tarifi veriliyormuş vs. Hayretle okumuştum bu haberi. Sonuçta piyaz değil mi demiştim. Haklıymış, bizim bildiğimiz piyaz ile Antalya piyazı arasında tat olarak çok fark var, ikisinin ismi de piyaz olmamalı bence.

KABAK TATLISI, ÖZDOYUM RESTORAN
Kabak tatlısı çok anlatıldı. Aradık bulduk, sanayi dükkanları yakınında. Kabak tatlısı, isteğe bağlı olarak tahin, ceviz, dondurma ile servis ediliyor. Ankara'da bildiğimiz ve yediğimiz kabak tatlısına çok benziyor. En önemli özelliği üzerine tahin dökülmesi. Lezzetli güzel tatlı. Antalyalılar tahini çok seviyor, piyazı ve kabak tatlısını bol tahinle yiyorlar.
Kabak tatlısı olarak yine de Adapazarı Kabağından olanı tercih ederim.

KALEİÇİ, FALEZLER, KONYAALTI
Akşamları, otelde durmak istemiyoruz. Konyaaltı, Antalya'nın gelişen semtlerinden. Kafe, restoran, park vb. bir çok takılacak yer var, sosyal yönü gelişmiş. Sahilinde  yürüyenler, bisiklete binenler çok fazla. Antalyalı gibi yaşadık iki gece boyunca. Yaşamak için harika bir semt Konyaaltı.

Kaleiçi Antalya'nın en eski yerleşim yerlerinden, turistik merkez olma özelliğini korumaya devam ediyor. Kaleiçi'nde bir otel yerine, Konyaaltı'nda bir oteli tercih etmiştik bu sefer.. Kaleiçi'ne gittiğimizde, kararımızın doğru olduğunu teyit ettik.  Eğlence, bar, hep Kaleiçi'nde, gezmesi güzel, kalması değil. Yirmili yaşlarda olsam, tercihim Kaleiçi olurdu.

Falezlerde seyir terasları, parklar, hepsi harika. Antalya stadı ayrı güzel. AVM ler henüz Antalya'yı bozamamış, umarım hiç bozamaz.

Üç günlük Antalya ve Eğirdir gezimiz tam istediğimiz gibi, keyifli ve sakin geçti, Antalya'ya ayırdığımız vaktimizin tamamını Antalya merkezde harcadık, çevresini gezmeye vakit bulamadık, çok sevmiştik Antalya'yı. Yanık dondurma ve piyaz, hep aklımızda. Bir daha ki sefere görüşmek üzere Antalya, hoşça kal.

3 yorum:

  1. Bence bu ana kadar yazılanların en iyisi bu. Eline sağlık.

    YanıtlaSil
  2. Sedat haklı. Çok güzel olmuş. Kalemine sağlık. Birazcık daha kısa olabilirdi.

    YanıtlaSil