30 Mayıs 2020 Cumartesi

Beypazarı, Sevimli Komşu

BEYPAZARI
Ankara'ya en yakın (100 km) ve en güzel günübirlik ziyaret, gezi merkezi. Beypazarı'nın ziyaret edilen semti küçük bir kaç sokaktan oluşuyor. Tarihi Konaklar da burada.
Hititlerden beri var olan Beypazarı, aynı zamanda şimdi kimsenin hatırlamadığı ve kullanmadığı eski Ankara İstanbul yolu üzerinde.
İki yüz yaşlarında olan tarihi konaklarının alt katı taş, üst katı ahşaptan yapılmış. Safranbolu evlerine çok benzer. Konaklar günümüzde, otel, restoran, müze olarak kullanılmakta.

Mansur Yavaş  belediye başkanı olarak, çıraklık dönemini burada geçirdi. Öğrenme süreci iyi geçmiş olacak ki hem Beypazarı herkesin bildiği, ziyaret ettiği bir yer oldu hem de kendisi kalfalık döneminde Ankara'ya başkan oldu.

Hatırlıyorum da, Beypazarı ziyaret edilecek bir yer olarak bilinmezdi. Tanıtımlar yapıla yapıla öğrenildi Beypazarı. Ziyaretçi otobüslerini bizzat kendisi karşılardı Mansur başkan. Onun başkanlığı döneminde Beypazarı tanındı. O zaman MHP' liydi.  Durum ortada Beypazarı nereden nereye geldi. MHP li başkan ama helal olsun iyi çalışıyor derdik.

Mansur Başkanı Beypazarı belediye başkanlığı yaptığı dönemde sevdik, yoksa Ankara ile bir ilgisi yoktu, bize Beypazarı'nı tanıtmıştı, daha ne olsun,  ısınmıştık, sevmiştik bu şirin ilçeyi ve başkanını.

Belediye başkanına ısınmak, sempati duymak deyince bir anım geldi aklıma. Önceden evlenme işlemlerini yaparken muhtar onayı gerekiyordu, ben de Dikmen'de  mahalle muhtarına gitmiştim evlilik belgelerimi onaylatmaya. Evi bir apartmanın giriş katındaydı, girdim apartmandan içeri, gözlerime inanamadım, Murat Karayalçın'da orada zile basmış kapının açılmasını bekliyordu.
Belediye başkanı mıydı o zaman hatırlamıyorum, benden daha kısa boylu, zayıfça, güler yüzlü bir adam, ne diyeceğimi şaşırdım, çok sevindim, elimi sıktı, konuştuk, hayırlı olsun, umarım uğurlu gelirim dedi, evet uğurlu da geldi, otuz yıldır mutlu bir evliliğim var. 
Muhtar çıktı bu arada kapıya, hemen benim belgeleri onayladı aceleyle, ücret bile almadı. İçim daha çok ısınmıştı Karayalçın'a.Hem Karayalçın'la tanışmış, hem de sayesinde muhtara para vermemiştim! Daha ne olsun.

Beypazarı gezdiğim bir çok şehirden daha güzel, yöresel özelliklerini korumuş, turizmi öğrenmiş ve aynı zamanda modern bir yer, yavaş şehir. Yaşamak isterim burada, hiç sıkılmam, tam bana göre, çevresi de çok güzel, orman, yayla, akarsu, gölet, yok yok.

Hiçbir yeri özel tarif etmeye gerek yok Beypazarı'nda.  Küçücük bir çarşı, her yeri elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz, İnözü vadisi hariç, o da 3 km merkeze.

Yılda en az bir kaç kez günübirlik ziyaret ediyoruz. Hiç sıkılmadık daha. Artık uzun uzun gezmiyoruz bile, oturuyoruz  saatlerce, çevreyi izliyoruz, sohbet ediyoruz, esnafla konuşuyoruz, bize terapi gibi geliyor. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz.


NE ZAMAN GİDİLİR
İlkbahar ve Sonbahar ayları en güzel zamandır. Yaz sıcağı ve kış ayazında çekilmiyor. En güzeli yağışsız ılıman havalar. Mümkünse hafta içi gidin. Hafta sonu gitmek zorundaysanız, sabah erken gidin. Çok kalabalık hafta sonları.

AYAŞ, SEBZE BAHÇELERİ
Ankara Beypazarı yolunda Ayaş'ı geçince sağlı sollu sebze bahçeleri göreceksiniz. Ayaş domatesi işte buralarda yetişiyor.Ayrıca, biber, patlıcan, karpuz, soğan, salatalık vb sebzeler de yetiştiriliyor.
Bahçelerin önünde yola uzanmış tezgahlar görürsünüz. Sonbaharda giderseniz, gidiş ya da dönüşte mutlaka durun bahçelerin bir kaçında.  Poşet verirler size, tarlayı göstererek, git istediğinden topla, derler. Topladığınızı tarttırırak ücretini ödersiniz.
Ben alırken espri yapıyorum, toplama ücretini düşün benden diyorum. Hiç anlamadılar daha.

KAHVALTI
Güneşli ve ılıman zamanlarda kahvaltı tercihinizi İnözü vadisindeki  tesislerden yana kullanabilirsiniz. Zindancık tesisleri tercih edilebilir. Bahçe içinde, ağaçlar altında serpme kahvaltınızı yapabilirsiniz. Bazlamayı seveceksiniz, taze taze. İlkbaharda bitişikte akan dereyi de seyrederek, uzun uzun kahvaltı yapabilirsiniz.
Serin havalarda, eski Beypazarı'nın turistik sokağını deneyin kahvaltı için, memnun kalırsınız, tercihimiz Halise Teyze'nin yeri.

BEYPAZARI KURUSU
Nostaljik sokağa girer girmez, ikramlar başlayacak, en çok da Beypazarı kurusu. Hamuru tereyağı ile yoğrulan, iki aşamada pişirilen, üç dört ay bozulmadan kalabilen kurabiye. Dikkat etmezseniz sadece kuru ikramları ile doyabilir, başka bir şey yiyemezsiniz.

SİMİT
Beypazarı simidi tam kel, hiç susamsız. Ankara'dan alışkın olunca bol susamlı simide, Beypazarı'nda  susamını koymayı unutmuşlar gibi hissediyoruz. Simit simittir, gelince tatmalı.

BEYPAZARI GÜVECİ
Güveç her menüde var, en ünlüsü "Tarihi Güveç Fırını" yan sokakta. Fırını inceleyin hayran kalırsınız, en az yüz yıllık. Vedat Milor'un burayı ziyareti sonrası haklı olarak daha da ünlenmiş.

Güveç deyince, et, patlıcan, domates, biber vb sebzeler ile toprak kapta pişen, az sulu sebze yemeği anlaşılıyor genellikle.  Beypazarı güveci ise, dana etli pilav ya da tavuklu pilav diyebilirsiniz ama toprak güveç kabında pişiyor.

Beypazarı'na ilk gittiğimiz yıllarda güveç bulamazdık yemek için. Geleneksel olarak güveç hem, altı ya da sekiz kişilik kaplarda yapılır hem de bir gün önceden siparişe vermeniz gerekirdi, biz iki kişiydik, altı kişilik güveci ne yapacaktık.
Sebzeli güveç ise hiç bilinmiyordu yada biz rastlamamıştık.

Esnaf akıllı gönül vermiş bu işe, çabuk uyum sağladılar bu duruma, güvecin artık sebzelisini de yapıyorlar, bildiğimiz güveçten. Her çeşitten kocaman kaplarda pişirip, küçük toprak güveç kaplarında servis yapıyorlar.

YAPRAK SARMASI, BAKLAVA, HÖŞMERİM
Girdiğiniz dükkanlarda istemeseniz de yaprak sarması ve seksen katlı baklavasının zoraki tadına bakacaksınız. Höşmerim çok pişirilmiş gevrek un helvası gibi, tadı güzel.
Hediyelik olarak en çok alınan yiyecekler, sarma ve baklava, ayrıca erişte, tarhana gibi yiyecekler de satılıyor.

HAVUÇ SUYU
Gezi sokağına girmeden meydanda havuç heykelini göreceksiniz. Beypazarı, Türkiye'nin havuç merkezlerinden, en çok havuç üretilen yerlerden. Ülkenin dört bir yanına buradan gidiyor havuçlar.
Sokakta bol miktarda havuç suyu satan yerler var. İçmeden geçmeyin. Havuç lokumu bile var.

TARİHİ ÇINAR AĞACI
Tarihi sokakta caminin önündeki tarihi çınar ağacı görmeye değer. Hatay Musa çınarının yanında  saksıda fidan gibi kalsa da yine de güzel.

GÜMÜŞÇÜLER ÇARŞISI
Tarihi sokağa girmeden hemen önce gümüşçüler çarşısını göreceksiniz. Beypazarı gümüş işleme konusunda tarihi tecrübeye sahip, özellikle ince tel haline getirilen gümüş ile yapılan telkari sanatı konusunda güzel örnekler bulabilirsiniz. Çeşit çeşit gümüş takılar alabilirsiniz.

BEYPAZARI DOĞAL MADEN SUYU
İnözü vadisine yakın dolum fabrikası var. Nedense Beypazarı' na gidince maden suyu alınıyor genellikle, sanki Ankara'da yokmuş gibi. Yerinden alınıyor ya farklı sanki.

Beypazarı yalnızca yöresel özellikleriyle de turizm yapılabileceğinin nadir örneklerinden. Halk benimsemiş, içine sindirmiş, sahip çıkmış turizme.

Beypazarı'nın tek olumsuz yanı, çok turist geldiğinde,  kaynakların yetersiz kalması, park, restoranlar, sokaklar hiç bir yer yetmiyor. Ziyaretçi sayısını kısıtlamak için bir çözüm bulunmalı.

Ankara'dan  günübirlik gidilebilen nadir güzel yerlerden. Halkı medeni, esnaf sohbet etmeyi seviyor. Türkiye'nin diğer illerinden de ziyaretçiler geliyor, özellikle Ankaralılar kaçırmayın bu fırsatı.

29 Mayıs 2020 Cuma

Hatay, Samandağ, Düşler Diyarı


Bu yazıyla; 2019 Ekim sonunda yaptığımız Hatay gezisini tamamlıyorum.

HATAY SAMANDAĞ
Bu gün Hatay'da son günümüz. Sabah acele etmiyoruz, otelde keyifli bir kahvaltı sonrası ver elini Samandağ. Güzel manzarayı izleyerek 45 dakikada Samandağ'a varıyoruz. Yağmur ara ara yağıyor, şiddetli değil gezmemizi engellemiyor. Samandağ Hatay'ın ilçelerinden, Akdeniz  kıyısında, kilometrelerce uzunluğunda sahili var.

Niçin başka ilçe değil de Samandağ: Türkiye'deki tek Ermeni köyü Vakıflı buraya beş km uzaklıkta. Yıllardır duyarım Vakıflı'yı, gelmek bu güne kısmetmiş. Vakıflı, Dünya'da Ermenistan'dan sonra sadece Ermenilerin yaşadığı ikinci köymüş. Merak ediyoruz nasıl bir yer diye.

Türkiye'de tek Ermeni köyünün burada olması bile ziyaret etmek için yeterli neden değil mi? Belki de burayı ziyaret etmemizi sağlayan neden, yazının sonlarına doğru anlatacağım, Ermenilerle ilgili anılarım da olabilir mi?

Asıl amacımız Vakıflı'yı gezmek ama yakındaki Titus Tüneli'ni, Hıdırbey Musa Ağacı ile Beşikli Mağara'yı da gezmek istiyoruz.

Belkıs, şimdi hatırladım dedi yolda. Eğitim verdiği bir öğrencisinin ailesi Samandağ'da zeytinyağı ticareti yapıyormuş. Zeytinyağı almayacağız. Zeytinyağı kaynağımız Sedat'lar.
Sorarız öğrencinin ailesine, buranın yerlileri nasıl olsa, salça, biber ve diğer şeylerin iyisinin nerede satıldıklarını bilirler.

Pek çok şey almıştık Antakya'dan ama Samandağ olunca, yine de almak istiyoruz buraya has hediyeliklerden. Bir kaç yere telefon etti Belkıs, Samandağ girişinde aileye ulaştı, zeytinyağı dükkanları İskenderun'daymış ama Samandağ sahilde de restoranları varmış. O kadar ısrar ettiler ki gelin diye, çekindik, onlara zahmet vermek istemedik, hiç tanımıyorduk ama gitmek zorunda kaldık. Sahile gelince yol tarifi için tekrar arayın dediler. Ne amaçla aramıştık, sonuç nereye varmıştı.

Yol bizi doğruca sahile götürdü. Önümüzde Hz. Hıdır/Hızır türbesi, planda yoktu ama iyi oldu gördüğümüz, şans işte. Hızır, Hıdır, ikisi de aynı, yöresel söylenme farkı.

Hz Hıdır türbesi: Beyaz renkli 15-20m çapında tek katlı yuvarlak bir yapı, tarihi değil, sonradan yapılmış, Hz. Hızır ile Hz. Musa'nın burada buluşmaları anısına, yapının içinde türbe var. Türbe etrafında dönerek ibadet yapılırmış. Dini olarak ziyaretçisi çokmuş. Gittiğimizde kimse yoktu.

Telefon ettik tekrar, türbeden sola dönün, sahilden devam edin, bir kaç yüz metre sonra Çapa balık restoran, umarım yanlış hatırlamıyorum ismini, çok üzülürüm yoksa. Boş sahilde birkaç restoran var, son restoranlardan biri. Daha sonra hiç yerleşim yok, uçsuz bucaksız sahil, geniş kumsal, bir kaç km ilerde Asi nehrinin denize döküldüğü yer görünüyor. Kimse yok sahilde. Bomboş.

Öyle iyi karşıladılar ki bizi, sanki kırk yıldır dosttuk da, uzun süredir görüşmüyorduk. Samimi, cana yakın, harika insanlar. Daha öğlen olmamış, çıktık yukarı oturduk, tanımıyoruz birbirimizi ama sohbet iyi. İçerde bizden başka, 20-30 kişilik bir grup var, kahvaltı yapıyorlar. Keşke biz de otel yerine burada yapsaydık kahvaltıyı diye içimden geçirdim. Mutfağı görmüştük aşağıda tertemiz ve yöresel kahvaltıları oldukça çekici görünüyordu.

Grup, gezi grubu desem değil, uslu uslu yapıyorlar kahvaltılarını sessizce, beş benzemezler, sordum usulca kim bunlar diye. Samandağ öğretmen grubuymuş. Benzetemedim çoğunu öğretmene, neyse konuyu dağıtmayalım.

Çok ısrar ettiler bir şeyler yememiz için, balığımız çok güzeldir dediler. Bir saat olmuştu kahvaltıyı yapalı daha, aç değildik. Burası asıl akşam güzeldir, gezdikten sonra uğrayın mutlaka dediler. İkimizde hayran kaldık, ne güzel olurdu burada balık yemek. Balık da yalnız yenmez ya, dönüşte nasıl gidecektik o kadar yolu Antakya'ya. Çabuk uyandık rüyadan. 

Kabak tatlısı ikram ettiler, Antakya'da yediğimizden farklı, şekeri az, baymıyordu yerken. Demek ki böyle kabak tatlısı da olabiliyormuş, Türk kahvesi de içtik, bildiğimiz usulden, mis gibi, köpüklü. Bir daha gelirsek buralara, özel plan yapacaktık, özellikle akşam balık yemek için.

Akdeniz önümüzde, yan tarafımızda Asi nehrinin denize döküldüğü nokta ve yemyeşil  dağlar, oturduğumuz  yerden manzarayı seyrediyoruz. Lüks değil bu manzara buralarda.
Sahile bir adam geldi, balıkçı çizmeli, sahil kumsal ve sığ, elindeki ağı denize fırlattı, beklemedi, topladı hemen, balıklar görünmüyordu ama ağdaki bir şeyleri kovaya döktü, beş on metre sahile paralel yürüdü, tekrar ağını attı, tekrar topladı, boşalttı. Aynı hareketleri periyodik olarak yaparak uzaklaştı.
Sordum bu ne ki diye, kıyıdan bile ağ ile yakalanabiliyordu. Yenmeyecek kadar minik balıkları yakalıyormuş, sonra onları büyük balıkları yakalamak için kullanıyorlarmış. Kural aynı, büyük balık küçük balığı yer.

Bir saat kadar oturduktan sonra ayrılmak için kalkıyoruz.  Vedalaşıyoruz, elimize bir çanta veriyorlar, kendimiz yaptık kırma zeytin, pet şişenin içinde, iyice mahcup oluyoruz, para teklif edecek gibi oluyorum, hemen yutuyorum sözlerimi.

Alışverişi soruyoruz, köylerden geçeceksiniz, tereddüt etmeden,  köylülerden güvenerek  alabilirsiniz diyorlar emin bir şekilde.

TİTUS TÜNELİ
Titus tüneli Samandağ'a beş km. Hemen sahile yakın, Musa dağının eteklerinde, yanında balıkçı barınağı gibi küçük bir liman var.

Tabelaları izleyerek, iki yüz metre yürüyoruz yokuştan yukarıya doğru, araba çıkışı yasak. Titus ören yeri yazısı ve arkasında gişe, on beş lira kişi başı, biletleri alıp devam ediyoruz. Gerçekten de tünele giriyoruz, yaklaşık bir buçuk km uzunluğunda, bazı bölümlerinin üzeri açık, bazı yerleri tam tünel. Genişliği ve yüksekliği altı-yedi metre.

Duvarlara dikkatle bakınca, insan yapımı bir tünel olduğu anlaşılıyor kolayca. Murç (demirden yapılmış ucu sivri bir sopa) ile yapılmış, çekiçle vurarak. Murç, beton gibi sert malzemeleri kırmak için günümüzde de kullanılır.

Dünyanın el yapımı en büyük tüneli, 2000 yıl önce Roma İmparatoru Titus zamanında yapılmış. İmparatorun ismi verilmiş tünele. O zamanki şartları düşününce hayretler içinde kaldık tünel içinde yürürken.
On yılda tamamlanmış, binlerce köle, ellerinde çekiç ve murç, vur Allah vur. Kaya sert, Ürgüp taşı gibi yumuşak değil. İster istemez gözünüzde canlanıyor aynı ortam, onların yaptığı tüneldesiniz.
Böyle bir yapı ile karşılaşacağımız hiç aklımıza gelmezdi.

Titus tünelinin yapılma amacı, arkasındaki Musa dağından gelen sel sularının yakındaki limanı doldurmasını engellemek ve yerleşim yerini sel sularından korumak. Akarsu ıslahı yani. Yakındaki liman aynen duruyor, küçük balıkçı barınağı, değer miydi bu kadar zahmete anlayamadım. Tüneli yaparak sel sularının yönünü değiştirmişler. Tünelin içinden küçük bir dere akıyor, buz gibi suyu olan.

Tavsiye ediyoruz, gezin mutlaka.

BEŞİKLİ MAĞARASI.
Titus tünelinin hemen yanında, yön levhaları ile Beşikli mağarasına yöneliyoruz. Yolda yerli gezgin grubuna rastlıyoruz, rehberleri de var. Takılıyoruz peşlerine. Rehber anlatıyor biz dinliyoruz. Mağaranın içinde dip dibe kayanın içine kazılmış onlarca kaya mezarı. Bir tanesi beşiğe benziyormuş, o nedenle ismi Beşikli mağarası kalmış.

Paralı mezarlıkmış. Kral ya da benzeri soylu mezarlığı değil. Kim oldukları bilinmiyor. Parası bol olanların özel mezarlığı. Rehberin yanından hiç ayrılmıyorum, en çok soruyu ben soruyorum. Bir ara baktım rehberin yanında bizden başka kimse yok, özel rehberimiz olmuş,  Allahtan, rehber de sen gruptan değilsin demiyor.  Bu kadar bilgiyi vakit harcayıp internetten öğreneceğime, rehberden kolayca alıyorum.

Paralı mezarlık: babam vefat edeli altı ay olmuş, Ankara Karşıyaka mezarlığı geliyor aklıma. Mezarın yanındaki mezarı da satın alabiliyorsunuz eğer ebeveynlerden biri sağsa ama normal ücretin on katına. Eğer kapıya yakın bir yer isterseniz size özel, ücret daha da artıyor, elli katı fiyata alabiliyorsunuz, üstelik isteğiniz kadar.

O çağlardan günümüze ne değişmiş, ölümde bile eşitlik yok. Yorumu size bırakıyorum.

Titus tünelinin yanında olduğundan, buraya kadar gelmişken görmekte fayda var.

HIDIRBEY MUSA AĞACI
Titus tünelinin sonundan geri dönüyoruz, başladığımız yere, yol boyu satıcı köylü kadınları var, yine alıyoruz bir şeyler, el kol dolu geliyoruz sahile arabanın yanına. Çay ocağı var sahilde, soluklanıyoruz beş dakika, elimizi yüzümüzü yıkıyoruz, ne de olsa dört beş km yürüdük, şansımıza hava kapalıydı, yağmur yoktu.

Kimse yok çay ocağında, soruyor sahibi nereden geliyorsunuz diye, Ankara diyoruz. Güneydeki dağları gösterip, orası neresi diyoruz, Suriye. Suriye mi? O kadar yakın mı? Evet o kadar yakın.
Kıyı bölgeleri Esad'ın hakimiyetindeymiş. Muhaliflerin kontrolündeki İdlib iç taraflardaymış. Karşı tarafın Suriye olması bizde çok farklı duygular uyandırdı. Biz iç Anadolu da alışkın değildik başka ülkeye yakın olmaya, nereye baksan Türkiye.

Hıdırbey, Samandağ'ın köylerinden, yaklaşık on beş km. Titus tünelinden ayrılıp dağlara doğru gidiyoruz, manzara değişiyor, tepeye vardığımızda yağmur da başlıyor. Yolda durup yukardan bakıyoruz Samandağ'a, manzara çok güzel. Köy yolları olmasına rağmen yollar asfalt. Trekking yapmaya çok uygun bu tepeler.

Musa Ağacı bir ulu çınar, Hıdırbey köyünde, çevresi yaklaşık yirmi metrelik dev. Anıt ağaç olarak tescillenmiş. Görkemli, muhteşem bir çınar. İki bin yaşında olduğu düşünülüyor. Halk üç bin yaşında olduğuna inanıyor. O kadar yaşlı bir ağaç ki, gövdesini taşımakta zorlanıyor, ayrılmaya başlamış, bir kaç yerinden özel bilimsel yamalar yapılmış. Hiç bu kadar büyük ağaç görmemiştim.

Hz. Hıdır ile Hz. Musa, bu dağlarda gezerken, Musa asasını(bastonunu) yere saplar,  eğilip çeşmeden su içmek için. Musa suyu içtikten sonra döner bakar ki asası kök salmış, yeşillenmiş, dalları çıkmış. İşte bu anıt ağaç Musa'nın asasından oluşmuş. Buradaki abı hayat suyu asaya can vermiş. Abı hayat, ölümsüzlük suyu demek.
Ağacın yanında gürül gürül akan bir çeşme var, ismi de abı hayat çeşmesi. Bolca içtik bu sudan, bakalım işe yarayacak mı?

Ziyaretçisi çok, mekan küçük, araçlar için park sıkıntılı. Ziyaret için, kimsenin gitmek istemeyeceği zamanlar tercih edilmeli.

Efsanesi, anıt ağacı, çeşmesi, içinde yüzen ördekleri, şırıl şırıl akan deresi, kedileri, doğası ve efsanesiyle harika bir yer. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile.

Oturup soluklanılacak, bir şeyler atıştırılacak yerler var derenin kenarında. En boş olanına yaklaşıyoruz, kalabalık olmaması daha iyi. Yaşlı bir çift, sahibi. İçecek bir şeyin yok mu diye soruyoruz, olmaz mı, çay var, birazdan biberli ekmek çıkacak.

Biberli Ekmek, tam ismi biberli ekmek mi hatırlamıyorum. Üzerine biber sürülmüş, biraz lor da var anlayabildiğim, yirmi santim çapında yuvarlak lavaş ekmeği. Antakya'da yediklerimizin bir özelliği yoktu.
Bahçelerinde ki tandırı yaktı sahibesi, ateş kıvamına gelinceye kadar, hamurları açtı, sonra onları özel bir tutacağı ile tandırın içine yapıştırdı. Mekan hemen dolmaya başladı, kokuyu alan geldi.
İlk biz geldiğimiz için ilk çıkanlar bize kısmet oldu. Evet gerçek biberli ekmek. Nefis bir tadı var, üstelik de sıcacık.
Tulum peyniri ve tereyağı ile ne güzel gider, bibersiz sıcak tandır lavaşı.

Hatay ziyaretinde, Musa ağacı, görülmesi gereken yerler sıralamasında en üstlerde olduğunu düşünüyoruz. Mutlaka gezilmeli.

VAKIFLI KÖYÜ/MAHALLESİ
Sırada Vakıflı var, Hıdırbey'e üç km. Yine Musa dağı eteklerinde. Belediye yasasının değişmesiyle, önceden köy olan yerler şimdi mahalle diye geçiyor. Vakıflı mahallesi, Samandağ  ziyaretimizin nedeni. İyi ki gelmişiz Samandağ'a, her anı ayrı güzel.

Türkiye'de sadece Ermeni'lerin yaşadığı tek yer, Ermenistan'ı saymazsanız dünyada tek. Yağmur çok yağıyor. Vakıflı kahvesine sığındık, köylüler kağıt oynuyor, çay söyledik, yan masada yaşlı bir amca var, Vakıflı'nın muhtarı. Tatlı bir ermeni şivesiyle konuşuyor. Nüfus yüz kişiden az, hep yaşlı, çoğu Anadolu köylerinde olduğu gibi genç yok, geçim kaynakları, turizm ve mandalina.
Tur otobüsleri geliyor, gidiyor; reçel, salça, sabun gibi hediyelik alıyorlar.

Vakıflı civarı hep mandalina ağaçlarıyla kaplı, dallar kırılıyor, taşıyamıyor, ağaçlar sapsarı, yer gök mandalina o kadar çok. Tam mandalina mevsimi. Ağaçlar yola eğilmiş, yavaşlıyoruz bir ağaca doğru, koparıyoruz üç beş tane, göz hakkı. Helal etmişlerdir umarım. Kalın kabuklu ama sulu güzel mandalina, ekşi değil.

Musa dağının ayrı bir önemi varmış Ermeniler için,  kutsal bilirlermiş buraları. Hüzünlü anıları var. Yeni öğreniyorum böyle bilgileri.Keşke, lisede, üniversitede ders olarak, ülkenin çeşitli bölgelerine turlar düzenlense, ücretsiz, görerek, duyarak öğrense çocuklar tarihi, coğrafyayı.

Aklıma geliyor tekrar anılarım 1999 yılı, iş nedeniyle yaklaşık üç ay Fransa Marsilya'dayız. Dört Türk arkadaşız. Marsilya'da Ermeni nüfusu yoğun. Çarşıda soruyorlardı bazen siz Ermeni misiniz diye, yalnız olduğumda da bana bir kaç kez Yunan mısın diye sordular, hatta Amerika'da olduğum zamanlarda bile. Çok benziyoruz demek ki. Türk müsünüz diye sormadılar hiç, kafalarında nasıl bir Türk imajı varsa artık.
Eğitim aldığımız fabrikada çok Ermeni olduğu söyleniyordu. Biz tanımıyorduk onları, bazılarını soy isminden anlayabiliyorduk. Ortak çalıştığımız bir mühendis vardı, soy ismi Azeryan, iyi anlaşıyordum onunla, samimiydik, İngilizce de biliyordu, Fransızlaşmış Ermeni. Bizim için değişen bir şey yok, kim olursa olsun, eğitim için gelmiştik, bize göre herkes aynı.

Bir gün arkam dönük, sırtıma biri dokundu eliyle, merhaba dedi, hep tercümanla İngilizce konuşmaktan istem dışı hello dedim, yaptığımın farkına vardım, arkamı döndüm hemen. Köylü kasketiyle yaşlı bir amca, türkçe konuşuyor. Türk zannettim. Tanıttı kendini, bu fabrikadan emekli olmuş bir Ermeni. Ziyarete gelmiş eski çalıştığı yere, bizi öğrenince tanışmak istemiş.
Yaşlı amcanın Türkçesi uzun yıllar konuşmamaktan bozulmuştu ama biliyordum ben bu şiveyi, Kayseri şivesi. Evet Kayseri'liymiş. 15 yaşında ayrılmış memleketinden, Memlekette de Türkçe konuşuyorlarmış, Ermenice bilmezdim diyordu. Önce Amerika, sonra Fransa. Kayseriyi unutamamış, güzel memleket deyip durdu. Gözlerinden, konuşmalarından anlaşılıyordu samimiyeti, çok özlemiş Kayseri'yi, Türkçe konuşmayı. Bizimle hasret gideriyordu.

Yaşlı amca bir kaç Ermeni daha çağırdı yanımıza, yaşları genç. İngilizceyi pek bilmeseler de pat çat sohbet edebiliyorduk. Bizden çekindiklerini, mesafeli durduklarını anladık. Neler anlatıldı onlara kim bilir. Türkiye'yi, hiç görmedikleri halde, yine de biliyorlardı. Türkçe bilmiyordu gençler ama sucuk ve mantıyı iyi biliyorlardı hem de türkçe olarak. Türkiye'den gelecek olan bir arkadaş vardı, telefon ettim hemen, sucuk ve mantı getirmesi için. Gelince yettiği kadar verdim bir kaçına. Meğer ne kadar çok ermeni varmış fabrikada, molalarda hepsi Ermeni arkadaşını tanıştırıyordu bize, hemşeri gibi görüyorlardı bizi.

Toprak çekiyor, oysa ne kadar yakınız kültür olarak birbirimize. Onlarca Ermeni tanıyorduk, hepsi de dostça yaklaşıyordu, daha önce ne düşünüyorlardı kim bilir.

1915 olaylarını biz bilmiyorduk, etkilenmemiştik. Etkisi çok belliydi Ermenilerde bu olayların. Bize olan yaklaşımları ise artık bunun etkisinden kurtulmak istediklerini gösteriyordu.

Vakıflı'nın da bulunduğu bu dağlar, Kaz dağlarına benziyor, hem doğa hem de efsaneleriyle. Vakıflı tek başına ahım şahım görmeye değer bir yer değil, bütün olarak bakıldığında mutlaka görülmeli.

SAMANDAĞ FISTIĞI
Ayrılıyoruz Vakıflı'dan, önce Samandağ sonra ver elini Antakya. Ekim yağmuru yağmaya devam ediyor. Zaten yeşil olan doğa yağmurla daha da güzelleşiyor. Samandağ çıkışında trafik yavaşlıyor, yol kenarında fıstık satıcıları, kabuklu yer fıstığı, ilerledikçe sayıları artıyor.

Bu kadar çok fıstık satıcısı varsa bir özelliği olmalı fıstığın. Durduk yağmur altında, açtım camı, sordum ne özelliği var diye, taze fıstık dedi, Osmaniye fıstığı mı dedim? Baktı yüzüme tuhaf tuhaf, hayır Samandağ fıstığı, Osmaniye küçük olur dedi. Hakaret gibi gelmişti satıcıya Osmaniye fıstığı denmesi. Fıstık yalnızca Osmaniye'de yetişir biliyordum.

Gerçekten de iriydi fıstık. Ver iki kilo. Fıstığı seviyoruz zaten ama taze fıstığı ilk defa yiyoruz. Fıstığın kabuğunu kırıp çıkarıyor, kalan iç fıstığında kabuklarını yumurta soyar gibi tırnaklarınızla soyup, atıyoruz ağzımıza, inanın fıstığa hiç benzemiyor, başka bir lezzet, süper. Taze ceviz gibi, tadı ve soyması çok benziyor. Direksiyonda olmanın avantajını kullandım,  Belkıs soydu fıstıkları. Yarısını tükettik yolda. Keşke daha çok alsaydık.

Hatay'ın her yanı ayrı güzel, ziyaret edemediğimiz çok yer var daha. Üç günde ancak bu kadarını gezebildik.

Bir sonraki gezide görüşmek üzere.

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Hatay, Antakya, Başka Dünya, Bölüm 2


Antakya'da gezilecek ve alışveriş yapılacak yerler birbirine yakın, en uzağı beş dakikalık mesafede, müze hariç arabaya ihtiyaç yok, yürüyerek her yere ulaşabiliyorsunuz.

İlk gün hava güneşli, son iki gün ise yağmurluydu. Ara ara hep yağmur yağdı. Yağmurda gezmekte ayrı güzel, biraz ıslansak da çok keyif aldık.


ESKİ ANTAKYA
Eski Antakya, ırmağın yanında, daracık taş sokakları olan, yenilenmiş eski evleri, eski çarşısı, camisi, kilisesiyle günümüzde de yaşamaya devam ediyor. Eski zamanlarda yaşıyormuşsunuz gibi bir havası var. Ziyaretçilerin en çok gezdiği yer. Ankara'da Hamamönü, Samanpazarı'na benziyor,  yaklaşık aynı büyüklükte ama daha bakımlı daha doğal halde. Yokuşu yok denecek kadar az. Antakya hakkında anlatılan ilk şey ne kadar hoşgörülü olduğu, cami ve kiliselerin yan yana olduğu, herkesin barış içinde yaşadığı. Bir kaç tarihi kilisesi var, ziyaret edemedik, bahçelerinden içeri dahi giremedik. Kilitliydi kapıları. Pek kullanıcısı yok gibi halleri vardı. Antakya'da kaldığımız süre boyunca zamanımızın çoğu eski Antakya'da geçti.

Adana'dan hediyelik olarak şalgam suyundan başka bir şey bulamadık, Hatay'da acısını çıkardık.    

HATAY ARKEOLOJİ MÜZESİ
Hatay Arkeoloji müzesi, şehrin üç dört km dışında, yürüyerek gitmeye uygun değil, Harbiye'nin ters yönünde. Görkemli, yeni yapı. Müzekart geçerli aklınızda olsun, bizim yoktu, cimriliğim tuttu, gişedeki görevliye öğrenci olmaz mı diye sordum, baktı yüzümüze olmaz dedi, öğretmen kimliğiniz varsa yine indirim var. Tam bilet alarak girdik içeri.

Hatay tarihi eserler yönüyle zengin, müzesi de kocaman, özellikle mozaikleri. Mozaikler M.S 200 yıllarından kalma. Saatler sürüyor gezmesi. Yoruluyoruz müzede yürümekten, laf aramızda ben bazı bölümleri pas geçtim.
Müze çıkışı, müze kafede oturup dinleniyoruz, uzun uzun. Nezih bir kafe, çay içip,  atıştırıyoruz,  hediyelik alışveriş yapıyoruz, magnet alıyorum,  devamını okuyunca ne magneti aldığımı anlayacaksınız.
Yine soğuk espri yapıyorum, Belkıs, gidelim artık çok oturduk burada, yoksa bizi de müzenin tarihi eserlerinden sanacaklar. Belkıs'da alıştı artık, hafif tebessüm ederek yüzüme bakıyor, yok yok merak etme o kadar da değil genciz daha diyor.

Müzede bol miktarda mozaik var, zengin evlerinin, hamamların vazgeçilmez aksesuarıymış mozaikler, özellikle yemek odasının, siz düşünün artık ne kadar büyük yemek salonları olduğunu, görseniz mozaikleri, kocamanlar.

Müzede dikkatimi çeken eserler:

"Zenci Balıkçı Mozaiği"  Değişik bir mozaik.

"Kral Şuppiluliuma Heykeli" Hitit kralı, kralın ismini yanlış yazdığımı düşünmeyin, kontrol ettim doğru, bu ismi nasıl söylüyorlardı acaba?  İnsan boyunda bir heykel. Şapkası ve kocaman gözleriyle çok güzel, dik dik bakıyor insana.

"İskelet Mozaiği" beni en çok etkileyen. Evet bildiğimiz iskelet, uzanmış yere, bir kolu yastığa dayanmış, öbür elinde kupa, yanında ekmek ve şarap testisi. Yanında şunlar yazıyor "iyi yaşa, hayattan keyif al" Yani, nasıl olsa herkes ölecek, hayattan keyif almaya bak, iyi yaşa.

Hayatın sırrını çözmüşler insanlar o tarihlerde. Aynı kural günümüzde de geçerli değil mi, uygulayabilirsen. Günümüzde her şey dert, sıkıntı, ölmeyeceğiz sanki. Dünyanın derdi bizim omuzlarımızda.  Kurtulamazsan kısır döngüden, ömür boyu karamsarlık, mutsuzluk. O çağda uygulayabiliyorsa bu kuralı, günümüzde neden olmasın.

Müzeden  hoş duygularla ayrılıyoruz, takmayacaktık hiç bir şeye, keyif alacaktık hayattan, hep pozitif olacaktık. Hadi bakalım. Hatay Arkeoloji Müzesi mutlaka gezilmeli.

TATLI PATATES
Müze çıkışı Sedat arıyor, kardeşim Seval'in eşi, enişte sözünü hiç sevmem,  Belkıs ve benim için kardeşten ötedir Sedat, çok seviyoruz. Araba kullanıyorum Belkıs açıyor telefonu, Hatay'da olduğumuzu bilmiyorlarmış. Sohbet muhabbet, selamlaşma. Konuşma bitiyor.
 
Bir kaç dakika sonra tekrar arıyor Sedat, bagajda yeriniz var mı? Evet var, İnci tatlı patates istiyor, Antakya'da yetişiyormuş. Fotoğraflarını da gönderdi Sedat, adı patates ama kendisi pancara, turpa benziyor, beyaz ve kırmızı renk olanı var.
İnci ister de biz almaz mıyız, sevgili yeğenim, dünya tatlısı, bu sene üniversite sınavına girecek, istediği yeri kazanır inşallah.
Akşam olmak üzere, dükkanlar kapanacak, bir an önce bulmalıyız tatlı patatesleri, sonraki gün 29 ekim bayram, her yer kapalıdır. İşi şansa bırakmayalım.
Dalıyoruz çarşıya, yeni Antakya'ya, manavların olduğu bir cadde buluyoruz, tatlı patates var mı diyorum, o da ne? diyor manav. Hay Allah ne şans. Başka birilerine hal nerede diye soruyorum, sebze hali. Bana adresi tarif ediyor, ben Ulus hali gibi bir yer canlandırıyorum kafamda.

Adresi buluyoruz, arabayı park ediyoruz, inip yürüyoruz hale. Şaşırıyoruz görünce, Toptancı hali. Yapacak bir şey yok, devam ediyoruz. Halin kapısında zabıta bekliyor, hal kapandı, saat beşi çeyrek geçiyor, beşte kapanır. Oldu mu ya. Zabıtaya önce tatlı patates var mıdır burada diye soruyorum, evet var 33 numaralı dükkanda ama kapandı hal, iki gün sonra gelin diyor. Durumu anlatıyorum, ta Ankara'dan geldik diyorum. İnsafa gelip, izin veriyor zabıta. Ne iyi insan. Dükkanların çoğu kapandı, şansınızı deneyin diyor.
Giriyoruz halden içeri kocaman toptancı dükkanları, depo gibi. Numaraları saya saya buluyoruz 33'ü. İki dükkan açık sadece,  biri de 33. Yalnızca biz satarız tatlı patatesi burada diyor. Her yer çuval çuval tatlı patates. Müzedeki iskeletin faydası, olumlu düşün, pozitif ol, iyi ki gitmişiz müzeye.
Kapanmak üzereydik, işçiler gitti yalnızım diyor sahibi. Bilgi alıyoruz biraz. Toptancıyız biz çuvalla satarız diyor, çuvalı da siz taşıyacaksınız mecburen, araba giremezmiş içeri kesin yasakmış, yalnız kamyonlar. Üç dört çeşit tatlı patates var. En iyisi bu diyor.
Allahtan çuval küçük, 20 kilo civarı, fatura kesiyor bize, çıkışta zabıtaya gösterin diyor. Atıyorum omzuma çuvalı doğru arabaya, çıkışta teşekkür ediyoruz zabıtaya. Zafer kazanmış komutan edasıyla  otele dönüyoruz. Yaşasın iskelet!

MÜZEYYEN
Müzeyyen de kim diye soracaksınız. Müzeyyen akşam gittiğimiz restoranın ismi. Tarihi Antakya konağını restore ederek yapmışlar. iki katlı, üst kat balkon gibi, kenarlarda masalar var. Zeki Müren, Müzeyyen Senar gibi sanatçıların şarkıları sanki eski plaktan çalınıyor havası var. Müzikler kulağa hoş geliyor, ses tonu iyi ayarlanmış, sakince sohbet edebiliyorsunuz.
Önce mezeler geliyor, seçiyoruz, garson yarımşar porsiyon almamızı tavsiye ediyor, porsiyonlar büyükmüş. Gerçekten de gelen mezelerin yarım porsiyonları Ankara'daki tam porsiyondan daha fazla. Farklı bulduklarım: Abu gannuş, ilginç bir ismi var, yoğurt ve patlıcandan yapılmış.
Çiğ köfte, bildiğimiz çiğ köftelere benzemiyor, kavrulmuş kıyma ile birlikte servis ediliyor, çiğ köfte tadı beklentiniz varsa hiç denemeyin.
Cevizli biber, adı üstünde, ezilmiş biber, ceviz, yağ, kimyon karışımı. Mezeler lezzetli, çiğ köfte hariç.
Garsonla sohbet ediyoruz, rakı çay bardağında içilir burada diyor, tutamadım kendimi nerelisin diyorum, Antakyalıymış. Hayret, Kırşehir ile aynı tarz. Yemek sonunda içtiğimiz kahvede köpüksüzdü. Kahveler bizde özellikle köpüksüz olur, köpüksüz kahve yapamayan kızlar evde kalır, evlenemez dedi. Garson bizi yedi mi, yoksa doğru mu söylüyor, emin olamadık. Üç saat oturduk, keyifli bir mekan, yiyecekler lezzetli, ortam ve müzikler güzel, fiyat Ankara'nın yarısı. Rezervasyon yaptırmak gerekir.
Tavsiye ediyoruz

HUMUSÇU NEDİM USTA
Humusun Antakya'nın milli yemeği olduğunu biliyorduk ama özel humus restoranları olduğunu  bilmiyorduk. Nedim Usta onlardan biri. Humus, bakla ezmesi ve biber ezmesi yapıyorlar. Başka bir şey yok, ya da biz gittiğimizde yoktu. İstediğinizden sipariş verip ekmekle yiyorsunuz, yanına turşu ve yeşillik ikramı da var. Antakyalılar burayı kahvaltı yapmak için tercih edermiş. Adanalıların kahvaltıda ciğer yemesi gibi, ne de olsa yakın şehirler. Hepsini çok sevdik. Humus krema kıvamında, pütürlü humusu tercih ederim ama burada pütürsüz yapıyorlar. Üzerlerine bol zeytinyağı ve acı toz biber ile servis ediliyor. Ara öğün olarak düşünmeyin, tıka basa doyduk. Eğer hediyelik almak isterseniz paket yapılıyor.
Tavsiye ediyoruz.

TARİHİ AFFAN KAHVESİ
İki katlı tarihi taş binanın alt katı. Dışardan bakınca, yaşlıların oturduğu bildiğimiz kahvehane görüntüsü. Kahvehanenin içinden geçerek arka bahçeye ulaşıyorsunuz, ortam birden değişiyor, botanik bahçesi gibi, küçük bir fıskiyeli havuzu bile var.
Muhallebi benzeri bir tatlısı var, dondurma ve gülsuyu ile servis ediliyor. Üzerine de çay bardağında köpüksüz kahve içiyorsunuz.  Tatlı ve kahvenin dillere destan bir özelliği yok. Mekan otantik, denemeye değer.
Tavsiye ediyoruz.

BAHTİYAR İPEK VE YILMAZ İPEKÇİLİK
Alışverişlerde görev paylaşımı yapıyoruz Belkıs'la. Basit görevler onun. Ne alınacak, nereden alınacak, kaç tane alınacak, hiç karışmıyorum ben, yapsın görevini. Varsa oturacak bir yer dükkanda, ilişiyorum hemen, nasıl olsa uzun oturacağım, etrafı seyrediyorum, gelen müşterileri izliyorum. Arada sırada soru gelirse bana, onaylama anlamında kafamı sallıyorum.
Zor görevler bende, eğer ortam uygunsa pazarlık yapmak, ödemeyi yapmak, paketleri taşımak. Yılların tecrübesi. Bu zor görevleri başarıyla yapıyorum.

Bazı alışverişlerde pazarlık yapmak alışverişin şanındandır. Tekstilciler bence bu kategoride. Satıcıda kıvamındaysa, al takke ver külah keyifli bir pazarlık olur. Bazen yalnızca alışverişe keyif katmak için bile pazarlık yaparım, hoşuma gider.
Yıllar önce Fransa'da bir kaç ay kalmıştım iş gereği, pazarlık yapardım satıcılarla, hiç fiyat inmezlerdi ama yanında hediye verirlerdi. Olsun pazarlık pazarlıktır.
Belkıs çok beğeniyor bu dükkanlarda satılanları. Ankara'da bu kadar çeşit ve kalite olmadığını söylüyor. Her ikimizde görevlerimizi itina ile yapıyoruz. Her iki satıcıdan da bol miktarda fular, eşarp ve ne olduğunu bilmediğim bir çok ipek malzeme alıyoruz, gerçekten ipek mi bunlar merak ediyorum.

UZUN ÇARŞI
Ankara Samanpazarı, Ulus, Çıkrıkçılar yokuşu karışımına benzeyen çarşı, eski Antakya'da bazı sokakların üstleri kapatılarak yapılmış, sokağın her iki tarafında da dükkanlar olan tarihi çarşı. Ne ararsanız var. Esnaf güler yüzlü, fiyatlar makul. Hakkıyla gezmek istenirse iki üç saat geçer burada. Bizde öyle yaptık. Tavsiye ediyoruz gezin mutlaka.
Alışverişin çoğunu bu çarşıdan yapıyoruz.
Ivır zıvır atıştırmaktan, onun bunun tadına bakmaktan doyuyoruz.

Defne Sabunu: Hatay'ın her yerinde defne ürünleri yaygın, özellikle mis kokulu sabunu, yüzde yirmi defne yağı olanından, yüzde yetmiş defne yağı olan sabuna kadar çeşit çeşit. Defne yağ oranı arttıkça fiyatı artıyor sabunun. Bolca aldık. Hatay'ın sembol ürünlerinden mutlaka alın.

 Hatay Bıçağı: Bir kaç dükkanda esnafın aynı tip bıçağı kullandığını gördüm. Bıçaklar bildiğimiz bıçaklardan biraz farklı, kesen metal kısmının eni daha büyüktü normal bıçaklara göre. Uzun çarşıda görünce detaylı inceledim, çok keskin, genel amaçlı kullanılabilir. Almaya değer, üç adet farklı boylarda aldık. Tahmin ettiğim gibi güzel çıktı bıçaklar, kullanırken dikkatli olmak gerekir çok keskin.

Halhali Zeytin, Yeşil Zeytin: Hatay zeytinleri, Gemlik zeytinine göre küçük, cinsi öyle ya da bu iklimde ancak bu kadar büyüyor. Yeşil zeytini ailece tercih etmiyoruz, kahvaltıda siyah zeytin tüketiyoruz. Yeşil zeytine "halhali zeytin" diyorlar, küçük küçükler, satıcının ısrarı üzerine tadına bakıyoruz. Bizim bildiğimiz yeşil zeytinden farklı, bizimki zeytin turşusu gibi bunu yanında, nefis bir tadı var, çerez gibi ye. Bir kavanoz aldık, üç kilo. Dikkat etmek gereken tek şey, yenilebilecek miktar kadar kavanozdan çıkartmak gerekiyor, dışarıda kararıyor hemen, rengi bozuluyor. Tavsiye ediyoruz, zeytin seviyorsanız kaçırmayın.

Zahter: Çok duymuştum adını, bilmiyordum ne olduğunu, kekikmiş meğer, güya farklı bir kekikmiş, ben anlayamadım. Kekik işte.

Biber Salçası: Belkıs ısrarla Samandağ biber salçası istedi,  başka yerde yapılmaz gibi herkes de Samandağ salçası satıyor zaten. Zehir gibi acı olanından aldık bolca. Çok güzel acılı ezme yapıyor  Belkıs bu salçayla, bayıla bayıla yiyoruz. Almadan gitmek olmaz. Eşe dosta çokça alın.

Hatay Hurması: Trabzon hurmasına benzer, rengi ve sert oluşu, sanki olmamış da hammış gibi görünüyor. İnce kabuklu, soyması daha kolay, çekirdekli. Trabzon hurmasını seven bunu da sever, güzel meyve. Bir kaç kilo alıyoruz. Deneyin, pişman olmazsınız.

Peynirler: Biberli peynir meşhur, taze peynirler var künefe yapmak için. Peynirler hitap etmedi bize, peynir memleketi değil burası.

Kerebiç: Duymuştuk adını ama hiç tatmamıştık, özel kurabiyesini, aromalı tadı olan krema gibi bir maddeye batırarak yiyorsunuz. Bize hitap etmedi tadı.

Kabak Tatlısı: Bildiğimiz kabak tatlısına hiç benzemiyor, kabaktan yapılıyor ama kıtırlaştırılmış,  Ne tadından ne de görüntüsünden kabak olduğunu anlamazsınız, çok şerbetli, tadına bakmak yetiyor, daha fazla yemek mümkün değil. Alan çok, bize göre değil. Denemekte fayda var.

GÜN SONU
Antakya'da bir gün daha geçti, iyi ki gelmişiz diyoruz. Yarın Samandağ taraflarını gezeceğiz.