13 Haziran 2020 Cumartesi

Adrasan


EKİM 2017
Adrasan, sessiz, sakin, huzurlu bir tatil isteyenler için ideal. Hareketli tatil isteyenler sıkılabilir. İki günden bir haftaya değişen sürelerle, çocuklarla ya da yalnız, defalarca ziyaret ettik. Son yıllarda daha çok iki üç gün süreli kısa tatillerimizde tercih ediyoruz.

NEREDE
Antalya'nın 90 km batısında, Kemer'e 45 km uzaklıkta. Kumluca ilçesi sınırları içerisinde ve 25 km uzakta olup, Çavuşköy'ün sahili. Sahil yaklaşık 2 km uzunluğunda, korunaklı bir koyda. Likya yolu üzerinde,  Çıralı ve Olimpos antik kentine de komşu.

Resmi Haritalarda Çavuşköy'ü görebilirsniz yalnızca, Adrasan yoktur. Yerleşim birimlerinin isim değiştirme furyasından Adrasan da nasibini almış ve 1960'larda ismi Çavuşköy olarak değiştirilmiş ama kimse unutmamış Adrasan ismini, Çavuşköy pek kullanılmıyor.

Adrasan,  "Luvi" kökenli "Ana Tanrıça Ülkesi" anlamına gelmekte. Luviler Hititler döneminde Anadolu'da yaşamış bir medeniyet.  Kim bilir, ne düşünüldü, nasıl yorumlandı da Adrasan ismi beğenilmedi. Sonuçta bin yıllardır kullanılan Adrasan isminin köy ismi olamayacak kadar kötü olduğuna karar verildi ve değiştirildi. İnsan geçmişini değiştirebilir mi? Mümkün mü? 

NASIL GİDİLİR
Ankara'ya 600 km uzaklıkta. Diğer güzergahları da denedik ama en güvenli,  konforlu ve hızlısı Afyon, Burdur, Antalya güzergahı. Yaklaşık 8 saat sürüyor, molalar dahil. Yolu çift şeritli ve konforlu.

NE ZAMAN GİDİLİR
Adrasan'ın yazını da,  sonbaharını da gördük.  Her mevsimi ayrı güzel olan Adrasan'ın en çok Ekim'ini seviyoruz. Ekim'de tatilciler azalıyor özellikle çocuklu olanlar, bunaltıcı sıcaklıklar kalmıyor. Günler kısalmış, sabah erken ve akşam geç saatlerde hava serinlemiş de olsa, yağmur da yağsa, olsun yine de Adrasan'ın en güzel zamanıdır Ekim.

NEREDE KALINIR
Adrasan otellerinde standart oluşmuş, hijyen kuralları ve hizmet genelde iyi. Otel ve pansiyonlar iki kilometrelik sahil boyunca serpiştirilmiş, çoğunlukla sahile sıfır. Sahile yüzünüze döndüğünüzde,  sağ tarafını tercih ediyoruz, sahili kumlu, daha sakin. Sol tarafta dere var, daha kalabalık, hareketli ve sahili çakıllı.
En son iki gidişimizde "Buhan" otelde  kalıyoruz. Denize 200 metre uzak, çamlar arasında. Oda+ kahvaltı kalıyoruz. İsterseniz yarım pansiyon da var. Temiz, yeni sayılabilir bir otel, sakin, deniz ve orman manzaralı, çam ve bitki kokuları, kuş sesleri içinde şahane bir yer. Kahvaltı, eh işte, kahvaltı var mı var. Her güzelin bir kusuru olurmuş.
Kaldığımız otellerde en çok dikkat ettiğimiz şey hijyen. Kahvaltı artık pek çok otelde aynı, standart, zincir marketlerden alınan, lezzetsiz ama çok çeşitli.  Oysa bizim istediğimiz kahvaltı, az çeşit ve lezzet. Peynirler plastik gibi, salam sosis; dokunmuyoruz bile, hele yumurta, yarım saat haşlanmış o kadar belli ki. Bazen kızıyoruz, iniyoruz sahile, marketten biraz ezine beyaz peyniri alıyoruz tadına bakarak, oturuyoruz sahile, varsa simit yada tazecik ekmek, yanında iki çay. İşte bizim istediğimiz kahvaltı, basit ve lezzetli.

Bu tür oteller içinde, en lezzetli kahvaltı "Fethiye İnfinity Şehir Otel"de. Çayı demleme, peynirler lezzetli yöresel, reçeller ev yapımı, bal arı yapımı, insan yapımı değil, yumurta gezen tavuk, ev kahvaltısından farkı yok. Bir kaç çeşit ev yapımı hamur işi, tarla domatesi vb. İşte istediğimiz kahvaltı bu, basit, özenli ve lezzetli, tek kelimeyle harika.

Bu arada, balı dünyada iki varlık üretirmiş, arılar ve Türkler, ne acı değil mi. Adam, Ostim'de(Ankara sanayisi) bal üretimi yapıyormuş, sormuşlar arı yok, nasıl yapıyorsun diye, iddialıyım arıdan daha iyi bal yapıyorum diyor.
Haberlerde dinlemiştim, milletvekili mecliste konuşma yapıyor, elinde bal kavanozu, markalı. Bu markalı bal, geçen ay sahte olduğu için bakanlık açıklama yaptı, deşifre etti  ama meclis marketinde satılmaya devam ediyor, bu nasıl iş diye.
Soğuttular baldan, artık nadiren yiyorum, tahin pekmezi tercih ediyorum sahte olmayanından.

Adrasan pazarında şişeleri gösterip, satıcıya nar ekşisi sorduğumda, onlar nar ekşisi değil pekmez, demişti, fiyatlarını sorduğumda ise aralarında iki kat olan fiyatlar söylemişti. Pekmezde fiyat farkı neden dediğimde de, onlar çakma pekmez demişti. Haberiniz olsun, pekmezin bile sahtesi var. Balda olduğu gibi, içinde hiç üzüm olmayan üzüm pekmezi var.

SAHİL
Sahilde şezlonglar mevcut, önceki yıllarda restoran ve otellere ait olan şezlonglar kaldırılmış. Belediye kendi şezlonglarını getirmiş, şezlong ve şemsiye için ayrı ücret alınıyor. Sahilin sağ tarafında deniz ve plaj kum, sol tarafında çakıl. Çabuk derinleşmiyor, çocuklar için ideal.
Mısırcı geçiyor sık sık, alıyoruz ama kalmadı o eski mısırlar. Tatlı, şekere batırılmış gibi. Hayvan yemi yapılan mısır. Yerli mısır soruyoruz, yok artık diyorlar.

NEREDE YENİR
Saide restoran ve Nimet Abla'yı çok beğendik. Saide, sahilde kafe tarzı, kadınlar işletiyor. Yemekleri lezzetli, keyifli yemek yiyebileceğiniz mekan.

Nimet Abla, köy yolunda sahile 1-2 km. Adrasanlı bir aile işletiyor. Yemeği yapan kadınlar yine. Temizliğe dikkat ediliyor, sulu yemekleri, turşuları, gözlemeleri lezzetli. Bu yöreye ait olması ayrıca güzel.

Gözlemeciler yaygın, tahinli gözlemeleri beğendik, burası da Antalya, tahin şehri. Dere üzerindeki restoranlar keyifli yerler.

CARETTA CARETTA
Yaklaşık on yıl önceydi, çocuklarla birlikte sahilde oturuyoruz, deniz durgun havuz gibi, kimse de yok bizim oturduğumuz yerde. Sahile on yirmi metre uzakta, denizden yumruk büyüklüğünde bir şey yüzeye çıkıyor, on, on beş saniye sonra tekrar denizin içine giriyor.  Deniz hafif dalgalı olsa asla gözükmez. Hep birlikte izliyoruz, aynı olay periyodik olarak devam ediyor. Merakla izliyoruz. Ne olabilir ki? Mehmet Ali deniz gözlüğünü taktı, koştu atladı denize, gözü kara. Dalgıçlık kurslarına gitti Boğaç'ın Dalgıç Kulübüne, birlikte dalmaya çok gittiler, güveniyoruz o yüzden, içimiz rahat.
Kaplumbağa diye bağırdı Mehmet Ali, kocaman. On dakika çıkmadı denizden, daldı daldı çıktı.

Sonunda yüzerek sahile geldi yanımıza,  çok heyecanlıydı. İlk defa kaplumbağayı doğal ortamında görmüş, birlikte yüzmüşlerdi. İki üç metreden fazla yaklaştırmıyor, kaçıyor dedi.

Bir tane deniz gözlüğümüz var, sırayla hepimiz yüzdük kaplumbağalarla. Muhteşem bir canlı, ilk defa görmenin heyecanını yaşadık hepimiz. Sonraki günlerde de bir kaç kez gördük. Otomobil tekerleği büyüklüğünde olanı da var. Daha küçüğü de, hatta normal kaplumbağa büyüklüğünde olanını bile gördük. Hiç korkutucu değil tam tersine sevimli. Fazla yaklaştırmıyor kendisine. Denizin dibindeki otları yiyor, inek gibi yayılıyor.

Daha sonra bir kaç kez Kaş'ta, Olympos'ta  gördüm, o kadar heyecanlı olmadı. Fethiye merkezde limanda gördüm teknelerin arasında, evcilleşmiş. Balıkçının biri, balıkları küçük küçük parçalara ayırmış satıyor, bir liraya alıyorsunuz balığı, kaplumbağaya veriyorsunuz, ağzını açıp bekliyor, sirk hayvanı gibi, zavallı maymun olmuş. Çok üzülmüştüm, kaplumbağayı o halde görünce. Onu bile bozmuştuk.

YENGEÇLER
Yine bir Adrasan tatilimizde, sabah erken, güneş yeni doğmuş daha, uyku tutmadı, kalktım, sahile gittim. Islak kumda çıplak ayak yürümek en çok keyif aldığım olaylardan, ayağın hafifçe kuma gömülmesi, kumun kenarlara taşması, denizin verdiği serin ıslaklık, yavaş adımlarla, her adımı hissederek yürümek, harika bir duygu.

Çıktım otelden, ne yolda ne sahilde kimse gözükmüyor, benden başka bir Allahın kulu yok, sanki Adrasan benim. Sahile vardığımda kumların üzerinde bir dalgalanma oldu, gözlerime inanamadım, binlerce yengeç beni görünce kumların içinde kayboldular. Bütün sahil yengeç dolu. Yürüdükçe, yaklaştığım taraftaki yengeçler kumda açtıkları deliklere saklanıyor, uzaklaştığım yöndeki yengeçler ise tekrar deliklerinden çıkarak, kumda beliriyor. Müthiş bir doğa olayı. Çocuk eli büyüklüğünde, kum rengine yakın renkteler.

Günün bu saatinde sahilin kullanımı belli ki bana değil, yengeçlere ait diye düşündüm. Asıl sahibi onlar bu sahilin, ben misafirim. Belki avlanıyorlar, belki üreme dönemleri. Haddimi bilecektim, daha fazla rahatsız etmeden yengeçleri, uzaklaştım sahilden, doğru otele, yatmaya.
Ne o yıl, ne de sonraki yıllarda, sabahın kör vaktinde kalkıp da hiç gitmedim sahile bir daha.

GELİDONYA FENERİ,  LİKYA YOLU
Gelidonya Feneri, Adrasan' ın yaslandığı dağın arka yüzünde. Deniz feneri olarak 1936'da yapılmış. Likya yolu üzerinde. İki farklı rotadan gidilebiliyor. Türkiye'nin en güzel manzaralı deniz feneri olarak biliniyor.

Birinci rota; Adrasan'dan 15 km patika yol ile yürüyerek. Bize göre çok zor bir güzergah, bir de gelişi var. Yol üzerinde hiç su yok. Bu yolu kullananlar tam donanımlı gidip gece orada kalıyor. 
İkinci rota; Araba ile dağın arkasında 15 km uzaklıkta Karaöz köyüne gitmek. Buradan da 7 km. ilk üç dört km toprak ama iyi yol, araçla gidilebiliyor. Son üç dört km. patika yürümek zorundasınız, tesis yada su yok.

Doğal olarak biz ikinci rotayı tercih ediyoruz. Karaöz köyüne geliyoruz. Yol asfalt, kaliteli. Köyde seracılık yaygın, biraz da yazlıklar var, denize karşı, küçücük bir yer. Köyden sonra toprak yoldan devam ediyoruz. Yol bozulunca arabayı park edip yürümeye başlıyoruz. Tepenin sırtında önce iki üç km. düz patika, son beş yüz metre ise kaygan dik patika, kabus, çok zorlu, hele sıcaksa, feleğiniz şaşıyor. Parkta yürümeye benzemiyor. Yanınıza su almak zorundasınız.

Belkıs yine bir sakarlık yapacak diye ödüm kopuyor bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde. Düşüp bir yerini incitebilir, böcek sokabilir, diye düşünürken, tam tersi benim ayağım kayıyor, kıç üstü oturuyorum, bir şey yok, bir şey yok, ayakkabımın altı düz, onun için düştüm diyorum, aceleyle. Elimden tutarak yerden kalkmama yardım ediyor Belkıs. Bir yandan da evet, evet biliyorum diyor, kahkahayı patlatarak, bir şeyin yok, hafif atlattın. Belkıs beş dakika güldü katıla katıla, sonra da ben.

Yürürken patika manzarası her şeye değer. Akdeniz önünüzde, Kumluca karşıda, göz alabildiğine seralar. Patikanın sağında solunda belirli aralıklarla taşlar çizgi halinde çift şerit boyanmış. Yolu şaşırmamak için Likya yolu boyunca bu işaretler var. Yolda karşılaştığımız bir gence soruyorum, daha ne kadar var fenere diye, two km diyor, meğer yabancıymış, ne tesadüf.

Dik yokuşu çıkıyoruz, dilimiz iki karış dışarda, yüzümüz pancar gibi kızarmış olarak varıyoruz Gelidonya Fenerine. Hemen çöküyoruz oraya beş dakika soluklanıp kendimize geliyoruz. Sonra feneri ve çevreyi inceliyoruz.
Manzara harika, fener film seti gibi, yürüyüşçüler buralarda konaklıyor, yaktıkları ateşin küllerinden, çadırlarını kurdukları yerlerden anlaşılıyor. Aşağıda, masmavi uçsuz bucaksız Akdeniz ve üç beş küçük ada, art arda sıralanmış, kartpostal gibi. Tepeler, tipik bodur Akdeniz bitkileri, çam, keçi boynuzu vb ağaçlar. Gerçekten gördüğümüz en güzel manzaralardan.

Fotoğraf çekiyoruz bolca. Yarım saat kalıyoruz fenerde, sonra dönüş. Cennet böyle bir yer olsa gerek diyorum Belkıs'a, başıyla onaylıyor. Bütün yorgunluğumuzu alıyor manzara. İnsanlar boşuna gelmiyormuş buraya, sırf yürüyüş olsun diye değil.

Anlıyoruz ki Likya yolu yürüyüşü çok zorlu, kolay değil, çadır falan bize göre değil. Dönüşte iki gençle karşılaşıyoruz, 20-22 yaşlarında Türk, selamlaşıyoruz, belli ki öğrenci. Kocaman sırt çantaları, ellerinde bastonları, bana mısın demiyorlar emin adımlarla, tempolu yürüyorlar. Helal olsun diyorum, keşke bende bu yaşlardayken gelseydim buralara. Olsun şimdi geldik, hiç gelemeyebilirdik.

İNGİLİZ GEZGİNLER
Akşam yemeğini sahilde yedikten sonra, biraz yürüyüp otele dönüyoruz. Otel bahçesinde on, on beş kişilik kalabalık bir grup var, yeni gelmişler. Biz de oturduk bahçede bir masaya. Bahçe küçük, konuşmalar duyuluyor. Otel sahibi ile selamlaşıyoruz ayaküstü, bize puding gönderiyor, ikram. Yeni gelen grubun konuşmaları duyuluyor. İngilizler, erkek, kadın karışık, yaş ortalaması +70 çok yaşlılar, hepsi sırım gibi incecik, sağlıklı görünüşlü yaşlı insanlar. Sanki bakım evinden kaçmışlar. Yemek yiyorlar. Kırk yaşlarında Türk erkek rehberleri var, bir de yine kırk yaşlarında İngiliz kadın rehber ile Türk şoförleri var.

Türk rehber İngilizce anlatıyor, İngilizcesi benim gibi, ODTÜ İngilizcesi (berbat) yaşlılar duysun diye bağırarak konuştuğu için biz de kulak misafiri oluyoruz. Rehber trekking uzmanı, yarın sabah erkenden kalkıp Gelidonya fenerine gidecekler, Likya yolunda yürüyecekler. Her ikimizin de gözleri  fal taşı gibi açılıyor, iyice açıyoruz kulaklarımızı. Biz bugün gitmişiz aynı yere, yorgunluktan ölüyoruz. Rehberin planına göre bu yaşlı insanlar  bizden daha fazla yürüyecekler, başlangıç noktaları Karaöz köyü. 7 km. toprak ve patika yol, dik yokuş, birde dönüş 14 km. Tek kelimeyle maşallah.

Türk rehber, sabah kaçta kalkacaklarını, öğle yemeği için hangi bakkaldan alışveriş yapacaklarını, güzergahı anlatıyor. Sonraki gün Yanartaş'a gideceklerini, Ulupınar'da yürüyeceklerinden bahsediyor. İngiliz rehber araya girerek, ek açıklamalarda bulunuyor. Her gün zor bir rota yani.

Belkıs'la birbirimize bakıyoruz, nutkumuz tutulmuş. Bu kadar yıl Adrasan'a geliriz, ilk kez bu yıl Gelidonya fenerine gitmişiz. İngilizler bir defa gelip bizim hiç görmediğimiz harika yerleri görecekler, hem de bu yaşta. Utanıyoruz durumumuza. İngilizce bilmesek daha mı iyiydi?  Bunlar trekking yapabiliyorlarsa, biz Ağrı Dağı'na çıkmalıydık.

NAR
Adrasan'da Ekim ayı nar zamanı, her yer nar bahçesi. Dallar narların ağırlığı ile yerlere eğilmiş. Manzara süper, sadece narları görmek için bile gelinebilir ekim ayında. Sahilde, yolda, bahçelerin önünde nar satıcıları var. Nar her yerde. Bazı bahçelere kamyonlar gelmiş, narlar toplanıyor. Bu kadar nar olunca kaçınılmaz olarak günde iki üç kez nar suyu içiyoruz. Sade nar suyu, portakallı nar suyu, limonlu nar suyu. Nar suyu çok yoğun, tok tutuyor. iki çeşit nar olduğunu burada öğreniyorum, normal nar ve tatlı nar. Tatlı nar yaygın değil ve gerçekten tatlı. Normal nar daha güzel. Dönüşte alıyoruz bolca.

Sahilde yürürken, bir pansiyonun önünde nar yığını görüyoruz. Oturmuşlar koca kazanın başına, narları ayırmışlar ikiye, tahta kaşıkla vurarak nar tanelerini kazanın içine ayıklıyorlar. Kolay gelsin, ne yapacaksınız bunları? Kaynatıp nar ekşisi yapacağız. Satıyor musunuz nar ekşisini? Hayır, masalara koyacağız, müşteriler salatada kullansınlar diye. Bize de ikram ediyorlar, bir parça ekmeğe dökerek, dünkü yaptıklarının tadına bakmamız için. Gerçek nar ekşisi tadıyoruz. Çok anlamam ben, Belkıs bayılıyor, harika.
Basit bir pansiyon, müşterilerine gerçek nar ekşisi sunuyor, kendi yaptıkları. Nar ekşisi sosu değil dikkatinizi çekerim, böyle işletmeciler de varmış. Notumuzu aldık, seneye bu pansiyondayız.

ADRASAN PAZARI
Pazar günü kurulan Adrasan pazarı, dönüşümüze denk geldi. Pazarlar en sevdiğimiz alışveriş ve gezme mekanları. İyisinden kötüsüne, tazesinden yereline her şey pazarlarda. Belkıs'tan alıştım pazar işine, sohbet de ediyoruz pazarcılarla, hoşumuza gidiyor. Çocuklar nefret ediyor pazardan, avm çocukları.
Adrasan pazarının yarısı pazarcı esnafı, yarısı da köylüler. Sebze ve meyveleri o kadar taze ve güzel ki. Tereyağı gerçek, evde yapılmış, kaşıkla ye yoğurt gibi. Taze peynir, cevizler bahçelerinden, acı biber vb. Anlatmakla bitmez, dolduruyoruz arabayı tıka basa. Tavsiye ediyoruz gezin.

Pazar sonrası, Ankara'ya doğru yola koyuluyoruz. Yaşasın tatil. Antalya'da yanık dondurma yemeyi de ihmal etmiyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder