29 Mayıs 2020 Cuma

Hatay, Samandağ, Düşler Diyarı


Bu yazıyla; 2019 Ekim sonunda yaptığımız Hatay gezisini tamamlıyorum.

HATAY SAMANDAĞ
Bu gün Hatay'da son günümüz. Sabah acele etmiyoruz, otelde keyifli bir kahvaltı sonrası ver elini Samandağ. Güzel manzarayı izleyerek 45 dakikada Samandağ'a varıyoruz. Yağmur ara ara yağıyor, şiddetli değil gezmemizi engellemiyor. Samandağ Hatay'ın ilçelerinden, Akdeniz  kıyısında, kilometrelerce uzunluğunda sahili var.

Niçin başka ilçe değil de Samandağ: Türkiye'deki tek Ermeni köyü Vakıflı buraya beş km uzaklıkta. Yıllardır duyarım Vakıflı'yı, gelmek bu güne kısmetmiş. Vakıflı, Dünya'da Ermenistan'dan sonra sadece Ermenilerin yaşadığı ikinci köymüş. Merak ediyoruz nasıl bir yer diye.

Türkiye'de tek Ermeni köyünün burada olması bile ziyaret etmek için yeterli neden değil mi? Belki de burayı ziyaret etmemizi sağlayan neden, yazının sonlarına doğru anlatacağım, Ermenilerle ilgili anılarım da olabilir mi?

Asıl amacımız Vakıflı'yı gezmek ama yakındaki Titus Tüneli'ni, Hıdırbey Musa Ağacı ile Beşikli Mağara'yı da gezmek istiyoruz.

Belkıs, şimdi hatırladım dedi yolda. Eğitim verdiği bir öğrencisinin ailesi Samandağ'da zeytinyağı ticareti yapıyormuş. Zeytinyağı almayacağız. Zeytinyağı kaynağımız Sedat'lar.
Sorarız öğrencinin ailesine, buranın yerlileri nasıl olsa, salça, biber ve diğer şeylerin iyisinin nerede satıldıklarını bilirler.

Pek çok şey almıştık Antakya'dan ama Samandağ olunca, yine de almak istiyoruz buraya has hediyeliklerden. Bir kaç yere telefon etti Belkıs, Samandağ girişinde aileye ulaştı, zeytinyağı dükkanları İskenderun'daymış ama Samandağ sahilde de restoranları varmış. O kadar ısrar ettiler ki gelin diye, çekindik, onlara zahmet vermek istemedik, hiç tanımıyorduk ama gitmek zorunda kaldık. Sahile gelince yol tarifi için tekrar arayın dediler. Ne amaçla aramıştık, sonuç nereye varmıştı.

Yol bizi doğruca sahile götürdü. Önümüzde Hz. Hıdır/Hızır türbesi, planda yoktu ama iyi oldu gördüğümüz, şans işte. Hızır, Hıdır, ikisi de aynı, yöresel söylenme farkı.

Hz Hıdır türbesi: Beyaz renkli 15-20m çapında tek katlı yuvarlak bir yapı, tarihi değil, sonradan yapılmış, Hz. Hızır ile Hz. Musa'nın burada buluşmaları anısına, yapının içinde türbe var. Türbe etrafında dönerek ibadet yapılırmış. Dini olarak ziyaretçisi çokmuş. Gittiğimizde kimse yoktu.

Telefon ettik tekrar, türbeden sola dönün, sahilden devam edin, bir kaç yüz metre sonra Çapa balık restoran, umarım yanlış hatırlamıyorum ismini, çok üzülürüm yoksa. Boş sahilde birkaç restoran var, son restoranlardan biri. Daha sonra hiç yerleşim yok, uçsuz bucaksız sahil, geniş kumsal, bir kaç km ilerde Asi nehrinin denize döküldüğü yer görünüyor. Kimse yok sahilde. Bomboş.

Öyle iyi karşıladılar ki bizi, sanki kırk yıldır dosttuk da, uzun süredir görüşmüyorduk. Samimi, cana yakın, harika insanlar. Daha öğlen olmamış, çıktık yukarı oturduk, tanımıyoruz birbirimizi ama sohbet iyi. İçerde bizden başka, 20-30 kişilik bir grup var, kahvaltı yapıyorlar. Keşke biz de otel yerine burada yapsaydık kahvaltıyı diye içimden geçirdim. Mutfağı görmüştük aşağıda tertemiz ve yöresel kahvaltıları oldukça çekici görünüyordu.

Grup, gezi grubu desem değil, uslu uslu yapıyorlar kahvaltılarını sessizce, beş benzemezler, sordum usulca kim bunlar diye. Samandağ öğretmen grubuymuş. Benzetemedim çoğunu öğretmene, neyse konuyu dağıtmayalım.

Çok ısrar ettiler bir şeyler yememiz için, balığımız çok güzeldir dediler. Bir saat olmuştu kahvaltıyı yapalı daha, aç değildik. Burası asıl akşam güzeldir, gezdikten sonra uğrayın mutlaka dediler. İkimizde hayran kaldık, ne güzel olurdu burada balık yemek. Balık da yalnız yenmez ya, dönüşte nasıl gidecektik o kadar yolu Antakya'ya. Çabuk uyandık rüyadan. 

Kabak tatlısı ikram ettiler, Antakya'da yediğimizden farklı, şekeri az, baymıyordu yerken. Demek ki böyle kabak tatlısı da olabiliyormuş, Türk kahvesi de içtik, bildiğimiz usulden, mis gibi, köpüklü. Bir daha gelirsek buralara, özel plan yapacaktık, özellikle akşam balık yemek için.

Akdeniz önümüzde, yan tarafımızda Asi nehrinin denize döküldüğü nokta ve yemyeşil  dağlar, oturduğumuz  yerden manzarayı seyrediyoruz. Lüks değil bu manzara buralarda.
Sahile bir adam geldi, balıkçı çizmeli, sahil kumsal ve sığ, elindeki ağı denize fırlattı, beklemedi, topladı hemen, balıklar görünmüyordu ama ağdaki bir şeyleri kovaya döktü, beş on metre sahile paralel yürüdü, tekrar ağını attı, tekrar topladı, boşalttı. Aynı hareketleri periyodik olarak yaparak uzaklaştı.
Sordum bu ne ki diye, kıyıdan bile ağ ile yakalanabiliyordu. Yenmeyecek kadar minik balıkları yakalıyormuş, sonra onları büyük balıkları yakalamak için kullanıyorlarmış. Kural aynı, büyük balık küçük balığı yer.

Bir saat kadar oturduktan sonra ayrılmak için kalkıyoruz.  Vedalaşıyoruz, elimize bir çanta veriyorlar, kendimiz yaptık kırma zeytin, pet şişenin içinde, iyice mahcup oluyoruz, para teklif edecek gibi oluyorum, hemen yutuyorum sözlerimi.

Alışverişi soruyoruz, köylerden geçeceksiniz, tereddüt etmeden,  köylülerden güvenerek  alabilirsiniz diyorlar emin bir şekilde.

TİTUS TÜNELİ
Titus tüneli Samandağ'a beş km. Hemen sahile yakın, Musa dağının eteklerinde, yanında balıkçı barınağı gibi küçük bir liman var.

Tabelaları izleyerek, iki yüz metre yürüyoruz yokuştan yukarıya doğru, araba çıkışı yasak. Titus ören yeri yazısı ve arkasında gişe, on beş lira kişi başı, biletleri alıp devam ediyoruz. Gerçekten de tünele giriyoruz, yaklaşık bir buçuk km uzunluğunda, bazı bölümlerinin üzeri açık, bazı yerleri tam tünel. Genişliği ve yüksekliği altı-yedi metre.

Duvarlara dikkatle bakınca, insan yapımı bir tünel olduğu anlaşılıyor kolayca. Murç (demirden yapılmış ucu sivri bir sopa) ile yapılmış, çekiçle vurarak. Murç, beton gibi sert malzemeleri kırmak için günümüzde de kullanılır.

Dünyanın el yapımı en büyük tüneli, 2000 yıl önce Roma İmparatoru Titus zamanında yapılmış. İmparatorun ismi verilmiş tünele. O zamanki şartları düşününce hayretler içinde kaldık tünel içinde yürürken.
On yılda tamamlanmış, binlerce köle, ellerinde çekiç ve murç, vur Allah vur. Kaya sert, Ürgüp taşı gibi yumuşak değil. İster istemez gözünüzde canlanıyor aynı ortam, onların yaptığı tüneldesiniz.
Böyle bir yapı ile karşılaşacağımız hiç aklımıza gelmezdi.

Titus tünelinin yapılma amacı, arkasındaki Musa dağından gelen sel sularının yakındaki limanı doldurmasını engellemek ve yerleşim yerini sel sularından korumak. Akarsu ıslahı yani. Yakındaki liman aynen duruyor, küçük balıkçı barınağı, değer miydi bu kadar zahmete anlayamadım. Tüneli yaparak sel sularının yönünü değiştirmişler. Tünelin içinden küçük bir dere akıyor, buz gibi suyu olan.

Tavsiye ediyoruz, gezin mutlaka.

BEŞİKLİ MAĞARASI.
Titus tünelinin hemen yanında, yön levhaları ile Beşikli mağarasına yöneliyoruz. Yolda yerli gezgin grubuna rastlıyoruz, rehberleri de var. Takılıyoruz peşlerine. Rehber anlatıyor biz dinliyoruz. Mağaranın içinde dip dibe kayanın içine kazılmış onlarca kaya mezarı. Bir tanesi beşiğe benziyormuş, o nedenle ismi Beşikli mağarası kalmış.

Paralı mezarlıkmış. Kral ya da benzeri soylu mezarlığı değil. Kim oldukları bilinmiyor. Parası bol olanların özel mezarlığı. Rehberin yanından hiç ayrılmıyorum, en çok soruyu ben soruyorum. Bir ara baktım rehberin yanında bizden başka kimse yok, özel rehberimiz olmuş,  Allahtan, rehber de sen gruptan değilsin demiyor.  Bu kadar bilgiyi vakit harcayıp internetten öğreneceğime, rehberden kolayca alıyorum.

Paralı mezarlık: babam vefat edeli altı ay olmuş, Ankara Karşıyaka mezarlığı geliyor aklıma. Mezarın yanındaki mezarı da satın alabiliyorsunuz eğer ebeveynlerden biri sağsa ama normal ücretin on katına. Eğer kapıya yakın bir yer isterseniz size özel, ücret daha da artıyor, elli katı fiyata alabiliyorsunuz, üstelik isteğiniz kadar.

O çağlardan günümüze ne değişmiş, ölümde bile eşitlik yok. Yorumu size bırakıyorum.

Titus tünelinin yanında olduğundan, buraya kadar gelmişken görmekte fayda var.

HIDIRBEY MUSA AĞACI
Titus tünelinin sonundan geri dönüyoruz, başladığımız yere, yol boyu satıcı köylü kadınları var, yine alıyoruz bir şeyler, el kol dolu geliyoruz sahile arabanın yanına. Çay ocağı var sahilde, soluklanıyoruz beş dakika, elimizi yüzümüzü yıkıyoruz, ne de olsa dört beş km yürüdük, şansımıza hava kapalıydı, yağmur yoktu.

Kimse yok çay ocağında, soruyor sahibi nereden geliyorsunuz diye, Ankara diyoruz. Güneydeki dağları gösterip, orası neresi diyoruz, Suriye. Suriye mi? O kadar yakın mı? Evet o kadar yakın.
Kıyı bölgeleri Esad'ın hakimiyetindeymiş. Muhaliflerin kontrolündeki İdlib iç taraflardaymış. Karşı tarafın Suriye olması bizde çok farklı duygular uyandırdı. Biz iç Anadolu da alışkın değildik başka ülkeye yakın olmaya, nereye baksan Türkiye.

Hıdırbey, Samandağ'ın köylerinden, yaklaşık on beş km. Titus tünelinden ayrılıp dağlara doğru gidiyoruz, manzara değişiyor, tepeye vardığımızda yağmur da başlıyor. Yolda durup yukardan bakıyoruz Samandağ'a, manzara çok güzel. Köy yolları olmasına rağmen yollar asfalt. Trekking yapmaya çok uygun bu tepeler.

Musa Ağacı bir ulu çınar, Hıdırbey köyünde, çevresi yaklaşık yirmi metrelik dev. Anıt ağaç olarak tescillenmiş. Görkemli, muhteşem bir çınar. İki bin yaşında olduğu düşünülüyor. Halk üç bin yaşında olduğuna inanıyor. O kadar yaşlı bir ağaç ki, gövdesini taşımakta zorlanıyor, ayrılmaya başlamış, bir kaç yerinden özel bilimsel yamalar yapılmış. Hiç bu kadar büyük ağaç görmemiştim.

Hz. Hıdır ile Hz. Musa, bu dağlarda gezerken, Musa asasını(bastonunu) yere saplar,  eğilip çeşmeden su içmek için. Musa suyu içtikten sonra döner bakar ki asası kök salmış, yeşillenmiş, dalları çıkmış. İşte bu anıt ağaç Musa'nın asasından oluşmuş. Buradaki abı hayat suyu asaya can vermiş. Abı hayat, ölümsüzlük suyu demek.
Ağacın yanında gürül gürül akan bir çeşme var, ismi de abı hayat çeşmesi. Bolca içtik bu sudan, bakalım işe yarayacak mı?

Ziyaretçisi çok, mekan küçük, araçlar için park sıkıntılı. Ziyaret için, kimsenin gitmek istemeyeceği zamanlar tercih edilmeli.

Efsanesi, anıt ağacı, çeşmesi, içinde yüzen ördekleri, şırıl şırıl akan deresi, kedileri, doğası ve efsanesiyle harika bir yer. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile.

Oturup soluklanılacak, bir şeyler atıştırılacak yerler var derenin kenarında. En boş olanına yaklaşıyoruz, kalabalık olmaması daha iyi. Yaşlı bir çift, sahibi. İçecek bir şeyin yok mu diye soruyoruz, olmaz mı, çay var, birazdan biberli ekmek çıkacak.

Biberli Ekmek, tam ismi biberli ekmek mi hatırlamıyorum. Üzerine biber sürülmüş, biraz lor da var anlayabildiğim, yirmi santim çapında yuvarlak lavaş ekmeği. Antakya'da yediklerimizin bir özelliği yoktu.
Bahçelerinde ki tandırı yaktı sahibesi, ateş kıvamına gelinceye kadar, hamurları açtı, sonra onları özel bir tutacağı ile tandırın içine yapıştırdı. Mekan hemen dolmaya başladı, kokuyu alan geldi.
İlk biz geldiğimiz için ilk çıkanlar bize kısmet oldu. Evet gerçek biberli ekmek. Nefis bir tadı var, üstelik de sıcacık.
Tulum peyniri ve tereyağı ile ne güzel gider, bibersiz sıcak tandır lavaşı.

Hatay ziyaretinde, Musa ağacı, görülmesi gereken yerler sıralamasında en üstlerde olduğunu düşünüyoruz. Mutlaka gezilmeli.

VAKIFLI KÖYÜ/MAHALLESİ
Sırada Vakıflı var, Hıdırbey'e üç km. Yine Musa dağı eteklerinde. Belediye yasasının değişmesiyle, önceden köy olan yerler şimdi mahalle diye geçiyor. Vakıflı mahallesi, Samandağ  ziyaretimizin nedeni. İyi ki gelmişiz Samandağ'a, her anı ayrı güzel.

Türkiye'de sadece Ermeni'lerin yaşadığı tek yer, Ermenistan'ı saymazsanız dünyada tek. Yağmur çok yağıyor. Vakıflı kahvesine sığındık, köylüler kağıt oynuyor, çay söyledik, yan masada yaşlı bir amca var, Vakıflı'nın muhtarı. Tatlı bir ermeni şivesiyle konuşuyor. Nüfus yüz kişiden az, hep yaşlı, çoğu Anadolu köylerinde olduğu gibi genç yok, geçim kaynakları, turizm ve mandalina.
Tur otobüsleri geliyor, gidiyor; reçel, salça, sabun gibi hediyelik alıyorlar.

Vakıflı civarı hep mandalina ağaçlarıyla kaplı, dallar kırılıyor, taşıyamıyor, ağaçlar sapsarı, yer gök mandalina o kadar çok. Tam mandalina mevsimi. Ağaçlar yola eğilmiş, yavaşlıyoruz bir ağaca doğru, koparıyoruz üç beş tane, göz hakkı. Helal etmişlerdir umarım. Kalın kabuklu ama sulu güzel mandalina, ekşi değil.

Musa dağının ayrı bir önemi varmış Ermeniler için,  kutsal bilirlermiş buraları. Hüzünlü anıları var. Yeni öğreniyorum böyle bilgileri.Keşke, lisede, üniversitede ders olarak, ülkenin çeşitli bölgelerine turlar düzenlense, ücretsiz, görerek, duyarak öğrense çocuklar tarihi, coğrafyayı.

Aklıma geliyor tekrar anılarım 1999 yılı, iş nedeniyle yaklaşık üç ay Fransa Marsilya'dayız. Dört Türk arkadaşız. Marsilya'da Ermeni nüfusu yoğun. Çarşıda soruyorlardı bazen siz Ermeni misiniz diye, yalnız olduğumda da bana bir kaç kez Yunan mısın diye sordular, hatta Amerika'da olduğum zamanlarda bile. Çok benziyoruz demek ki. Türk müsünüz diye sormadılar hiç, kafalarında nasıl bir Türk imajı varsa artık.
Eğitim aldığımız fabrikada çok Ermeni olduğu söyleniyordu. Biz tanımıyorduk onları, bazılarını soy isminden anlayabiliyorduk. Ortak çalıştığımız bir mühendis vardı, soy ismi Azeryan, iyi anlaşıyordum onunla, samimiydik, İngilizce de biliyordu, Fransızlaşmış Ermeni. Bizim için değişen bir şey yok, kim olursa olsun, eğitim için gelmiştik, bize göre herkes aynı.

Bir gün arkam dönük, sırtıma biri dokundu eliyle, merhaba dedi, hep tercümanla İngilizce konuşmaktan istem dışı hello dedim, yaptığımın farkına vardım, arkamı döndüm hemen. Köylü kasketiyle yaşlı bir amca, türkçe konuşuyor. Türk zannettim. Tanıttı kendini, bu fabrikadan emekli olmuş bir Ermeni. Ziyarete gelmiş eski çalıştığı yere, bizi öğrenince tanışmak istemiş.
Yaşlı amcanın Türkçesi uzun yıllar konuşmamaktan bozulmuştu ama biliyordum ben bu şiveyi, Kayseri şivesi. Evet Kayseri'liymiş. 15 yaşında ayrılmış memleketinden, Memlekette de Türkçe konuşuyorlarmış, Ermenice bilmezdim diyordu. Önce Amerika, sonra Fransa. Kayseriyi unutamamış, güzel memleket deyip durdu. Gözlerinden, konuşmalarından anlaşılıyordu samimiyeti, çok özlemiş Kayseri'yi, Türkçe konuşmayı. Bizimle hasret gideriyordu.

Yaşlı amca bir kaç Ermeni daha çağırdı yanımıza, yaşları genç. İngilizceyi pek bilmeseler de pat çat sohbet edebiliyorduk. Bizden çekindiklerini, mesafeli durduklarını anladık. Neler anlatıldı onlara kim bilir. Türkiye'yi, hiç görmedikleri halde, yine de biliyorlardı. Türkçe bilmiyordu gençler ama sucuk ve mantıyı iyi biliyorlardı hem de türkçe olarak. Türkiye'den gelecek olan bir arkadaş vardı, telefon ettim hemen, sucuk ve mantı getirmesi için. Gelince yettiği kadar verdim bir kaçına. Meğer ne kadar çok ermeni varmış fabrikada, molalarda hepsi Ermeni arkadaşını tanıştırıyordu bize, hemşeri gibi görüyorlardı bizi.

Toprak çekiyor, oysa ne kadar yakınız kültür olarak birbirimize. Onlarca Ermeni tanıyorduk, hepsi de dostça yaklaşıyordu, daha önce ne düşünüyorlardı kim bilir.

1915 olaylarını biz bilmiyorduk, etkilenmemiştik. Etkisi çok belliydi Ermenilerde bu olayların. Bize olan yaklaşımları ise artık bunun etkisinden kurtulmak istediklerini gösteriyordu.

Vakıflı'nın da bulunduğu bu dağlar, Kaz dağlarına benziyor, hem doğa hem de efsaneleriyle. Vakıflı tek başına ahım şahım görmeye değer bir yer değil, bütün olarak bakıldığında mutlaka görülmeli.

SAMANDAĞ FISTIĞI
Ayrılıyoruz Vakıflı'dan, önce Samandağ sonra ver elini Antakya. Ekim yağmuru yağmaya devam ediyor. Zaten yeşil olan doğa yağmurla daha da güzelleşiyor. Samandağ çıkışında trafik yavaşlıyor, yol kenarında fıstık satıcıları, kabuklu yer fıstığı, ilerledikçe sayıları artıyor.

Bu kadar çok fıstık satıcısı varsa bir özelliği olmalı fıstığın. Durduk yağmur altında, açtım camı, sordum ne özelliği var diye, taze fıstık dedi, Osmaniye fıstığı mı dedim? Baktı yüzüme tuhaf tuhaf, hayır Samandağ fıstığı, Osmaniye küçük olur dedi. Hakaret gibi gelmişti satıcıya Osmaniye fıstığı denmesi. Fıstık yalnızca Osmaniye'de yetişir biliyordum.

Gerçekten de iriydi fıstık. Ver iki kilo. Fıstığı seviyoruz zaten ama taze fıstığı ilk defa yiyoruz. Fıstığın kabuğunu kırıp çıkarıyor, kalan iç fıstığında kabuklarını yumurta soyar gibi tırnaklarınızla soyup, atıyoruz ağzımıza, inanın fıstığa hiç benzemiyor, başka bir lezzet, süper. Taze ceviz gibi, tadı ve soyması çok benziyor. Direksiyonda olmanın avantajını kullandım,  Belkıs soydu fıstıkları. Yarısını tükettik yolda. Keşke daha çok alsaydık.

Hatay'ın her yanı ayrı güzel, ziyaret edemediğimiz çok yer var daha. Üç günde ancak bu kadarını gezebildik.

Bir sonraki gezide görüşmek üzere.

5 yorum:

  1. Harika olmuş, eline, diline, kalemine sağlık. Kutlarım.

    YanıtlaSil
  2. Güzel anlatım, eline sağlık. İnsana dokunmak önemli. Selamlar. Mehmet Ergün

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hatay'ın güzelliği, insanının güzelliğinden olsa gerek.

      Sil
  3. Erdal bey bu bölümü de aynı zevkle okudum ve eşime de tavsiye ettim. Bloğun linkini de kendisi göndermişti okumam için. (Bu arada ben Adnan'ın eşiyim.)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Önceki yorumunuzda kim olduğunuzu bilmiyordum. Teşekkür ederim, yorumlarınız için.

      Sil