1 Kasım 2020 Pazar

Yaşam Yeri Olarak, Datça'mı? Fethiye'mi? 2020 Eylül, 2. Bölüm

 DATÇA'DAN FETHİYE

Datça Fethiye arası yaklaşık 4 saat. Datça'nın, karadan tek çıkışı olan Marmaris'ten sonra, Dalaman, Göcek yolunu izleyerek Fethiye'ye ulaşıyoruz. Datça Marmaris arasında yol kenarında bir kaç yerde yaban eşekleri görüyoruz, doğada yaşamaya, hayatta kalmaya çalışıyorlar, yol kenarında buldukları yiyeceklerle, ne bulurlarsa artık. Çöplerini arabadan dışarı atan, yol kenarına bırakan çok insan var, eşekler için şans. Arabada yiyecek olarak ne varsa, elma, armut, ekmek, durup veriyoruz bir grup eşeğe. Yol o kadar dar ki, trafiği tehlikeye atmamak için iyice yanaşıyorum kenara. Belkıs hemen ver yiyecekleri, beklemek tehlikeli diyorum. Belkıs kapıyı açıp iniyor ve kayboluyor, Belkıs yok, yol kenarı dik, Belkıs kayıp düşüyor, neyse ki bir şeyi yok, kahkahalarla gülüyoruz. Eşekler insanlara alışmış, kaçmıyorlar, sakin sakin yiyorlar. Kısmette yaban eşeklerini beslemekte varmış.

Marmaris'te "Balcı Gökmen'de" durup bal alıyoruz. Balcı Gökmen fiyatları abartmış, nedeni; Marmaris bu sene çok sıcak yapmış, bal az olacakmış.  10 dakika Marmaris turu yapıyoruz. Yalnızca üç beş yabancı turist görüyoruz, çok sakin Marmaris, pandemi fena vurmuş.

Klasik ziyaret yerimiz, Akçapınar  "Aşıklar Yoluna" uğramadan geçemiyoruz, okaliptus ağaçlarının arasında yürümenin hazzına varıyoruz. Tost yiyoruz ritüel olarak, yine beğenmiyoruz, bir daha yememeye kararlıyız. Nasıl ünlü olmuş bu tost anlamakta güçlük çekiyoruz. Böyle bir manzara da özelliği olan, güzel bir yiyecek, içecek olmamasına şaşırıyoruz, varsa da biz bilmiyoruz. 

Marmaris'ten Fethiye'ye kadar her yer yemyeşil. Datça'nın kurak olduğu daha iyi anlaşılıyor. Datça'da bir akşam üzeri çarşıya indiğimizde sular kesikti, gün boyu da akmamış, kullanılabilir tuvalet bulmak için çok uğraştım. Restoranların tuvaletleri kapalıydı susuzluktan, ama mutfakları hep açıktı, varın gerisini siz düşünün.

FETHİYE

Fethiye'ye ilçeden çok, 160 bin nüfusuyla şehir demek daha doğru. Göcek bile Fethiye'nin mahallesi olarak geçiyor.  Datça nüfusu sadece 25 bin. 

Fethiye'ye gelmeden önce, Arkadaşım Civan'ı arıyorum, eşi Sevgi ile birlikte, Fethiye'de otel ve pırlanta işiyle uğraşıyorlar. Markaları "infinity".  "İnfinity lily apart'dan" yer ayırıyor bize. Otel Koca Çalış'ta, denize 4-5 yüz metre, yanından dere akıyor, çevresi balta girmemiş orman gibi, yemyeşil bitki ve ağaçlar, yeşilin bin bir tonu. Derenin içini nilüfer kaplamış, çiçekleri de var. Lily'nin nilüfer çiçeği olduğunu orada öğreniyoruz. 

Otele yerleşiyoruz, otel müşterileri çoğunlukla yabancı, İngiliz, Rus ve diğer ülkelerden. Oda düzenlemesinde de onlar dikkate alınmış, doğal olarak. Odada ilk gözümüze çarpan kocaman bir jakuzi, Civan gelişmeleri, değişimi ve piyasayı iyi takip eder, demek ki yabancı müşteriler için jakuzi önemli. O an "Kafa Radyo'da"  yayınlanan "Nihat ve Sivrisinek" programı aklıma geldi, Sivrisinek sürekli her konuşmasının arasına bir jakuzi sokuşturur, jakuzi aşağı, jakuzi yukarı,  jakuzi saplantılı bir rolü var. Espriler bile jakuzi üzerine. Tam ona göre bir oda.

 Jakuzi bizim için yalnızca bir süs. Oda da çok yer kaplayan bir süs. En az 2 ton su alır, neymiş masaj yapıyormuş, yazık o kadar suya, hakkımız olmadığını düşünüyorum tonlarca içme suyunu harcamaya. Kaldığımız süre boyunca hiç kullanmadık. Doğal kaynakları pervasızca tüketiyoruz, buna bir şekilde son vermemiz gerekiyor. Param var istediğim kadar doğal kaynak kullanabilirim diyenler kesinlikle engellenmeli. Örneğin Ankara'da çim ekimi yasaklanmalı.

Sevgili Civan arıyor, akşam bizdeyiz yemekte, bekliyoruz balık var. Akşam karanlıkta yön duygum kayboluyor. Telefondan google gps ile buluyoruz evi. Sohbeti koyulaştırıyoruz, sosyal mesafeye de dikkat ediyoruz. Civan pişiriyor balıkları, deniz levreği, gerçekten çok lezzetli, Datça şarabıyla birlikte şahane gidiyor, yemekte her şey çok nefis ve özenli, Sevgi'nin ellerine sağlık. 

Soruyorum Civan'a, hangi semte bakalım, ne dersin?  Cevap tam politik, "gezin abicim her yeri, Belkıs nereyi beğenirse oradan alın evi, Belkıs'ın beğendiği yer en iyi yerdir, sözümü dinle bak, sen de rahat edersin." Hiç riske girmiyor çok akıllı, siz önce beğenin almadan önce konuşalım, teknik bilgileri veririm diyor. Sevgi, politik değil, Koca Çalış'ı tavsiye ediyor, sahile yakın ve denizi temiz, bir de Foça yani Çalış, hareketli ve nezih bir semttir. Gecenin geç saatlerine kadar sohbet ediyoruz. 2 gün yokuz diyor Civan, Denizli'de olacaklarmış. Otele dönüşte yine gps kullanıyoruz, ilk gün, Fethiye'de yön bulma becerim oluşmadı henüz. Diğer günlerde bile bir kaç kez kullanmak zorunda kaldık gps desteğini.

Sabah erken kalkıyoruz, tertemiz hava, oksijen çarpıyor, uyuyamıyoruz daha fazla. Sonraki gecelerde odada sivrisinek avlıyoruz, çevre hep su, bitki, esintide yok, sivrisinek kaçınılmaz. Datça'yı düşünüyoruz, sürekli estiği için hiç sivri olmadı, esinti bir kez olmadı, o da bir kaç saat, sivriler saldırmıştı hemen.

Haydi Belkıs dışarıya, hem çevreyi tanır hem de denize gireriz. Gelirken ekmek alırız, kahvaltı odanın balkonunda. Bu tatilde riskin daha fazla olduğunu düşünerek, özellikle dışarda kahvaltı yapmamaya özen gösterdik pandemi nedeniyle. Hem Datça hem Fethiye'de balkonda yaptığımız kahvaltılardan büyük keyif aldık. Beş yıldızlı otel kahvaltılarından bu kadar hoşlanmamıştık. Otel çevresi yemyeşil, derede nilüfer çiçeklerine bakıyoruz, su üzerinde büyük büyük çiçekler, çok ilginç, sanki birileri çiçekleri derenin içine yanlışlıkla düşürmüş gibi, su üstünde öylece duruyorlar.

Denizin hangi tarafta olduğunu göremiyoruz, her yer düz ve bitkilerle kaplı. Biraz yürüyünce denize gidenleri görüp takip ediyoruz. Çok kolaymış yol. Sahile varıyoruz. Deniz dalgalı, dalga yalnızca sahile yakın kesimde. Biraz yürüyüp dalgasız bir koy buluyoruz, atlıyoruz denize. Nerde Datça'nın o mavi, temiz denizi, kıyaslanamaz bile.

Gelmeden önce internet araştırması yaptım, Foça, Çiftlik(Koca Çalış), Akarca ve Babataşı semtlerini yaşanabilecek yerler olarak belirledim. Sevgi'nin de önerileri bu yönde oldu zaten. Araştırmalarımızı bu semtlerde yapacağız. Bu semtlerin ortak özellikleri sahile paralel sıralanmaları ve yerli yada yabancı dışardan gelenlerin çok oldukları yerler. Fethiye'de aynı zamanda çok yoğun yerli nüfus var. 

Kahvaltı sonrası araba ile çevreyi dolaşıyoruz, Koca Çalış genellikle eski yazlıkların ya da bireysel villaların olduğu semt, sosyal yönü zayıf, sezon dışı kalınmaz, bir de dev gibi otel yapıyorlar sahile, iyice kirlenecek deniz, hiç bir özelliği kalmayacak, eliyoruz burayı. 

Foça güzel semt beğeniyoruz, bir kaç emlakçı ile konuşuyoruz, semti tanıyıp ev geziyoruz. Siteler gerçekten çok güzel, Türkiye değil de başka ülke gibi, hele yaşayanları gördükten sonra. Giriyoruz bir siteye, tatil köyü havasında, korunaklı gerçek site, Datça'daki siteler gibi adı site değil. İki katlı binanın dubleks olan üst katı satılık, altta iki daire üstte iki daire var. Kapılarda isimlikleri okuyoruz, Smith, Brown, Jones, Williams, gezdiğimiz ev dahil tamamı İngiliz. Sitenin yüzde doksanı İngiliz. Yaşlı İngilizler ve biz. İngiliz huzurevi gibi. Yazın varlar kışın yoklar. Sitenin güzel olması yeterli değil, site sakinleri de önemli. Foça'da gezdiğimiz bir kaç site daha aynı havada. Foça'da yerleşme fikrinden uzaklaşıyoruz.

Türklerin de yaşadığı semtlere, merkeze doğru biraz daha yaklaşıyoruz. Akarca ve Babataşı. Merkeze ve Çalış'a eşit uzaklıkta. Denize girilmiyor bu semtlerde ama parklar, yürüme ve bisiklet yolları var sahilde. Türkler ve yabancılar birlikte yaşıyorlar. Bu iki semti beğeniyoruz. Gezdiğimiz evler hoşumuza gidiyor.

BABADAĞ

Sanmayın ki Fethiye'de yalnızca semt ve ev baktık, yarı zamanda da gezdik. Yazımda, yalnızca bu sefer gezdiğimiz yöreleri anlatacağım, yoksa Fethiye'de gezilecek yerler o kadar çok ki. Babadağ bunlardan ilki. Yıllardır televizyondan izlerim yamaç paraşütçülerini, hep gıpta ederim nasıl bir yer, nasıl atlıyorlar diye. Kısmet bu seneymiş. Üniversite yıllarımda paraşütle atlamıştım uçaktan, merakım var o yıllardan  beri. Fethiye'den  Babadağ çok yakın görünmesine rağmen, kıvrıla kıvrıla 0 dan, 1200 m yüksekliğe çıkan yol 25 km ve 45 dakika da ancak ulaşılmakta. Daracık bir yol, ormanların içinden geçerek ulaşılyor. 1200 metrelik yüksekten başlıyorlar yamaç paraşütü ile uçmaya. O kadar yüksek ki, uçaktan aşağı bakar gibi hissediyorsunuz. Hatırlıyorum, ben uçaktan atlarken yükseklik 500 m idi, burada 1200 m, çok daha yüksek.

Zirve en az 5-6 derece daha soğuk ve müthiş esiyor. Kışın kar olurmuş. Özel olarak yamaç paraşütü için yapılmış tesisler, camlı yürüme yolu, kafe, atlama pisti her şey o kadar güzel ki. Bütün gün keyifle burada kalabilirim ve hiç sıkılmam. İnanın insanda yamaç paraşütü ile uçma isteği uyandırıyor. Fiyatı da uygun, 350 tl, ya da 50 dolar. Ölüdeniz'den çıkış ve eğitim dahil. Görseniz pilotları gencecik, aslan gibi gençler, çok da efendiler, öyle ustalaşmışlar ki sanki çok basitmiş gibi uçmak. Keyifle yaptıkları çok belli. Günde kaç kez uçuyorlar kim bilir, ekmek parası. 

Bir saat kadar kaldık yukarda, Belkıs, üzerim çok ince üşüyorum demese uzun kalırdık. Bir saatte en az 50 uçuş yapılmıştır. Yukarıda teleferik direkleri gördük, Ölüdeniz'den başlayan teleferik, Babadağ zirveye kadar ulaşacakmış. Çok az kalmış tamamlanmaya. Manzara izlemeyi, heyecanı seviyorsanız mutlaka ziyaret edin.

YEŞİL ÜZÜMLÜ

Yeşil Üzümlü, Fethiye'nin yaslandığı tepede bir yayla köyü. Yaklaşık 15 km. Yolu güzel, asfalt. Merak ettik gittik. Ormanlar içinde bir yayla köyü. İngilizler burayı yıllar önce keşfetmiş, yazın daha serindir tahminim. İngilizler için denizden önce güneş daha önemli. Onların geldiği yıllarda tarla fiyatları da çok ucuz, hemen satın alıp yerleşiyorlar, fiyatlarda fırlıyor doğal olarak. Çok bir özelliğini göremedik ama ormanın içinde harika havası var.

ÖLÜDENİZ

Türkiye'de yaşayan bir insanın gözlerini kapatın, birlikte İngiltere'ye gittiğinizi söyleyin, gereken arka plan fonu da oluşturun. Ölüdenize getirin, gözlerini açın, bahse girerim Türkiye'de olduğunu anlamaz. Sıcak bir İngiltere kasabası zanneder, sıcak olmasına da şaşırır. Her şey İngilizlere göre ayarlanmış, ne de olsa para onlarda, restoran menüleri onlar için, kafeler de içecek ve futbol maçı yayınları onlar için. Dükkanlar öyle. İngilizlerin çok yoğun yaşadığı bir yer olsa gerek. Türkiye Türklerindir diye bir söz vardı, artık pek duymuyorum, Türkiye parayı verenindir demek daha doğru galiba.

FETHİYE BALIK HALİ

Balık yeme mekanı ve meyhane olarak, gördüğüm en iyi yerlerden. Balığı, ortada bulunan balıkçı tezgahlarından alıp gözünüzü kestirdiğiniz bir restoranda pişirtiyorsunuz. Restoranlar iç içe, hangisi nerede başlıyor bitiyor belli değil. Çok kalabalık bir yer, sakin zamanda gitmekte fayda var.

KIYASLAMA

Datça ve Fethiye, her ikisi de Akdeniz'de olmasına rağmen, birbirlerinden çok farklılar. 

Datça'da su kısıtlı, Fethiye su cenneti, her yerden su fışkırıyor, yemyeşil. 

Datça çoğunlukla yerli tatilci ama Fethiye'de çok fazla yabancı tatilci ve yerleşimci var. Yabancılar Fethiye'nin standartlarını yükseltmiş, disipline etmiş, örneğin kamusal alanlar, yollar, sahil, çok daha temiz. 

Havaalanı, Fethiye'ye 45 dakika, Datça'ya ise 3 saat. 

Ankara'dan Fethiye, Datça'ya göre 100 km daha kısa ve yolu daha konforlu. Datça'nın yolu çok zorlu.

Datça'nın sağı deniz, solu deniz, önü deniz, yanı deniz, her yer kapalı. Bir yere gitmek için mutlaka önce Marmaris'e ulaşmak gerekiyor. Fethiye'nin her yanı açık, ulaşımı kolay, yakın çevresi daha keyifli.

Datça'nın denizi harika, dünyada yok. Fethiye'de o kadar değil, güzel deniz için Fethiye'nin çevresine gitmek gerekiyor.

Hava sıcaklık değerleri benzer olmasına rağmen, Datça sürekli esen rüzgar nedeniyle daha konforlu.

Fethiye yerleşimi düzlükte, yürümek ve bisiklet için daha uygun, Datça, hem yokuş hem de yaya ve bisiklet için planlanmamış.

Fethiye yaz, kış sürekli yaşanan bir yer. Datça'ya sezon dışı gidilmez.

Fethiye şehir yaşantısına daha yakın, Datça henüz bakir.

Ev fiyatları yaklaşık aynı

Fethiye'nin sosyal olanakları daha fazla.


SON SÖZ

Kıyaslama sonucu tercihimiz Fethiye. 

Yaşam Yeri Olarak, Datça'mı? Fethiye'mi? 2020 Eylül, 1. Bölüm


Yaşam yeri olarak Datça ve Fethiye kıyaslaması ile Datça yolu üzerinde karşılaştığım lezzet mekanını  anlattığım bu yazımı rahat okunması için iki bölüme ayırdım. 1.Bölümde  Datça, 2. Bölümde  Fethiye ve sonuç.

2020 Eylül sonu, tatil için defalarca gittiğimiz Datça'ya, bir kez daha gidiyoruz, sonra da Fethiye, birer hafta. Bu sefer sadece tatil ve gezmek için değil,  yeni bir yaşam yeri de bakacağız. Amacımız yalnızca yazlık değil, aynı zamanda sezon dışı da zaman zaman gidip gelmek için bir yer bakıyoruz. Yıllarca yazlık sahibi olmaya hep soğuk durduk, uzaktan baktık, artık zamanı geldi.

DATÇA VE İLK GÖZ AĞRIMIZ PALAMUTBÜKÜ

Datça'ya ilk ziyaretimizin üzerinden 26 yıl geçmiş. İlk köy tatilimiz, denizi olan köy, Palamutbükü. El değmemiş, keşfedilmemiş Palamutbükü hakkında bilgilerimiz kulaktan dolma, daha önce giden arkadaşımızdan. Kızım Aslı henüz yürüyor daha bebek. Haritadan buluyoruz Datça'yı. Nasıl gidilir, Türkiye karayolları haritasından bakarak öğreniyoruz. İnternet icat edilmemiş henüz. Çarşaf gibi kocaman karayolları haritasını uzun yıllar yanımızda taşıdık, yol bulmak için. Ben arabayı kullanırdım, Belkıs haritaya bakardı. Laf aramızda Belkıs'ın harita okuması çok iyi değil, genellikle yanlış yolu seçer.

Reno 9 Brodway aracımızla akşam yola çıkıp, bütün gece araba kullandıktan sonra sabah varmıştık Palamutbükü'ne. Akşam yola çıkmamızın nedeni de Aslı'nın uyuyabilmesiydi. Gündüz gidemiyorduk, araba klimalı değildi ve Aslı'yı araba tutuyordu, hiç uyumuyordu, çok zahmetli bir yolculuk oluyordu gündüzleri. Gözümüz karaymış, yolun çoğu tek şerit gidiş geliş, bozuk yollar, buna rağmen bütün gece araba kullan. Ne cesaret. Gece araç kullanmayı yıllar önce bıraktım, yalnızca gündüz seyahat ediyoruz.

"Bük pansiyon", denize sıfır, sahipleri Sezer ve Hakkı, yaşça bizden küçükler. Amatörce işletiyorlar pansiyonu. Topu topu iki pansiyon var zaten köyde, bir de ekmek fırını, şimdilerde çok sevilen taş fırın ekmeği, ağır, kurşun gibi. Bir tane pideci var, pidesi vasat ama badem ile yapılan "damat tatlısı" güzel. Palamutbükü'ne daha çok mavi tur tekneleri gelirdi. Onlara hizmet eden iki balıkçı lokantası vardı. Masalar denize kurulur, ayağımız denizde balık yerdik, hakkını vererek, mundar etmeden.  

İki tane köhne bakkalı vardı. Sebzeleri bahçeden toplardık, bal, zeytin ve zeytinyağını köylülerden alırdık. Akşam üzeri balıkçı gelirdi, yakaladığı balıkları satmak için. Bademler sipariş edildikçe, kabukları kırılır, ayıklanır getirilirdi. Her yiyecek doğal, deniz tertemiz, berrak ve canlı. Medeniyetten uzak, gazete ve bazı ihtiyaçlar sabah dolmuşçuya siparişe verilir, Datça'dan, akşam getirirdi dolmuşçu. Köy Datça arası tamamen toprak yol ve rahatsız edici, sık sık gidip gelmek kolay değil. Marmaris Datça arasındaki yol ise o kadar dar ve kötü asfalttı ki, iki saat de ancak gidilir ve mideler de alt üst olurdu.

İmkanları kısıtlı olmasına rağmen çok sevdik Palamutbükü ve Bük pansiyonu. Üst üste bir kaç yaz gittik, sonra uzunca bir ara verdik. En son 2-3 yıl önce Hayıtbükü'ne gittiğimizde uğradık tekrar, ayak üstü sohbet edip geçmişi yad etmek ve değişimi görmek için. Tanıyamadık desem yeridir, bomboş sahil tıka basa dolmuş. Bük pansiyona ek binalar yapılmış. Hakkı'yı gördük oturduk 5 dakika, eski günlerden konuştuk, o da memnun değil bu kadar büyümekten ama koşullar sürükledi bizi mecburen büyüdük diyor, şaşırtıcı.

Üzüldük Palamutbükü'nün durumuna, tek özelliği denizi ve bakirliği olmasına rağmen, köyde altyapı yok, kanalizasyon ve çöp sorunlu, bu kadar büyümeyi kaldıramaz. Deniz eskisi kadar olmasa da yine berrak ama ne kadar sağlıklı. İyi ki gelmişiz yıllar önce, en bakir zamanlarında.

YOL, TAVAS, BALOĞLU PİDE

Datça'ya, Afyon, Denizli, Muğla üzerinden gidiyoruz. Yol uzun. Arabamız Toyota hibrid, Belkıs'ın düzenli olarak da kullandığı aile arabamız. Artık birlikte kullanıyoruz, yolun yarısını Belkıs, diğer yarısında ben kullanıyorum. Belkıs seviyor araç kullanmayı, keyif alıyor,  ben ise görev olarak kullanıyorum, pek hoşuma gittiği söylenemez. Yolculukları  keyifli hale getiriyor ve seviyoruz, yol uzun, zor gelmiyor. 

Sabah erken yoldayız. Pandemi nedeniyle peynir, zeytin, ekmek ve çayımızı yanımıza alıyoruz. Yol üstünde Afyon'a gelmeden, gözümüze kestirdiğimiz bir çeşme başında mola verip yiyoruz, her yer pislik içinde, hızlıca içiyoruz çayımızı. Aynı amaçla duran başka birileri gözleme ikram ediyor bize, reddedemiyoruz, zoraki bir parça alıyoruz. Ah şu pandemi yok mu! Afyon ikbalde yaptığımız klasik kahvaltı bu sefer yok, durmuyoruz bile, İkbal'in "kaymaklı ekmek kadayıfı" bile cazip gelmiyor. Denizli'ye kadar hiç durmadan devam ediyoruz. Acıkıyoruz. Denizli'yi geçince, Cankurtaran'da Tuna tesislerinde mola vermeyi düşünüyoruz ama tesis kapalı. Soruyorum Belkıs'a; Bağlı kokoreç mi yoksa Baloğlu pide mi? Ne olur ne olmaz, midemizi bozmayalım, pide yiyelim. 

Tavas'ta Baloğlu pideci de alıyoruz soluğu. Baloğlu, klasik açık tip pide yapıyor. Yola bir kaç yüz metre, Tavas'ın içinde. Temiz, düzgün bir kasaba pidecisi, sokakta masaları var. Seviniyoruz açık hava olmasına. Oturuyoruz, kolonyamızla siliyoruz her şeyi, bir kaç masa daha var oturan, tuhaf tuhaf bizim temizleme işine bakıyorlar. Bizden başka herkes rahat. Ben kıymalı yumurtalıyı, Belkıs ise sebzeli kaşarlı pideyi tercih ediyor, üstüne de yarım porsiyon tahinli pide istiyoruz tatlı niyetine. Yoğurt soruyorum, koyun, keçi yoğurdu, yok abi yoğurt diyor. Ta Ankara'dan yoğurt için geldim olur mu diyorum, tamam abi bakayım deyip gidiyor.

Nerden bulduysa, önce yoğurt geldi, koca bir tabak dolusu, ellerini bol tutmuşlar, tadımlık değil doyumluk, sadece yoğurtla bile doyulur. Yoğurt da yoğurt hani, tam kıvamında yanık koyun yoğurdu, Konya'dan biliyorum bu tadı. Saldırdık hemen, daha pide gelmeden koca yoğurdu götürdük, dibini de sıyırdık. Uzun süre böyle lezzetli bir yoğurda ulaşamıyacağımızı biliyoruz, her lokmanın tadına vararak, lezzetini alarak yiyoruz. Bunun henüz başlangıç olduğunun farkında değiliz. Yanık dondurma ve yanık yoğurt, favori yiyeceklerimizden, çok seviyoruz. Yanık yoğurt konusunda yemek şefi Deniz Ahmet Köse'den bir alıntı: 

İhtiyaçtan doğan marjinal lezzet: Yanık yoğurt. Dünyada pek eşi benzeri olmayan bu gastronomi harikası yanık yoğurdun anavatanı Anadolu'dur! Kimi Denizli, kimi Antakya kimi de Antalya'yı ön plana çıkartmış olsa da anlatırken, Konya Ereğli de üretilenler de mevcut. Bu eşsiz lezzet oldukça yüksek de gastronomik değere sahip benim nazarımda. Önceleri bozulmasın diye mayalanan yoğurt, daha fazla muhafaza edilebilsin ve farklı bir aromaya da sahip olsun diye dibi tutturularak yanık tadı verilen sütle mayalanmış ve amaç hayvanların sütünün ziyan olmamasını sağlamak iken, raf ömrü iki yıla kadar uzanan ürünler elde edilmiş."

Peşinden pideler geldi, görüntü soru işareti uyandırdı bizde, pideler kalın. Yanında da ayrı tabakta, bütün haliyle kurutulmuş kırmızı renkli sivri biber geldi, zannedersin zehir, görüntü öyle. Pideden aldım bir dilim, evet çıtır değil, yumuşak da değil, tam arada ama şahane bir pide, hafif sulu, ekmeği kalın görünse de, yerken öyle gelmiyor. Daha önce yediğimiz pidelere benzemiyor, kendine has, nefis bir tadı ve kıvamı var. Bayıldık pideye, ortaklaşa yiyerek, sildik süpürdük hepsini, tahmin edebileceğiniz gibi çoğunu ben yedim. Türkiye gerçekten pide cenneti, her yörenin pidesi farklı ve nefis lezzetleri var. İçi evde hazırlanan  pide geleneği halen devam ediyor. Bu pidelerin lezzeti daha bir başka. Anlatmakla bitmez pide çeşitleri.

Ana konudan biraz uzaklaştım ama bunları yazmadan da yapamadım. Denizli'nin bir ilçesi Tavas, önünden geçer gideriz, o kadar. Efsane yoğurt ve pidesi olduğunu bilmeyiz bile.  Pizza entelektüel yemeği olarak yüceltilmiş, pide ve lahmacun ise Anadolu'ya has yerel tat olarak görülmüş, biraz da küçümsenmiş, dünyada hak ettiği üne kavuşamamış. Vedat Milor'un Anadolu mutfağı ve pide konusunda önerileri de şöyle:

  ""Mutfağımızı dünyada konumlandırmada ilk çaba, bu var olanları korumak ve sayılarını arttırmaya çalışmak olmalı. Bu unutulmaz tatlar hem ülkemiz için mukayeseli üstünlük alanı hem de insanlığın ortak mirası gibi...""

""Bizde pizzacılarda şarap bulunmuyor, pide alaturka sayıldığı için yok. Alışkanlık ya da beklenti de yok. Bence kaçırılmış bir fırsat çünkü özel bir pide, Napoli’deki Da Michele pizzası gibi özel bir gastronomik ürün.
Türk mutfağının pizzaya cevabını dünyaya kabul ettirmek için Karadeniz’in pidesini iyi bir şarapla buluşturmak şart diye düşünüyorum.""

Vedat Milor'un bahsettiği pizzanın ne olduğunu bilmiyorum, yemedim ama bol yağlı bir pizza olduğunu tahmin ediyorum. Üstat otorite, ne diyorsa bir bildiği vardır elbet. 

Pide yanında gelen, kurutulmuş sivri biberden bir parça ısırdım, bir tat alamadım, tamamını attım ağzıma. Zehir gibi bir acı bekliyorum, değil. Ağızda dağılıp kayboluyor, acı, ama hissetmiyorsunuz, ağzı yakmıyor. Belkıs yemedi, çok ısrar ettim yemedi, hem açıkta duruyor tozludur hem de elleriyle koyuyorlardır tabaklara, ya virüs varsa. Bu nefis biberden bir tabak dolusu yedim afiyetle. Midemde yanma olmadı. Sordum garsona bu ne biberi diye, Tavas biberi, bu yörede meşhurmuş. Kesinlikle hak ediyor ününü.  

O kadar doyduk ki tahinli yarım pideyi zorlanarak yedik. Tahinli pideyi çok sevmem ama o bile ayrı bir lezzet burada. Üzerine çay içmedik, çok ısrar ettiler, söyleyemedik, ya bardakta virüs varsa diye. Yola çıkınca fark ettik, yol kenarları bayram yeri gibi renkli, dizi dizi kurutulmuş biberler, kırmızı ağırlıklı, renk renk biber, tam fotoğraflık, dağ taş biber. Aldık bir miktar, kaçırır mıyız. 

Son bir alıntı Osman Müftüoğlu'nun sağlık açısından "Lahmacun mu, Pizza mı? yazısından.

"Lahmacun, içindeki et nedeniyle protein, demir ve B12 ihtiyacımızın önemli kısmını karşılıyor. Çok yağlı et kullanmazsanız, az miktardaki doymuş yağ ihtiyacımızı gidermek için de mükemmel bir kaynak. Size pizzayı değil, lahmacunu öneririm."

DATÇA, NİMA APART OTEL

Datça'ya 10 km kala, Perili Köşk koyunda, Marmaris yolunun hemen dibinde, Nima otelde kalıyoruz. Sahibi Mustafa, arkadaşım Şükrü'nün yeğeni. Gelmeden önce aradık, virüs korkumuzu anlattık, bize, bir hafta kimsenin kalmadığı odayı ayırdı. Sezon dışı ve belki de pandemiden dolayı olsa gerek, genel bir sakinlik var her yerde. Otel yeni yapılmış, eşyalar yeni. Harika bir yer, tertemiz, bir haftadır boş olmasına rağmen yine de dezenfekte ettik itinayla, özellikle, kapı kolları, muslukları ve elektrik düğmelerini. Evimiz gibi rahat ettik, şahane kahvaltılar ve bir kaç kez de yemek yaptık. Çok memnun kaldık. Evimiz olursa ne yaparız, nasıl yaşarız soruları için de alıştırma yaptık. Otelde toplam 8 oda var, küçük bir yer. 4-5 oda her zaman doluydu kaldığımız sürece. Sabahları çevreyi dolaştık, yaşanabilecek semt ve ev baktık. Öğleden sonra Perili köşk koyunda denize girdik, süper deniz.

PERİLİ KÖŞK KOYU, KUM ZAMBAĞI VE SAHİPSİZ KÖPEK

Perili köşk koyu diye bildiğimiz, koyun gerçek ismi değildir belki ama koyun yarısından fazlasını kapatan “Perili Köşk Otel” kompleksinden dolayı da bu isimle biliniyor da olabilir. Koyda otelden başka tesis yok, otelden de ancak müşterileri yararlanabiliyor. Otelin işgal etmediği koyun küçük bir kısmı da halk tarafından günübirlik kullanılıyor. Her yer istisnasız pislik içinde, şişeler, poşetler, yiyecek artıkları, ambalajlar ne ararsanız var. Datça insanının eğitim ve görgü seviyesi yüksek bilinir, maddi durumlarının da iyi olduğu gelen arabalardan belli. Çevre temizliğinin maddi durumla ilgisi yok ama yine de anlayamıyoruz bu kadar çevre kirliliğini ve neden temizlenmediğini. Bir gün daha kalsak elimize poşetleri alıp biz temizleyecektik sahili. 

Sahilde, kumların arasında inatla ben de buradayım diyen 20 sm sap yükskliği ve çocuk eli büyüklüğünde, beyaz çiçekler görüyoruz. Daha önce hiç görmediğimiz bir çiçek türü ve bu ortamda yetişebilmesi çok ilginç, böyle bir ortamda bile büyüyorum edasıyla, gösterişli bir çiçek. İnternetten bu çiçeklerin "Kum Zambağı" olduğunu, türün tükenmekte ve koruma altında olduğunu öğreniyoruz, koparmanın cezası büyükmüş, nasıl kontrol edeceklerse? Kum zambağının en büyük düşmanı da sahile yapılan evler yani insan. 

Sahilde, yanımızda getirdiğimiz hasır örtünün üzerine serdiğimiz havlularda yatarak güneşleniyoruz. Diğer gelenler kamp sandalyesi kullanıyor, biz nostaljik takılıp hasır tercih ediyoruz, hem taşımsası da kolay. Biraz ileride bir grup, köpekle oynuyor. O kadar oyuncu bir köpek ki keyifle izliyoruz. En küçüklerinden olmasa da küçük boy ve henüz tam erişkin değil. Köpek bizim yanımıza yaklaşıyor, ben köpeği sevme gafletinde bulunuyorum. Üzerime atlıyor, kaçıyorum kovalıyor, terliğimizi alıp kaçıyor, ben onu kovalıyorum. Aynısını Belkıs'a da yapıyor, sanki köpek bizim, o kadar samimi, şımarık En sonunda dayanamayıp köpeğinizi çağırın diyorum, yorulduk artık. Köpek bizim değil diyorlar, ama tasmalı, belli ki terkedilmiş. Vicdansız insanlar nasıl terkettiniz, kışın herkes gidince ne yapacak bu köpek, cinsi de küçük, yaşatmaz diğer köpekler bunu. Yanımızda yiyecek olarak yalnızca badem var, veriyorum biraz, afiyetle kıtır kıtır yiyor. Oynamaya devam.

Yakınımıza yeni bir grup geliyor, kızlı erkekli gençler, bu sefer onlar köpeğe ilgi gösteriyorlar, fırsat bu fırsat, isterseniz köpek  sizin olabilir diyorum, önce şaka sanıp inanmıyorlar, gerçek olduğunu öğrenince şaşırıp bir anlam veremiyorlar. Daha sonra açıklıyorum durumu. Köpek artık onlarla, biz kurtuluyoruz, bu kadar oyuncu köpek daha önce hiç görmemiştik. Güneş batmaya yakın ayrılıyoruz sahilden, zavallı köpek birileriyle oynamaya devam ediyor.

DATÇA'DA NEREDE YAŞANIR?

Bir yerde tatil yapmakla, yaşamak arasında çok fark  olduğunu anlamaya başladık. Datça köylerinde çok güzel zaman geçirdik tatillerde, ama biz yalnızca tatil değil yaşamak için bir yer bakıyoruz, sezon dışında da gelebileceğimiz yerler tercihimiz. Datça'nın yolu çok uzun ve zor, hava alanına çok uzak. Kafamızda soru işaretleri olsa da,  Datça'nın merkeze yakın çevresini düşünüyoruz, her mevsim yaşanan yerleri tercih ediyoruz. Ankara konforunu da arıyoruz. Merkeze uzak olan, Palamutbükü, Hayıtbükü, Yazıköy ve Karainciri eliyoruz. Aktur'u düşünmüyoruz bile, bütçemizin çok çok üzerinde. Buralarda sezon dışı yaşamanın sıkıntılı olacağını düşünüyoruz. 

Datça'yı daha detaylı geziyoruz, farklı gözle bakıyoruz. Burgaz, Karaköy, Reşadiye, Kızlan ve Eski Datça mahallelerini geziyoruz. Eski Datça, şair Can Yücel'in yaşadığı semt, mezarıda burada. Burgaz; Datça'nın Marmaris yönünde sahil kesimi, güzel semt, detaylı gezilebilir. Karaköy, Datça'nın tam ters yönü, feribot iskelesinin olduğu semt, boşuna Karaköy dememişler, deniz çok dalgalı, sert bir iklimi ve ürkütücü görüntüsü var, sezonda ancak birkaç ay kalınabilir. Reşadiye ve Eski Datça; Datça'nın girişindeki mahalleler, denize çok uzak, eh işte. Kızlan; Datça'ya 10 km, yarımadanın ortasında ve yaşanılan bir köy. Genel olarak Datça'nın şehir planı sevimli değil, daha doğrusu plansız. Belediye, yapıların taş kaplama olması şartını koymuş, iyi de olmuş, biraz olsun kötü planlamayı telafi etmiş. Nasıl Bodrum'da evler beyaz boyalı olmalarıyla biliniyorsa, Datça'da da evler taş kaplaması ile bilinecek.

Burgaz ve Kızlan'da karar kılıp daha detaylı gezmeye başlıyoruz. Burgaz mı? Kızlan mı? Burgaz, denize yakın ama her yer yazlık. Arkadaşım Tuncay burada oturuyor, ziyaret ediyoruz. Yol üstünde pazar kurulmuş durup bir şeyler alıyoruz birlikte yemek için. Kenarda lokmacı var, insanlar önünde sıra olmuş. Sordum, çok bekler miyim diye, hazır hemen çıkar dedi, girdim sıraya, bir kaç dakika sonra sıra bana geldi, para verilmediğini o an anladım, buralarda gelenekmiş lokma yaptırıp hayrına dağıtmak. Güzel bir gelenek.

Tuncay'da Datça aşığı, 2 yıl önce aldı evini, yazları kalıyor, kışın Ankara. Çok mutlular Datça'lı olmaktan. Tuncay'ın  ev tepede, müstakil, eşi Nurden ve kayın validesi ile birlikteler. Sahile 800 m, merkeze 2 km uzaklıkta. Çok güzel, bahçeli dubleks bir ev, müstakil olması süper. Çevresi yazlıklarla çevrilmiş. Yerel yerleşim yok, herkes yazlıkçı, sezon dışı in cin top oynar buralarda.  Yüz yüze görüşmeyeli bir kaç yıl oldu, özlemişiz, hasret giderdik. Mesafeyi koruyarak sohbet ettik, yedik içtik. Datça'da virüs yokmuş, biz Ankara'dan geldiğimiz için daha dikkatli ve tedirgindik virüs konusunda. Birlikte yürüdük biraz, çevreyi tanıttı Tuncay. Ekim sonuna kadar buradayım, yapacağım bir şey olursa arayın, seve seve yaparım dedi.

Çok içimize sinmedi Burgaz, hah işte tam aradığımız yer diyemedik, bir şeyler eksik kaldı. İnsan sanki burada inzivaya çekilmiş gibi hisseder kendini. Bir kaç gün daha gezip daha iyi gözlemleyip, hem de satılık evleri gezip fiyat almaya devam ediyoruz.   

Kızlan çok eski bir köy, Rumlar da yaşamış. Eskiden kalan evler kendine has, çok güzeller. Tarihi zeytinyağı fabrikası ve yeldeğirmeni de bu köyde. Kızlan köyü yarımadanın  ortasında, bir taraftan denize 8 km, diğer taraftan 2 km uzaklıkta, 2 km olan sahil kuzey ve denizi dalga nedeniyle kullanılmıyor. Çiftçilik, hayvancılık yapıyor halkı. Yerleşim çok seyrek. Köyün hemen yanına kocaman yazlık site yapmışlar, 100 den fazla ev var. Dışardan gelenlerin oturduğu yazlık evler hep köyün çevresine sıralanmış. İnşaat halinde olan evlerden gezdik, fiyatlar Burgaz'a göre daha uygun ama Datça merkeze 15 km ve denize daha uzak. Yerel yaşam devam ediyor köyde, yaz kış hayat var. Tam istediğimiz gibi olmasa da Burgaz'a göre daha çok seviyoruz burayı. 

Çocukları arıyoruz, ne dersiniz Datça'dan ev almaya, sahil yada köy hangisi diye soruyoruz. Aslı karşı çıkıyor, hava alanına ne kadar uzak orası, düşündünüz mü hiç, nasıl gidip geleceğiz sık sık. Haklı, bizim de kafamızdaki sorulardan biriydi uzaklık meselesi. Datça bu kadar yeter, yeterli bilgi edindik. Fethiye'ye de bakalım, tekrar değerlendirir ve kararımızı veririz.

DATÇA, HIZLI ALIŞVERİŞ, 

Datça'dan ayrılmadan önce  alışveriş yapıyoruz, yöreye özel ürünleri tercih ediyoruz. "Datça Köy Ürünleri" market, Datça girişinde solda. Yalnızca kadınlar satış yapıyor, üç, beş kadın var ortalıkta. Erkekler çalışamıyor mu burada? diye soruyorum, erkekler alt katta, temizlık, hammaliye, ayıklama işlerini yapıyormuş. Ayırımcılık değil mi? bu yaptığınız dedim, güldüler. Datça'da her yer böyleyse, erkeklerin işi zor. Badem çeşitleri, badem tatlıları, kremleri, bal, zeytinyağı ve sabun çeşitleri var. Datça'ya ait ne varsa hepsi burada var, fiyatlar makul. Çok sevdiğimiz "acı badem kurabiyesi" bile var. 

Bir kaç farklı yerde daha yiyoruz acıbadem kurabiyesini, çok özel bir kurabiye. Acıbademe çok benzeyen Makaron(ben fransız acıbademi diyorum) çok moda bu sıralarda, acıbadem kurabiyesi ise makarona on basar lezzet olarak ama pek bilinmez. İlerde dünya çapında tanınacağına inanıyorum acıbadem kurabiyesinin.

"Datça Vineyard", Datça'ya 5 km kala solda, 200 m içerde, tepe üzerinde,  şarap üretici ve satıcısı. Tadım yapıyoruz, farklarını anlamaya ve damak tadımıza uygun olanlarını bulmaya çalışıyoruz. Beyaz ve kırmızıdan alıyoruz. Çevreyi izliyoruz hakim tepeden, güzel manzarası var.

2. Bölümde Fethiye'yi gezip, seçim tercihimizi ve nedenlerini anlatacağım.