23 Mayıs 2020 Cumartesi

Hatay, Antakya, Harbiye, Defne

HARBİYE VE DEFNE 2019 EKİM SONU
Harbiye ve Defne'yi ayrı başlıklar altında yazacaktım. Olmadı ayıramadım, ayrılmadılar, birbirlerine o kadar kaynaşmışlar ki.

Harbiye, Antakya'nın hemen dışında ağaçlar içinde, yemyeşil, her yerden suların aktığı, şelalelerin seslerinin duyulduğu bir vadi. Antakya Harbiye arasında adım başı kasap-fırın-künefeci dükkanı. Yeme içme yerleri yaygın. Belli ki Hataylılar buraya pikniğe, yemeğe, gezmeye geliyorlar.

Masaların bir kısmı suyun içinde, ayaklar akan dereye sokuluyor serin serin, gel keyfim gel. Biz yapamadık o keyfi, hava yağmurlu, zor yürünüyor patika ve merdivenlerden, çamurlu ve kaygan. Oturamadık masalara ama hayal edebiliyordum sıcak havalarda ne kadar güzel olacağını.

Harbiye Antakya'ya 8 km, Antakya'nın devamı gibi hiç boşluk yok aralarında. Şehirden 8 km sonra cennettesin, daha ne olsun.
İşe gitmek için her gün 40 km gidip, 40 km geldiğimi düşününce tuhaf oldum üstelik promosyon olarak da trafik stresi var. Biz sanki yolda yaşıyoruz. Yolda geçen zamanımızı toplam yaşadığımız zamandan düşersek, bizim hayatımız iyice kısalır. Küçük şehirde yaşayanlar bize göre çok daha şanslılar bu konuda.

Ankara'da benim eve en yakın piknik, yürüme, gezme yeri,10 km. Eymir ve Gölbaşı. Harbiye'yle kıyaslayınca yüzüme gülümseme gelmiş, Belkıs eliyle dokundu, daldın yine dedi. Evet dalmışım. Düşündüm de, Harbiye piknik yeri iyi ki Ankara yakınlarında değil, eğer olsaydı artık yoktu harbiye, tüketirdik hemen. Eymir ve Gölbaşıda güzel yerler, seviyoruz, sık sık gidiyoruz. Ya onlar da olmasaydı.

Gelelim Defne'ye, Defne bir ağaç, eski yunan kökenli bir isim, değiştirmemişiz ismini nedense, bize ait değil diye. Ne kadar da güzel bir isim, içimize işlemiş. Çocuklarımıza isim olarak vermişiz. Defne ağacının nasıl oluştuğu aşağıdaki mitolojide ne güzel anlatılmış, hem de Harbiye'de geçiyor, evet burada, Harbiye'de, şu an bulunduğumuz yerde, ne kadar farklı bir duygu, müthiş bir miras bırakılmış bize. Binlerce yıl önce burada yaşayan insanlar atalarımız, yazmışlar bu hikayeyi.

 DEFNE İLE APOLLON'UN HİKAYESİ 
  Defne ile Apollon'un hikayesi Antakya Harbiye'de geçmektedir. Hikaye uzun ve süslü anlatımlar içermekle birlikte, kısaca özetleyeceğim.
   Apollon mitoloji de güneşin, ışığın, şiirin, müziğin, okun, kehanetin tanrısı. Zeus’un oğlu, Apollon çok iyi bir okçudur.
   Defne ise nehir tanrısı Peneus’un kızı. Çok güzel olmasıyla ünlü olan Defne hayatı boyunca evlenmemeye kararlıdır.
   Günlerden bir gün Apollon, altın savaş arabasıyla gökyüzünde gezerken kendisi gibi bir okçu olan aşk tanrısı Eros ile karşılaşır. Apollon Eros’a seslenir:
             -          Ey aşkın tanrısı! Bu oklar senin eline hiç yakışmıyor. Onları bana verirsen, savaş meydanlarında kullanırım. Bilirsin benim attığım ok yerini bulur, bu konuda benim üzerime yoktur.

Eros Apollon’un bu küçümseyici tavrına çok sinirlenmiş. Apollon'a demiş ki:
             -          Senin okların her şeyi vurur mutlaka. Ama unuttuğun bir şey var ki o da benim oklarım seni bile vurabilir. Beni neden böyle küçümsüyorsun.

Eros, Apollon'dan intikam almaya yemin eder.

Apollon  bir gün Defne'yi görür çok beğenir, hayran olur. Aşk tanrısı Eros'da onları izlemektedir. İntikam vakti gelmiştir. Eros, biri altın, biri de kurşun olan iki ok hazırlamış. Altın oku Apollan’a fırlatıp, onu tam kalbinden vurarak Defne’ye aşık olmasını sağlamış. Kurşun oku ise Defne’ye fırlatıp onun da Apollan’dan nefret etmesini sağlamış.
Apollon çıkmış Defne'nin karşısına, aşkını anlatmak için, Defne ondan nefret etmektedir, kaçmaya başlamış. Apollon'da  peşinden koşuyormuş.  Defne kaçmaya, Apollon'da onu kovalamaya devam etmiş. 
Bir an gelmiş ki Defne artık Apollon'un nefesini hissetmeye başlamış ensesinde. Yorgunluktan daha fazla kaçamamış. Birden durarak ayağı ile toprağı eşelemiş ve nehir tanrısı babasından yalvararak yardım istemiş. Defne'nin içten yalvarışını duyan babası, dayanamamış, kızına dönüşüm yeteneğini kullanarak yardım etmiş.

Defne’nin  ayakları toprağın derinliklerine doğru kaymış, yeryüzündeki bütün kadınları kıskandıran bedeni kabuk bağlamış, kokusundan bütün canlıların başını döndüren saçları da yapraklara dönüşmüş. İnce, narin kolları uzayıp dalları oluşturmuş ve güzel Defne bir ağaca dönüşmüş, defne ağacı.

Ne yapacağını şaşırmış genç ve güçlü Apollon. Üzüntüden bol bol gözyaşı dökmüş ve defne ağacına sarılmış. Güzelim yapraklarının kokusunu doyasıya içine çekmiş. Apollon Defne ağacına şöyle demiş:
-          Ey güzeller güzeli, Madem ki benim karım olamadın o zaman benim onur ağacım olacaksın. Bundan böyle ben ve tüm kahramanlar senin ağacının dallarıyla süsleyecekler kendilerini. Kokulu saçlarından olan bu ağacın yaprakları yaz ve kış 
yeşil kalacak ve ben onları taç yapacağım başıma.

İşte bu Harbiye'nin şelaleleri de güzel Defne'nin döktüğü gözyaşlarıdır !

HARBİYE VE DEFNE, DEVAMI
Ne güzel anlatılmış değil mi Defne, ta bin yıllar öncesinden. Defne, Akdeniz yöresine has bir ağaç türü. Yaprakları yaz kış yeşil kalıyor, yaprakları kurutularak satılıyor. Defne yağı ile sabun yapılıyor, defne sabunu. Tavsiye ederim ben kullanıyorum. Hatırlıyorum da Rahmetli Barış Manço'da bir programında, saçları için defne sabunu kullandığını söylemişti. Defne yaprağının çayı yapılır, pek çok hastalıklara iyi geldiğine inanılır. 

Bütün dünyada, taçlarda defne yaprağı şekillerinin kullanılması bu nedenledir.

 Defne yaprakları gerçekten çok güzel kokuyor, bütün dünyada, ızgara et, balık ve haşlamalarda defne yaprağı kullanılıyor, lezzet artırıcı olarak. "Isparta gül" ünde nasıl dünyada bir numara isek, defne yaprağında da öyleyiz. En büyük ihracatçısıyız. Satmadığımız ülke yok. Apollon ve Defne sağ olsun, ne güzel bir bitki bırakmışlar bize.

Harbiye'den güzel duygularla ayrılıyoruz. Şehrin bu kadar yakınında böyle bir mitolojik doğa harikası olması ve bizimde burayı ziyaret etmiş olmamızdan büyük keyif alıyoruz. Şehir yönünün tersine bir kaç kilometre daha gidiyoruz. Trafik levhasında Lazkiye yazıyor, farklı renkle. Lazkiye 90 km.

Suriye sınırına yakın olduğumuzu hatırlıyoruz. Keşke savaş olmasaydı da Lazkiye'ye gidebilseydik. Bir saat sonra ordaydık. Yıllar önce hatırlıyorum, Halep'e gidilebiliyordu, üstelik yalnızca kimlikle, günübirlik git gel ne güzelmiş. Fırsat bulup da gidememiştik istediğimiz halde. Çok güzel tarihi bir kentmiş. Keşke gitseymişiz.  Savaş nedeniyle Halep'te taş üstünde taş kalmamış.

Tekrar Antakya'ya dönüyoruz, vakit ne kadar çabuk geçiyor. Daha Arkeoloji müzesi gezilecek, alışveriş yapılacak, Samandağ'a gidilecek, hiç bize göre değil ama plan yapıyoruz hızlanmak için.
Devamı yazımda Hatayı gezmeye devam ediyoruz.















Annem, Babam,Geçmişim, Bölüm 3



NEŞET ERTAŞ VE USTALAR
Her iki köyün düğünleri çok farklı. Kırşehir'de düğünler çok renkli. Köçek olur mutlaka. Köçeğin ne olduğunu biraz anlatmam gerekiyor, yeni nesil ya da bu kültüre uzak olanlara yabancı bir kavram. Köçek kısaca kadın kılığında erkek dansçı demek. Bildiğimiz bıyıklı, esmer, evli barklı, çocukları olan kara yağız bir erkek. Pantolon üzerine süslü, pullu lastik belli dansöz eteğini giyer, gömleğinin üzerine pullu sütyenvari aksesuarını takar, makyaj  ya da topuklu ayakkabı yoktur. Parmaklarına da zillerini alır, her koşulda oynar ve katılanları coşturur.

Köçek, atılan bahşiş paralarını da grubu adına, geriye doğru köprü kurarak, ağzıyla toplar. Bildiğimiz beden eğitimi dersinde öğretmenlerin bize zorla yaptırmaya çalıştığı ama bizimde hiç bir zaman yapamadığımız köprü kurma hareketi var ya işte, aynısı. Bazılarımız beden dersinde bu hareketi yapmaya çalışırken bellerini incitip, bir kaç hafta bel ağrısı çekerdi. Köprü hareketi beden eğitimi derslerinin klasiğiydi, hem de her yıl bıkmadan usanmadan. Neden köprü hareketini yaptırdıklarını anlamış değilim henüz. Bir de amuda kalkma hareketi vardı başımızın belası. Köçekler bir değil beş değil sürekli köprü hareketiyle para toplardı, para atan çok olursa, yetişemezdi toplamaya, çaktırmadan eliyle toplardı o zamanda.

Davul zurna klasiğinin yanında, erkek dansçı köçek, kemancı, darbukacı ve saz heyetiyle birlikte gelirlerdi Kırşehir merkezden, onlara "ustalar" diye hitap edilirdi.
Ustalar Kırşehir'de ve Kaman'da birlikte yaşarlar. "Abdal" denilirdi onlara, tenleri esmerdi, belki güneş yanığı, belki çok içki içtiklerinden belki de doğuştan esmerler. Ayrı mahallelerde birlikte yaşarlar, geçimleri buydu, düğünlerde müzik ve dans. Abdal diye alay edilir, küçük görülür, aşağılanırdı. Halbuki yaptıkları müzikler, danslar çok sevilirdi, bu ne yaman çelişkiydi.

Abdal kelimesini Aptal ile karıştırırdım. Niçin aptal denildiğini anlamazdım. Hiç de aptal değillerdi, tenleri esmerdi o kadar. Çok sonraları öğrendim Abdal'ın gezgin derviş anlamına geldiğini.

Rahmetli Neşet Ertaş'ı kim unutabilir, Abdal'dı, Usta'ydı, sığdıramadık Türkiye'ye, sahip çıkamadık ona, yazıklar olsun bize, o da gitti Almanya'da yaşadı 30 yıl. Değil Kırşehir, Türkiye, hatta dünya sanatçısı oldu.
İşte o Neşet Ertaş gelirdi düğünlere, çalıp çığırmaya, bayıla bayıla keyifle dinlerdik. Kıymetini bilemedik. Ölmeye yakın anladık büyüklüğünü, ancak o zaman yücelttik, "bozkırın tezenesi" diye bilir olduk. Belgeseller yaptık. Cenazesine devlet büyüklerimiz sahip çıktı.
Babası Muharrem Ertaş'ta ünlü bir ozandı, görmedim hiç, türkülerini, "Bozlak'larını" çok severdik. Neşet Ertaş ile gurur duyar ama onun ait olduğu toplumu hiç sevmezdik.

ABDALLAR
Araştırdım kim bu Abdallar diye, Pir Sultan Abdal' dan gelen bir Türkmen boyuymuş, Orta Asya'ya uzanıyor kökenleri, öz be öz Türkler, ama tenleri esmer, bizden farklıydılar, onlar Türk'se, yoksa biz mi Türk değildik. Kafa karışıklığı, saf Türk arayan varsa zor bulur. Bu durum aslında bizim zenginliğimiz ama bize farklı sunulmuştu, biz sunulanı yemiştik, sorgulamamıştık, neden diye sormamıştık. Şimdi soruyor muyuz acaba, sorguluyor muyuz, yoksa her verileni yemeye devam mı ediyoruz, hoşgörümüz o günlerden daha mı az, daha mı çok? Aynı sorunların, fikirlerin yalnızca ambalajı mı değişti? Zenginliğimizin farkında mıyız?

Hep konuşuyoruz ya, teknoloji şu mesleği yok edecek, bu meslekler kalmayacak diye. Bizde yıllar önce bu oldu zaten. Zavallı Abdalların mesleğini yok ettik, daha doğrusu dünya ile entegre olma döneminde kendiliğinden yok oldu, ihtiyaç kalmamıştı, eğlence yön değiştirmişti. E ne yapalım, onlarda değişime ayak uydursalardı diyebilirsiniz, işin kolayına kaçarak. Bu kültürü bir fırsat, bir zenginlik olarak göremedik, suçu neydi bu insanların, kime ne kötülük yapmışlardı, çok az bir kısmı müzikle uğraşıp hayatına devam edebilmiştir. Diğerleri nereye savruldular, ne iş yaparlar kim bilir. Tam bir araştırma konusu aslında.

KESKİNLİ HACI TAŞAN
Galiba lisedeydim  Rahmetli Keskinli Hacı Taşan gelmişti köye düğüne, O da Abdal'dı doğal olarak. Köy odasında toplanılmıştı. Yaşım uygundu dinlemek için aralarına katılmaya. Herkes yere oturur, varsa mindere, yoksa kilimin, hasırın üzerine. "Bağdaş" kurarak oturulur çoğunlukla "yoga"cılar gibi. Ben hiç bağdaş kurarak oturamadım, bükülmüyordu bacaklarım, başımın belası bağdaş oturumu. Onun yerine dizimin üstüne oturuyordum, çok zor oluyordu diz üstü oturmak, kabus gibi.

Hacı Taşan için bağdaş kurup oturmak işinin doğal bir parçası, o kadar rahat oturuyor ki, sanki yerde değil de yumuşacık kaz tüyü koltukta oturuyor. Kocaman sazıyla çok güzel çalıp söylüyor bozlakları, türküleri. Türkü aralarında da kağıt paralar atılıyor sanatçının önüne, bahşiş olarak. Sanatçıya ve odada bulunan herkese çay bardaklarıyla rakı servisi yapılıyor, usul böyleydi. Ne kadar da çok içiyordu Hacı Taşan, içtikçe daha güzel söylüyor, sanki transa giriyor. Konser süper ama bir saatten uzun oturamadım, çünkü herkes kadar rakı içemiyordum, zehir gibi acıydı ve çok kötü kokuyordu, çay bardağında içilen rakı hep fondip yapılıyor. İçemediğim belli olmasın diye usulca ayrılmıştım oradan, içememek ayıp sayılırdı ya da  ben öyle zannediyordum o yaşlarda.  Yaşı uygun olanlar hatırlayacaktır, rakı o zaman çok acı olurdu, iyi mi damıtılmazdı, neden bilmiyorum, Özal dönemi, özelleştirmeden sonra rakılar içilebilir hale geldi.

DÜĞÜN EĞLENCELERİ
Düğünlerde o kadar çok tabanca sıkılırdı ki, düğüne gelenlerin ayık yada sarhoş, çoğunun silahı olurdu. Şarjör boşalıncaya kadar tetiğe basılırdı. Çocukken  aşağıdan boş mermi kovanı toplamak için kavga ederdik, ne yapacaksak. Allah'tan tabanca kazası hatırlamıyorum, televizyonda görüyorum bazen düğünde vurulanları. Bir de düğünlerde su gibi rakı içilirdi. Ben pek içemediğim için hoşlanmazdım düğünlerden, zorla oynatırlardı, iyi de oynayamazdım zaten.

Düğün sahibinin yakın akrabaları eğlenceye katılmaz, onlara "yasakçı" denilir. Düğüne gelen davetlilere hizmet ederler. Gelenleri karşılar, sofralara yemek taşır, içenlere meze yetiştirir, boşları toplarlar, temel görevleriydi yasakçıların. Sarhoş olanları da evlerine götürürler, bir nevi vale hizmeti. İçki içenlere nedense  kavurma gibi özel mezeler yapılırdı, ne özellikleri varsa, bazen kavurma tabağını götürmez kendim yerdim, çok da güzel olurdu, onlar nasıl olsa sarhoş anlamazlardı.

Düğünlerde çok güzel halaylar çekilir, tamamen yöreye has bu halaylar, erkekler için farklı, kadınlar için farklıdır. Günümüz düğünlerinde de halay işini zaman zaman görüyorum. Erkekler açıkta meydanda, kadınlar ise gözden uzak kuytu köşelerde halay çeker.
Bekar delikanlılar, kızları halayda izler ve küçük yuvarlak cep aynasıyla beğendiği kızların gözüne ışık tutarlar. Yoksa başka nerede görecekler kızları. Bakımlı erkeğin cep aynası ve tarağı yanında olurdu mutlaka.
Günümüz düğünleri çok farklı, köçek ve alkol uzun yıllar önce sonlandı. Değişim yüz seksen derece oldu, eğlence olsa da, artık düğünler salonlarda ve genellikle dini törenlerle yapılıyor.

21 Mayıs 2020 Perşembe

Pilotluk Maceram

1988 İLKBAHAR
Artık askerliğin son dönemleri, Terhis Temmuz sonu, sonra gerçek hayat. Asteğmen olarak kışla yerine Kayseri'de fabrikada askerlik yapmak, güzel hayat. Dönem arkadaşlarınla bir aradasın, meslektaş hepsi, genciz, para da kazanıyoruz, akşamları da subay gazinosunda yeme içme, sohbet muhabbet, bilardo, king, briç, daha ne olsun, sonu gözükmüş askerliğin, iş aramalı ve gerçek hayata hazırlık yapmalıydık.

PİLOTLUK NİYETİ
Yaz başı gazetelerde bir haber çıktı, THY pilot ihtiyacını karşılamak için ilk defa, yetiştirmek üzere pilot adayları arıyordu. Bir yıllık eğitimi  Yugoslavya'da, şu anki Sırbistan, Hırvatistan, Bosna'nın olduğu yer. Şimdi olduğu gibi her okuldan, her bölümden değil, sadece ODTÜ'nün ve İTÜ'nün havacılık, uçak, elektrik gibi mühendislik bölümlerinden adaylar kabul ediliyor. Bir de boy, kilo ve göz kusuru gibi şartları var. Arkadaşlardan şartlara uyanlar olarak konuştuk, üç dört kişi vardı uygun olan, başvurmaya karar verdik. 
Böyle fırsat her zaman ele geçmez, hepimiz bekarız, hostesler güzel, pilotlar da havalı, daha ne olsun, kimse işin maddi yönüyle ve çalışma şartlarıyla ilgilenmiyordu; maaş kaç para, sosyal şartları nedir, mecburi hizmeti var mı? Varsa yoksa hostesler ve havalı hayat. Bu kadar bekar ve genç erkek bir araya gelince başka bir şey de beklenmez. Aklımız başka yerdeydi. Hem mühendislik yapıp da ne olacaktı.

Ehliyetimi bile askerde aldım, ehliyet aldığım arabadan başka da bir araba kullanmamıştım. Murat 131'di yanlış hatırlamıyorsam, yani Şahin'in babası. Saatlik kiralanıyor, şoför de öğretiyordu güya. İki kez yarım saat araba kullanmayla ehliyet almıştım. Araba kullanmayı bile bilmeyen ben pilot olacaktım, kendi kendime gülüyordum, tilkiyi kümese bekçi yapmışlar, ne kadar ücret istersin diye sormuşlar, gülmekten söyleyememiş. Arkadaşlarım da aynı benim gibi, demek ki biz de pilot olabilirdik.

Sağlık şartlarına çok önem veriliyordu, pilotlukta önemliydi. Lise sonrası Hava harp okuluna girmeye niyet etmiştim de, göz derecesi sıfır olacak deyince başvuru dahi yapamamıştım. Burada göz en fazla bir numara miyop olabilir yazıyor. Bana uygun, yarımdı benimkiler ama ne olur ne olmaz, sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş.

Bir hafta sonra İstanbul'a sınava çağırdılar, risk almak istemedim, boş yere İstanbul'a gitmiş olmamak için hemen askeri hastaneye gittim, gözlerimi kontrol ettirmeye, ne olur ne olmaz. Göz doktoru da asteğmen, soy ismi de Genç, ne tesadüf benimle aynı, sohbet ettik Hacettepe mezunu ve Kırşehirli. Şaka yapıyor zannettim, biz hep yapardık askerde. Yeni gelen asteğmenlere eskilerden biri binbaşı, albay elbisesiyle şaka yapar, gülerdik. Yemin billah etti, kontrol ettim kimliğini, doğru, sohbet ettik biraz, soy isimlerimiz aynı ve Kırşehirli olmamıza rağmen hiç bir akrabalık bağımız yok, hemşehriyiz o kadar. Anlattım durumu, gözlerimi iyice muayene etti, evet yarım numara, çok çok hassas olurlarsa sıfır yetmiş beş olur, merak etme her şartta birden küçük senin gözlerin dedi. Rahatladım, bekleyin beni hostesler, İstanbul'a gidebilirdim artık.

İSTANBUL
İstanbul'a nasıl gittim hatırlamıyorum, askeri kurye uçakla ya da otobüsle. Nerede kalacağım. İstanbul'u iyi bilmiyorum. Daha önce yalnızca iki kez gittim ama İstanbul kolay, adresleri rahat buluyorum. Harbiye ordu evine git, asteğmenleri almazlar oraya ama dene şansını dedi arkadaşlar. İşimi şansa bırakamazdım, benden bir dönem önce terhis olan Sırrı İstanbul'da çalışıyor, iyi arkadaştık.
Aradım uygunum gel bende kal dedi, evi Şirinevler'de, çok uzak, sınav Cerrahpaşa'da hastanede. Orduevi olmazsa Sırrı var nasıl olsa, içim rahat.

Bir gün önceden gittim İstanbul'a. Sınavda yorgun olmak istemedim. Ver elini istiklal, Taksim, Harbiye orduevini buldum, resepsiyonda asteğmen, rütbedaş, her zaman resepsiyonda olmazmış şanslıymışım, hemen bana bir oda ayarladı, boğaz manzaralı, balkonlu, bir kaç gün kalırsın sorun olmaz ben idare ederim dedi, çok kibar çocuk. Eşyalarımı odaya bıraktım, iki kişilik odada bir kişi kalıyorum, gerçekten balkonlu ve boğaz manzaralı oda, helal olsun resepsiyondaki asteğmene. Duşumu bile almadan doğruca Taksim, İstiklal. THY Genel müdürlüğüne de çok yakın. Önce oraya gitmemiz gerekiyor.
THY genel müdürlüğüne gittim, boşuna gitmişim. Önce sağlık muayenesi olmanız gerekiyor denilince, çıktım oradan.

MCDONALDS HAMBURGERCİ
Bazı olaylar zamanında değerlidir, anlatacağım olay şimdi saçma gelebilir ama o zaman çok önemliydi. Televizyonda haberlerden öğrenmiştim, Türkiye'de ilk McDonalds Taksim'de açılmıştı. Önemli olmasa haberler verir mi hiç.  Hayatımda ilk defa hamburger yiyeceğim, evet ilk defa. Patates kızartması da yapıyorlar sıcacık. Müthiş bir lüks. Uzun bir sıra var hamburgercide girdim bekledim sırayı, sıra bana geldi, aldım hamburger ve patates kızartmasını. Hamburger de sıcacık. Tertemiz her şey, tepsiler, masa, üstelik yanına da ketçap veriyorlar, fiyatı da çok ucuz.
Isırdım bir parça, süper bir lezzet, ne kadar güzel bir yiyecek, hele patates kızartması. Akıllı adamlar şu Amerikalılar, ağızlarının tadını da biliyorlar. Hamburgeri bir iki ısırmada yedim, peşinden sıcak patatesi. Sonraları Ankara'ya da açılmıştı McDonalds, bazen yalnızca patates kızartması yemek için bile giderdik.

Bu yazıyı okuyunca amma da attın, alt tarafı bir hamburger diyeceksiniz, ama doğru anlattıklarım, ilk defa yediğimden olsa gerek, şahane gelmişti bana, hepimiz için öyleydi.  Şimdi düşünüyorum da belki son 15 yıldır hiç hamburger yemedim, yemem de, sevmiyorum. Fast food olarak başka yiyecekleri tercih ederim, döner ekmek, kokoreç, köfte yerim daha iyi.
Bir yıl sonra Amerika'ya gittiğimde konuştuğum Amerikalı, yalnızca çocuklar gider Mcdonalds'a demişti de, ben de ukala dümbük amma attın demiştim içimden, haklıymış. Bizde de aynısı oldu değil mi?
Biraz İstiklalde turladıktan sonra orduevine geri döndüm.

HARBİYE ORDUEVİ
Hayatımda ilk defa bu kadar lüks bir yerde kalıyorum, çok gösterişli her yeri. Rahat değilim yine de, etraftakiler, masalarda oturanlar kelli felli paşalar, bakımlı yaşlı bayanlar de eşleriydi herhalde. Paşa benim gözümde ilah gibi, ben alt tarafı kıçı kırık asteğmen. Dayanamadım, usulca iliştim uzak bir masaya ürkek ürkek. Garson geldi hemen, komutanım ne istersiniz diye sordu, garson asker bile havalı. Dondurma söyledim,  afiyetle götürdüm mideye, nefis. Menüye göz gezdirdim, fiyatlar komik, Kayseri orduevi de ucuz ama İstanbul'un göbeğinde bu kadar lüks bir yerde tuhaf gelmişti bana.
Odama çıktım, biraz ilerde aşağıda konser veriliyor, balkondan görebiliyorum, tam önümde, amfi tarzında bir yer, melodiler duyuluyor, bilindik sanatçılardan biriydi, hatırlamıyorum şimdi.

HASTAHANE, MUAYENE
Erkenden kalktım,  tahliller olur diye kahvaltımı bile yapmadan yola düştüm, Aksaray'dan geçen bir otobüse bindim. Çabucak vardım.
Kalabalık değil Cerrahpaşa'da gittiğim bölüm, yalnızca pilotlar ve adayların bir kısmı var. Sırayla yapıyorlar muayeneyi. Kan verdim mi hatırlamıyorum. Gözlerimize ilaç damlattılar, yarım saat bekledik, önce arkadaşım girdi, çıkışta; hepsini okudum, kartal gözlüymüşüm dedi, ne demekse. Biraz sonra ben girdim, bazılarını okuyamadım. Göz numaran bir buçuk dedi, itiraz ettim, gelirken kontrol ettirdiğimi söyledim, tekrar okuttu yine okuyamadım. İçimden okkalı bir küfür ettim, Kayseri'de beni kontrol eden  asteğmene. Geçmiş olsun, buraya kadarmış, elveda pilotluk hayali. Çıktım hastaneden, devamını yapmaya gerek görmediler nasıl olsa elenmiştim.
Telefon ettim arkadaşım Sırrı'ya akşam sendeyim bekle geliyorum. Atladım otobüse doğru orduevine, topladım çantamı çıktım. Akşama kadar, İstiklal, "Şampiyon kokoreç" Eminönü, vakit öldürdüm, tadım kaçmıştı.

Akşam Sırrı ile hasret giderdik, hazırlamış çilingir sofrasını efkar dağıttık o gece. Sabah kalktığımda Sırrı yoktu, işe gitmiş. Çıktım evden doğru Topkapı'ya, otobüs terminaline, ver elini Kayseri.
Boşuna gelmiştim İstanbul'a, bile bile lades gibi ama değişiklik iyi geldi bana, iyi değerlendirmiştim zamanımı.

HESAPLAŞMA
Aynı hafta tekrar gittim Kayseri'de askeri hastaneye, tekrar muayene, sonuç aynı, yarım numara. Bu sefer ettiğim küfrün yönünü İstanbul'a çevirdim. Birileri bana numara çekiyordu ama anlayamadım. Pilot olmam istenmiyordu sonuç olarak. Zaten hostesler güzel değil, pilotlukta şoförlükten farklı değil, uzanamadığın üzüm misali. Her işte bir hayır var diyerek pilotluk defterini bir daha açmamak üzere kapattım.
Sonradan öğrendim, hep uyuyan bir asteğmen vardı, gece gündüz oturduğu yerde uyuklardı, o kazanmış sınavı, helal olsun dedim kendi kendime, benim uçtuğum uçağa denk gelmez umarım.



19 Mayıs 2020 Salı

Hatay, Antakya, Başka Dünya, Bölüm 1

HATAY, EKİM 2019
Adana ziyaretimizi önceki yazılarımda anlatmıştım. Hiç ara vermeden otobandan Hatay'a doğru yola çıkıyoruz. Kaymak gibi bir yol. Beklentimiz yüksek, televizyonda, internette  o kadar çok Hatay programları, yazıları var ki, öve öve bitiremiyorlar, gurme cenneti olarak tanıtıyorlar. Beklentiler de tavan yapıyor doğal olarak. Bakalım neyle karşılaşacağız. Adana'dan sonra Hatay, şanssızlık biraz Hatay için. Hiç reklamsız Adana süper bir yer, yemekleri harika, iki gün çok az geldi, hakkı en az beş gün Adana'nın, daha çok yer var gezecek, görecek. Hatay gezimi yazarken tam bir kronolojik sıra uygulayamadım, yazıya uygun olması için bazılarının sırasını değiştirdim.

MİSİS
Adana çıkışında 20 kilometre sonra Misis yol ayrımı levhasını görüyoruz. Aklıma geliyor mister ve misis Brown, aynı misis mi acaba. Bizi orta okul ve lisede İngilizce dersinden soğutan, nefret ettiren İngiliz çift. Onların  yüzünden lise 2 de ikmale kalmıştım İngilizceden. İngilizce ders kitaplarının değişmeyen konu mankenleri. Meğer Adana'daki Misis, antik bir kentmiş. Gaz pedalına biraz daha bastım, bir an önce geçelim burayı.

YILANKALE/ ŞAHMERAN KALESİ
Adana'dan çıktığımızdan beri kıskanılacak ölçüde verimli toprakları izleyerek, dümdüz ovada ilerliyoruz, yaklaşık 50 kilometre geçince solda, yola bir kaç kilometre uzakta bulunan küçük bir tepenin üzerinde iyi korunmuş, güzel bir kale görüyoruz. Levhada "Yılan kale" yazıyor. İsmi ilginç, merak ediyorum ne olduğunu, bakıyorum internete.
Pers/İran mitolojisinde "maran" gövdesinin üstü güzel bir kadın,  alt tarafı da  yılan olan bir yaratık. Yarı insan, yarı yılan. Şahmaran da bu yaratıkların şahı, tıp biliminde her şeyi biliyor ve ölümsüzlüğün de reçetesine sahip. Bu kalede yaşıyor. Lokman Hekim,  evet günümüzde hastanelere ismini veren, ismi baharatçılarla anılan aynı Lokman Hekim, bir şekilde Şahmeran'dan tıp bilgilerini öğreniyor ve ölümsüzlük iksirini de alıyor. Tıbbın atası yani.
Lokman Hekim de tıp bilgilerini herkese öğretiyor ama ölümsüzlük iksirini Misis /Ceyhan nehrine düşürüyor, kimseye öğretemiyor.  Bu efsane bir kaç farklı şekilde anlatılıyor, ben bunu tercih ettim.

İSKENDERUN
Adana Hatay arası 190 km, İskenderun'a kadar 130 km otoban, kalan 60 km kaliteli asfalt. Keyifli bir yolculukla İskenderun'a varıyoruz. Demir çelik fabrikaları şehrin yakınında, devasa fabrikalar, deniz kenarında, doğa harika, umarım doğaya bir zararı yoktur bu fabrikaların. İskenderun'da mola veriyoruz, yapılaşma güzel, deniz kenarına iniyoruz. Çok güzel parklar yapılmış, deniz nefis, temiz ve mavi görünüyor. Çay bahçesinde oturup çay içiyor, martıları izliyoruz. Hava güzel, denize sıfır masada oturuyoruz daha ne olsun, burada deniz kenarında oturmak bir ayrıcalık değil. Çok sevdik İskenderun sahilini, yaşanabilir bir kent, denizine ve doğasına bayıldık, çok medeni gözüktü bize.

ANTAKYA/HATAY
İlçe merkezinin ismi Antakya. Hatay ise ilin ismi, bu nedenle Antakya demeyi uygun buldum. Verimli topraklar arasından bu güzel şehre varıyoruz. Girişte çirkin bir yapılaşma yok. Antakya deniz kenarında değil, Asi Nehri tam ortasından geçiyor. Antakya'nın çok sıcak olduğu gibi bir ön yargım vardı, Adana'dan da daha güneyde olduğu için sanırım. Sordum, sıcak ama asla Adana gibi bir sıcağın olmadığını söylediler, yazın rahat yaşanabildiğini, bunaltıcı olmadığını da eklediler. Gideceğimiz yer tarihi Antakya semti, eskiden yaşanılan merkez.
Haritaya bakarak rezervasyon yaptığımız Saray Oteli kolaylıkla buluyoruz.

SARAY OTEL
Otel şehrin tam merkezinde, ırmağın kenarında, ırmağın karşı tarafında eski Hatay meclisi var, otelden gözüküyor. Her yere yakın, bir kaç adım mesafede, konumu süper. Temiz bir şehir oteli, biraz küçük odalar, banyo özellikle küçük, o kadar küçük ki, duş alırken bütün her yer ıslanıyor. Banyosu büyük olan odaları da var, biz bilmiyorduk, kalırsanız büyük banyolu odalardan tercih edin. Kahvaltıya özen gösteriliyor, hep otelde kahvaltı yaptık. Vale var, aracı almak için on on beş dakika beklemek gerekiyor, otopark ırmağın karşı tarafında. Tavsiye ediyoruz bu oteli.                

ASİ NEHRİ
Asi Nehri, Seyhan gibi cılız bir dere değil. Koca bir ırmak, ırmak dediğin böyle olur. Neydi o zavallı Seyhan nehrinin hali. Asi, nazlı nazlı akıyor, çamur gibi, bulanık.
 
Balıkları görebiliyoruz kenardan, olta atanları da gördük. Su bulanık ama balık yaşayabilecek kadar da temiz demek ki. Nehrin akış hızını görebiliyorduk çünkü üzerinde bol miktarda bitkiler var. Nehirle birlikte aynı hızla yüzen su bitkileri. İlk defa şahit oluyoruz böyle bir olaya. Bitkinin adı "su sümbülü". Sanki tarlalardan sökülmüş de özellikle nehre atılmış gibi, kocaman kocaman yapraklı, capcanlı, iyi beslenmiş, sağlıklı görünen bir bitki. Çok miktarda su sümbülü nehrin üzerinde yüzüyor, kökleri suda yaşayan bitkiler. 2018 yılında o kadar çok su sümbülü büyümüş ki bütün ırmağı kaplamış, su görünmüyormuş, bütün ırmak yemyeşil bitki kaplı, tarla gibi, ilginç görüntü. Şimdi o kadar fazla değil ama yine de belediye teknelerle temizliyor bitkileri, belli ki tecrübe kazanmışlar, çoğalmadan temizliyorlar. Biz İç Anadolulu olarak böyle şeyler görmediğimiz için hayretler içerisinde izledik bitkileri.
Asi Nehri Suriye'den doğup, Hatay Samandağ'dan Akdeniz'e dökülen çift ülkeli bir nehir, bunu düşünmek bile ilginç.
Nehir, şehri güzelleştirmiş, ayrı bir özellik kazandırmış, yakışmışlar birbirlerine, tamamlamışlar. Eskişehir'deki Porsuk çayı aklıma geldi o da şehirle bütünleşmiş, birbirlerini tamamlamışlardı. Oysa gördüğüm çoğu akarsu bulunduğu şehre fazla gelmiş ve yok sayılıyorlardı, örneğin Ankara, pek çok dere, çay olmasına rağmen, yok ettik, olmadı üzerini kapattık görmeyelim diye, geriye yalnızca isimleri kaldı, Dikmen deresi, İncesu deresi, Bent deresi...
Hatay hakkında ilk izlenimlerimiz hep olumlu.

TARİHİ BİZİM KÜNEFECİ
Hatay demek künefe demek, künefenin başkenti. Künefeyi yapılırken izledim. Altı ve üstü tel kadayıf ortası tuzsuz taze peynir, yağ da ekleniyor, piştikten sonra üzerine şerbet dökülüyor, sıcak veya soğuk yeniliyor, sıcağı daha çok tercih ediliyor.

Çarşıda o kadar çok künefeci var ki şaşarsınız. Sanki künefe yemek temel kurallardan. Sordum otel çalışanlarına iyi künefecileri, şaşırdılar, burada kötü künefe yapılmaz diye, sanki kötü yapanı hapse atıyorlar da. "Çınaraltı Künefecisini" sordum, çok rağbet gören yerlerden, o da iyidir dediler. Siz hangisinde yiyorsunuz dedim, otelin bitişiğinde bulunan künefeciyi gösterdiler, ser verip sır vermeyeceklerdi demek ki.

Biz de otelin bitişiğindeki "Tarihi Bizim Künefeciye" yöneliyoruz. Tarihi kentte sokaklar trafiğe kapalı rahat gezebiliyorsunuz, zaten bir araba ancak sığar bu daracık yollara. Gerçekten yüzyıllık künefeci, yazmışlar tarihlerini asmışlar, babadan oğula devam etmiş. Sokakta bir sehpa ve iki ucunda birer tabure. Biraz tok biraz açız, aslında tatlı yemenin tam kıvamı, tok karnına yiyemiyorum tatlıyı ben.
Oturuyoruz taburelere, tertemiz bir sokak, çok sevimli, hava güneşli, ılıman, sokak gölge, yanımızdan insanlar geçiyor, çoğu, diğer illerden gezmeye gelmişler belli. Bitişiğimizde oturan üç kişilik orta yaşlı grup edebiyat hakkında konuşuyor. Konuşmalarından Ankaralı oldukları anlaşılıyor. Ankaralı ve edebiyat hakkında konuşmak, bana fersah fersah uzak bir kavram, nasıl insanlar bunlar diye istemeden başımı çevirdim baktım, senin benim gibi insanoğlu, güldüm kendi kendime, bu tuhaf düşüncelerime. Belkıs'a anlattım anlamadı, garip garip baktı bana iyi miyim diye.

Tadına bakmak için bir porsiyon istedik önce, yanına su, burada şalgam yaygın değil Adana'ya benzemiyor. Nefis bir tat, işte künefe budur, soluksuz yedik, peşine birer porsiyon daha, yaladık yuttuk, hayat budur işte. Teşekkür ettik künefe için.
Bitişik dükkan balıkçı, pişirme evi, sohbet ettik onunla, balık isterseniz emrinizdeyim dedi çok da güzel olurdu ama erken kapatıyormuş. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştık, taburede oturmaktan sırtımız ağrımıştı, bir saatten fazla oturmuştuk. Hesabı ödeyip kalktık.

Sonraki günlerde Çınaraltı künefeye iki kez gittik kapalıydı, saatlerimiz uymamıştı. Kısmet değilmiş, Belkıs başka bir yerde yedi künefeyi hiç memnun kalmadı. Başka da künefe yemedim ben.

HATAY KURABİYESİ
Çevreyi tanımak için yürümeye başladık. Otelin birkaç dükkan yanı pastane, gezi grupları olduğu anlaşılan insanlar bir şeyler alıyorlar, önünden geçerken baktık, kurabiye, Hatay kurabiyesi çok ünlü buralarda, bir kaç ay bayatlamadan kalabilirmiş. Tadına baktık, bildiğimiz kurabiye, tarçın ve bir kaç baharat katmışlar içine kokulu, seveni çok, sonuçta kurabiye işte. Bize hitap etmedi.

HATAY SİMİDİ
Simit burada da seyyarlarda satılıyor. Benim uzmanlık alanım, çok severim, her bölgenin simidi farklıdır kendine özeldir. Hatay simidi Ankara simidinden 2 kat daha büyük ama ince, belki de gramajı aynı. Özelliği ise susam fakiri olması, kel bir simit Ankara simidine kıyasla. Üzerine üç beş tane susam atmışlar sanki sayıyla. Aldım bir simit hemen tazecik, yanında bir kağıt parçası verdi, nedir bu diye sordum, tuz ve kimyon karışımı, simidi bölüp buna batırıp öyle yiyeceksin. Simit yeme kuralı buymuş burada çok ilginç. Biraz yürüyüp otele dönüyoruz.

OTEL KAFE
Antakya'da volta atılan sokak otelin önünden geçiyor, İstiklal Caddesi diyorlar buraya, İstanbul'daki İstiklale benzediği için, üstü renkli aydınlatmalı. Otelin altı kafe, oturması keyifli, ırmağı da görüyor bir yandan. Kafeye oturup simidi yiyoruz, kimyon ve tuz karışımına banıyoruz, çayla beraber iyi gidiyor, hepsini yiyoruz. Simit her zaman, her yerde güzel eğer tazeyse.

Belkıs'la sohbet ediyoruz, Hataylılar saf diyorum, neden diyor, neden olacak yabancıları hiç kazıklamıyorlar, hiç fahiş fiyatla karşılaşmadık. Turist kazıklanır oysa. Üç günlük gezimiz boyunca hiç kazık yemiş gibi hissetmedik, hoş bir duygu. Antakya'ya ısınmıştık iyice.

Esnafın bir kısmı şiveli konuşuyor, sanki Türkçeyi sonradan öğrenmişler, ya da ana dilleri değil gibi. Belki de Araplar ya da Suriyeli her neyse ne önemi var, Türkiye'de yaşıyor, dürüst esnaflık yapıyorlar. Keşke her esnaf öyle olsa.
Bizim tatil anlayışımıza uygun bir yer az gez çok otur. Asında bizim yaşam tarzımıza da uygun. Yavaş ve sakin hayat, kimsenin acelesi yok. Ne güzel.
Hatay'ı gezmeye ikinci bölümde devam edeceğiz.