9 Mayıs 2020 Cumartesi

Annem, Babam, Geçmişim, Bölüm 1

GEÇMİŞİM: NEREDEN GELDİM NEREYE GİDİYORUM, 2020 MAYIS.

İçinde bulunduğum sosyal, ekonomik ve ruh halimi anlamak için , Anne, Baba ve kendi geçmişime göz atmakla başlıyorum. Nereden nereye gelmişiz. Aslında bu durum ülkenin de nereden nereye gittiğinin bir özeti. Anne ve Babam her ikisi de iç Anadolu doğumlu ve iç Anadolu da büyümüşler. Annem Nevşehir-Ürgüp-Başdere köyünde, Babam Kırşehir merkez Cemele/Çayağzı köyünde doğmuş, büyümüş.

BABAM,
1933 doğumlu, 9 kardeşler, kardeşlerin hepsi de aynı ana babadan. Dile kolay 9 kardeş, belki daha fazla olacaklardı, doğum da ölenler olmasaydı. Dokuz kardeş olmak, benim için hayal etmesi bile zor. Biri kız, sekiz erkek. Babam en büyüklerden dördüncü sırada. Köy, kıraç iç Anadolu köylerinden.

Dedem çiftçi, koyunculuk ta yaparmış. Çalıştığını hiç hatırlamıyorum, o kadar çocuğu var çalışacak mıydı birde! Çocuklar ne güne duruyordu, onlar çalışacaklar babalarına bakacaklardı, olması gereken buydu, başka bir şey olamazdı.
Hobi olarak dişçilik yapardı, köyün dişçisiydi. Dişçi olarak sadece diş çekerdi. Paslı bir kerpeteni vardı, tozun, toprağın, gübrenin içinde dururdu. Bir kaç kez diş çekerken izledim. Dişi çekilecek olan, hangi dişi olduğunu gösterir, duvarın dibine çömelir, iki kişi omuzlarından tutardı hastanın, dedem paslı kerpetenini bulur, biz bez parçasıyla siler ve dişe asılırdı, bazen da diş çıkmak istemezdi kolayca, o zaman da bir ayağını duvara dayar ve bütün gücüyle asılırdı. Dişin şansı yok, sonunda çıkardı. Dedem kerpeten ve ucundaki dişe bakarak küfür gibi bir şeyler söyler ve öylece atardı bahçeye. Hastadan hiç bahsetmedim, nasıl bahsedeyim, hastanın yerinde ya ben olsaydım diye düşünürdüm, korku filmi gibi. Hasta bağıramazdı bile kendini yerlere atardı. Şimdi bile o manzarayı hatırladıkça içim ürperiyor. Hastalar gariban fakir, şehre dişçiye gidemeyecek insanlar genellikle. Unutmadan, dedem ücret almazdı diye hatırlıyorum, sevabına çekerdi dişleri.

Dedem tam bir otoriter baba örneği, çocuklar çok saygılı, babalarından ödleri kopar, sürekli emirler veren, herkes etrafında pervane, çocukları, gelinleri ve torunları onun karşısında el pençe divan duran bir saygı anlayışı. Babam ve amcalarım çocuklarıyla ilgilenemezlerdi dedemin yanında çünkü saygısızlıktı. Yeme içme tek düşüncesi, çocukların geleceği ne olacak, o ne demek ti, sonuçta hepsi bir baltaya sap olacaktı, daha ne yapacaktı, yaşıyorlardı işte, saldım çayıra mevlam kayıra.  Çocuklar ayrık otu gibi hayata bir şekilde tutunacaklar, başka şansları yoktu yaşamak için. Bu durum yalnızca dedeme özgü bir düşünce tarzı değil, köy hep aynıydı.

Hep dedemi anlattım,  babaannemde vardı tabii biz ona ebe derdik, ama hep arka plandaydı, dokuz çocuk anası, üstelik yalnız, bir kız var ve o da engelli, yardım edecek hiç kimse yok. Sekiz tane boy boy erkek çocuğu, otoriter koca, hayal etmesi bile zor. Erkekler asla mutfak işi yapmazlar, onlar erkek. Mecburen iş bölümü yapılmış galiba çocuklar arasında, babam çok iyi yufka ekmek pişirirdi, öğrenmiş. Yıllar sonra bile annem hamuru açar babam pişirirdi, ustaydı yufka ekmek pişirmekte, kimse eline su dökemezdi. 

Babaannemi hep tandırlık da yani şimdiki mutfakta hatırlarım, beli bükülmüştü, yere doksan derece açıyla bakar pozisyondaydı normal hali, gözünüzde canlandıramadıysanız yere bir şey düşürmüş de alacakmış gibi eğilin ama dizlerinizi kırmayın, yere paralel olup doksan derece eğilince durun ve o pozisyonda  bekleyin, işte babaannem hep öyleydi, öyle yürürdü, öyle ayakta dururdu.  Yani hep öyleydi, dik durmak diye bir duruş şekli yoktu onun için. Yaşlılıktan beli büküldü derlerdi, bence dokuz çocuktan beli büküldü. Çok güzel yoğurt çorbası yapardı, içine küçük soyulmamış patates ve parçalanmamış köy biberi atardı, birlikte pişerlerdi, çok lezzetli olurdu. Bütün bunlara rağmen zavallı babaannem yetmişine kadar yaşadı, dedem seksenine.

Köyde akrabalar birbirlerine bağlıydı, aynı erkek kökenden gelen aileler sülaleleri oluşturur. Ataerkil düzen gereği sülalelerin devamını erkek çocuklar sağlar. Kızlar evlenir ve başka sülalelerin devamına katılırlar. Bizim sülalenin ismi Toklucular. Toklu bir yaşında erkek koyun demek. Tahminim atalar geçmişte daha çok koyun besiciliği ile uğraşıyordu, büyük sürüleri vardı. Sülale ne kadar büyükse o kadar güçlüydün, geçmişle gurur duyulur, kökenlerin çok eski tarihlere kadar gittiğinden bahsedilir, Dulkadir oğullarına kadar hatta orta asya ya kadar gidilirdi. Bireyselcilik yoktu, sülale daha önemliydi, belki bu nedenle dedeme saygı en üst seviyedeydi, sülalenin en büyük temsilcisi olarak. Soy ağacını inceledim, 1830 lara kadar gidiyor, hep aynı köy. Atalarımızın Kırşehir merkezden ve oraya da Irak tarafından geldiği söylenir, ne kadar doğru bilmiyorum.

Devamı tipik bir Türkiye klasiği, geçinmek için bir aileye yeten tarlalar dokuz aile için yetmiyor. Köyde iş yok, para kazanamıyorlar, sonuç, iş, aş bulmak için şehre göç etmek, emekli oluncaya kadar hiç köye dönememek. Bazı kardeşler o  kadar hızlılar ki şehire göç yetmiyor, kendilerini yurtdışında buluyor. Kardeşlerden hiç birisi yaşamıyor şu an, en son babam, 2019 da kaybettik. Onların çocukları, kuzenlerimin de hiç birisi köyde kalıcı yaşayıp geçimlerini köyden sağlamıyorlar. Ama ilginçtir köyü hepimiz çok seviyoruz, kuzenlerin bazıları emekli olduktan sonra yazlık olarak köyde kalıyorlar.

En büyük Amca: Mesleği Şoför, emekli olduğu yıl kalpten vefat etti, 50 sinde bile yoktu, 2 ve 3. amca: Belçika da maden işçisi olarak uzun yıllar çalıştı, malulen emekli oldular, 70 lerin de vefat ettiler. 4. babam. 5.Halam: ev hanımı, tek kız çocuk olmanın sıkıntısını yaşamış, sıcak tandıra düşmüş ayağı yanmış, yürümesi problemliydi, engelli olarak yaşadı, 70 lerin de vefat etti. Halamın eşi de Belçika maden işçisi olarak emekli oldu. 6.Postacıydı, emekli oldu, 60 ların da kalpten gitti. 7. 20 li yaşlarında kalpten gitmiş. 8. Terzi idi 70 lerin de kanserden gitti. 9. Demiryollarında işçiydi, 50 lı yaşlar da alzhaimer hastası oldu, çok çekti, uzun yıllar bakıma muhtaç yaşadı, 60 ların da vefat etti.

Babam, geçmişinden pek konuşmazdı, daha doğrusu kendisi hakkında hiç konuşmazdı, bizde pek sormazdık, sorduğumuzda da geçiştirirdi. Onun hakkında bildiklerim genellikle arkadaşlarından, akrabalardan duyduklarım yada Annemin söyledikleri. İlkokulda diğer çocuklara göre daha başarılı, iyi öğrenci, öğretmeni köy enstitülerine girmesi içinden elinden tutuyor, Ankara Hasanoğlan'a devam ediyor, bu sayede ilk okul öğretmeni olarak mezun oluyor. Diğer kardeşlerinin arasında tek okuyan. Okul yatılı, her bölgeden fakir köy çocukları orada eğitim alıyor.

Babamın okul yıllarından duyduğum tek ve en büyük olayı arkadaşlarının gaz vermesiyle okulu bırakıp kaçtığıdır, arkadaşı gidelim okuldan İzmir'e kaçalım, çalışır para kazanırız dermiş ama  arkadaşları içinde yalnızca babam kaçmış okuldan, ver elini İzmir. Kimisi, yemekler iyi değildi doymuyorum diye, kimi de kız meselesinden kaçtı diyor. Sorduğumuz da babam kaçtım işte, deli yaşlarım dı, bilmiyorum der geçiştirirdi, hiç detay anlatmazdı. 1 ay sonra amcası İzmir'den alıp tekrar getiriyor okula.

ANNEM,
Şükür ki annem hayatta, kendi evinde tek başına yaşıyor. Bu korona günlerinde 2 aydır evden hiç çıkmadı. İhtiyaçlarını hafta da bir gün alıyor, evinin kapısının önüne bırakıyor, hiç içeri bile girmeden hırsız gibi geri dönüp gidiyorum.

Nüfus cüzdanına göre 1940,  gerçekte 1943 doğumlu. Beş kardeşler, dördü kız, biri erkek. Babaları çiftçi, aynı zaman da köyün ve çevrenin kırık çıkık uzmanı, köydeki takma ismiyle sınıkçı, süper ortopedici. Ürgüp ve çevresinden bol hasta gelir, bazen de hayvanlara uygular mesleğini. Dedem annesini tanımamış, annesi o bebekken ölmüş, öksüz kalmış, teyzesi büyütmüş, babasını hatırlıyor, o da dedem küçükken ölmüş. Dedeme Hacı baba derdik, o yörede öyle denirdi. Soy ağacın da son nokta dedem, devamı yok. Yani övünülecek bir geçmiş değil, ama!! Dedem kadar çalışkan bir insan görmedim desem yalan olmaz. Diğer dedemin tersine hep çalıştı ölene kadar. Neden bilmiyorum dedeme sormak hiç aklıma gelmedi, kimdiler, nereden gelmişlerdi, sorsam bilir miydi?

Sağ Elinin işaret parmağı sakattı, bükülmezdi, hep sopa gibi dururdu, galiba küçükken parmak eklem yerlerinden kırılmış ve iyileştirilememiş, bir daha parmağını oynatamamış. Bu nedenle olsa gerek askerde silahın tetiğine basamayacağı için sıhhiye yani yardımcı sağlıkçı yapmışlar. Kaç yıl askerlik yaptıysa artık, doktoru izleye izleye kırık çıkık yapmasını öğrenmiş. Eliyle yoklayarak kırıkları bulur sarar hatta bazen başkalarının eğri yapılan kırıklarını da kırıp tekrar sarardı. Çok acılı işlerdi, hastalar çığlık atarlardı, iki kişi hastayı tutardı, bağırta bağırta kırar, birleştirir sarardı. Önceden uyarırdı hasta yakınlarını, sıkı tutun şimdi acıyacak derdi. Bence bu sahneyi hayal bile etmeyin, önce kemiğinizi kıracaklar hemen ardından birleştirip saracaklar, nasıl bir acıdır ya rabbim. Malzemeleri keten bezi, tahta ve süzme bal idi. Gelen hasta yakınlarına hemen çay ikram edilir, aç olup olmadıkları sorulur, yemek vaktiyse birlikte yemek yenirdi. İş bitince ücretini sorarlardı istemez derdi söylemezdi, hasta yakınları da gönüllerinden ne koparsa dedemin oturduğu minderin altına güya dedem fark etmeden koyarlardı. Parası olmayan da Allah razı olsun der, hayır dua ederdi.

Köy toprak zengini bir yer değil, dedemin de zaten az toprağı vardı, çoğu yer makine tarımına uygun olmayıp, insan gücü gerekiyordu. Geçim zordu köyde, fakirlik, herkes çalışmak zorundaydı.
Dedem, anneannem, dayım, teyzelerim herkes çalışırdı. Dedemin otoriter olmak gibi derdi yoktu, öbür dedemin aksine yönetim işlerinin bir kısmı da anneanneme devretmişti. Anneanneye ana denirdi, biz hep öyle bildik, ölene kadar ana dedik. Bizi çok severdi her ikisi de, sevgilerini de gösterirlerdi, yazları gittiğimiz de sarılırlardı bize sıkı sıkı, öperlerdi, şap şap diye ıslak ıslak. Onların yanında kendimi çok şımartılmış hissederdim. Anneannemin peynirli mantısını unutamam, mantı üzerine de salçalı yağda kavrulmuş kaymak dökerlerdi, giçi denirdi bu yağa da, hiç unutmam tadını. Oğlum Mehmet Ali peynir yemez ama peynirli mantıya bayılır, soya çekim olsa gerek. Anneannem 60 larında kanserden, dedem de 70 lerinde vefat etti.

Köyden kente göç durumu burada çalışmadı nedense, belki de dayım tek olduğu için gidemedi, bilmiyorum. Diğer 3 kız kardeş de evlenip köyde kaldı. Bir tek annem evlenip köyden ayrıldı.
En büyükleri dayım, o da hep çalıştı, ölene kadar çalıştı derler ya evet ölene kadar çalıştı, hep dinç ve sağlıklıydı, 80 lerin de vefat etti. en büyük teyzem 70, küçüğü 80 ında gitti. Sonra annem ve en küçükleri hayatta, Allah uzun ve sağlıklı ömürler versin.

Annem ilk okulu bitirdiği sene, köye yeni gelen genç öğretmen annemi görüp çok beğeniyor, annem de güzel kızmış, çalışkan da tabii aile geleneği olarak. Kanunlara göre evlenmek için yaşı küçük, ilk okulu yeni bitirmiş daha, çaresi var, 3 yaş büyütüyorlar mahkeme kararıyla. 13 yaşında evleniyor.

Devamı gelecek bölümde.

3 Mayıs 2020 Pazar

Ankara'dan Adana'ya 2. Gün

ADANA KAHVALTISI, LEVENT BÖREK, 2019 EKİM SONU
Otelden kahvaltıyı yapmadan kendimizi dışarı atıyoruz, Adana usulü kahvaltıya. Adanalılar hafta sonu kahvaltısını ciğer kebap ile yaparmış, cesaret edemedik, tercihimizi börekten yana kullandık. Cumartesi akşamları ile gündüz kapalı olan Rıza Böreği deneyememiştik, bu sefer tercihimizi, kapalı olan Rıza Börek yerine Levent Börek'den yana kullanıyoruz. Levent börek Seyhan ırmağının karşı tarafında, otele yürüme mesafesinde değil. Burası sabahın kör karanlığında, ezan vakti açılır öğlen olmadan börekler biter ve kapanırmış. Saat 9 gibi börekçideyiz.

Sabahın bu saatinde, süslenmiş gelin arabası börekçinin önüne park etmiş. Börek yiyip düğüne mi gidecekler ya da akşam düğün yapıp sabaha kadar eğlendiler de sabah buraya mı geldiler, yoksa gelenek midir, farklı bir dünya Adana. Sanayi benzeri bir yerde 2 katlı eski bir binanın 1. katı. Börek dışarda tabla içinden tartılarak satılıyor, yağı sızmasın diye yağlı kağıtlara konuluyor, elinize alıyorsunuz, tabureler dışarda, servis yok, self servis. Para peşin, yer bulursanız tabureye oturup, eğreti masalarda çabucak yiyorsunuz. Çay isterseniz onu da ayrıca alıyorsunuz. Mahşer yeri gibi, çok kalabalık neredeyse börek bulduğunuza şükrediyorsunuz. Normalde sıra olurmuş önünde 15-20 dakika beklenirmiş. Bizim önümüzde bir kaç kişi vardı, beklemedik.

 İki çeşidi var böreğin, peynirli ve pastırmalı, ikisinden de alıyoruz. Yaşasın iki tabure bulup oturuyor ve yağlı kağıt üzerinde böreklerimizi yiyoruz.

Bu kadar zahmetle alabildiğimiz börek nasıl? gerçekten merak ediyoruz tadını. Börek, bildiğimiz su böreğine çok benziyor. Su böreğinde yufkalar kalındır, suda haşlanarak tepsiye dizilir, Levent börek de böreğin üst ve alt 3-4 katı baklava yufkasıyla yapılmış, çıtır, gevrek, orta kısımlar su böreği ile aynı kalın yufkadan, kısaca gözlemimiz böyle. Yağda tereyağı kokusu var, umarım tereyağı kullanmışlardır, yağ miktarı o kadar fazla ki kağıda akıyor, böreğe yağ mı katılmış yoksa yağa börek mi katılmış belli değil, çok ağır bir tat, yine de yiyoruz tamamını, tabakta yiyecek bırakılmaz ya! İyi ki çok almamışız.  Pastırma böreğe yakışmamış, peynirli daha iyi. Peynirli 10 üzerinden 7, pastırmalı 5. Niye bu kadar meşhur anlamadık, Adanalılar galiba çok yağlı seviyor. Ankara'da, Adana usulü börekçiler daha güzel, örneğin Bülent Börek, lezzetli hijyenik, Adana'daki kadar olmasa da yine de çok yağlı. Hatta bahse girerim ki Ankara Mis Başak Erzurum usulü su böreği yapıyor, Adana'dan çok daha güzel, şube sayısı artınca kaliteyi bozmalarına rağmen.

KAZANCILAR VE ÇEVRESİ.
Tekrar Kazancılardayız, Yağ Cami'yi geziyoruz, 1500 ler de kiliseden camiye çevrilmiş, önünde yağ pazarı kurulması nedeniyle Yağ Cami ismini almış. Külliyesiyle birlikte çok hoş mistik bir yapısı var.
Yağ Cami'nin hemen yanında adını hatırlayamadığım küçük bir büfe var şalgam satan, önü sürekli kalabalık. Şalgam ve simit satıyor, dışarda, bardağınızı üzerine koymak için küçük masalar var. Simit Adana simidi, Ankara simidi kadar olmasa da çok güzel, çıtır simit. Burada simit, şalgam ile yeniyor, şalgam acısız satılıyor, acılı isterseniz, acıyı sıvı halinde kendiniz ilave ediyorsunuz istediğiniz kadar, acı oranını böyle ayarlıyorsunuz. İstenirse şalgamın içine kırmızı havuç da veriliyor, güzel bir tadı var havuç turşusu gibi. Burada şalgamdan iki bardak içiyorum acılı, tadı süper, simitle de iyi gidiyor. Şalgam ve simit 10 üzerinden 10.
Saat kulesinin hemen yanında bulunan parkta bulunan çay evinde oturup soluklanıyoruz, çay içiyoruz, güzel çay. Orada bulunan çay ve tütün dükkanlarına girip sohbet ediyoruz. Tütüncüde çeşitli tütünler satılıyor, tercih ettiğiniz sigaranın markasını söylüyorsunuz, tütünü hazırlayıp sigara olarak sarıp uygun fiyata istediğiniz kadar satıyorlar, sigaraya göre epey ucuz olmalı ki satışları iyi. Çay dükkanındayız, sahibi ile çaylar hakkında konuşuyoruz, bize çaylar hakkında bilgi veriyor, ne çok çay çeşidi varmış, meğer hiç bir şey bilmiyormuşuz çaylar hakkında. Hepsi de ithal, hafif içimli çaydan bir kilo alıyoruz.

Yanda, Ramazanoğlu külliyesi ile Ulu Cami'yi geziyoruz. Her ikisi de 1500 ler de Ramazanoğlu beyliği döneminde yapılmış, harika yapılar. Külliyenin içinde şadırvan ve oturacak yerler var, çay servisi de yapılıyor, yer bulup oturamadık, insan tarihin içine girmiş gibi hissediyor, sanki bir eski medrese ya da film seti gibi, mutlaka gezilmeli.

TAŞ KÖPRÜ
Tarihi taş köprü Seyhan nehri üzerinde, saat kulesine yakın, 10 dakika da varıyoruz. Romalılar dan kalma ve günümüzde de kullanılmakta olan bu köprü yaklaşık 300 metre uzunluğunda. Köprü yalnızca yaya trafiğine açık. Kullanımda olan dünyanın en eski köprüsü. Müthiş bir duygu, köprüde yürümek heyecan verici, Adana'nın sembolü. "Adana Köprü Başı" türküsünü mırıldanarak, köprünün yarısına kadar yürüyüp geri dönüyoruz.
Seyhan nehri o kadar cılız akıyor ki, dere gibi, belki 100 metrelik yatağının ancak bir metresini kullanıyor. İlkbahar aylarında Seyhan'ın taştığını haberlerden öğreniyoruz, insanın inanası gelmiyor, nasıl bu kadar cılız bir derenin dev gibi ırmak olup yatağına sığmadığına.

MESUT KEBAP
Son olarak Mesut kebabı deniyoruz, otele yakın 300 metre. Divan otelin bitişiğinde, sanki otelin parçası gibi. Eski kebapçılardanmış, ama burası yeni yerleri galiba. Diğer kebapçılar gibi tarihi ya da Adana özellikli bir yer değil. İçi dışı güzel, ferah yeni modern bir konsept. Ankara'da Günaydın restoran benzeri. Şiş ve Adana söylüyoruz, ikramlar güzel, sade lezzetli, hizmet güzel. Çevredekiler çoğunlukla  aile olarak gelmişler, alkol kullanımı yaygın, uzun oturulan bir yer. Bütün yemekler, hijyen ve hizmetleri çok güzel, tam puan 10. Fiyat olarak diğerlerinden  daha yüksek ama fahiş değil, konsept olarak bu fiyatlar normal. Mesut kebap da kendinizi Adana'da gibi hissetmiyorsunuz, Ankara' da da olsa aynı şeyleri hissedersiniz, yöresel değil ama çok güzel.

DOKTORUM ŞALGAM
Otelden ayrılıyoruz, yakındaki Doktorum şalgamdan şalgam suyu içiyoruz, 10 numara beş yıldız. Adana'nın çeşitli yerlerinde şubeleri var. 2 tane 5 litrede paket yaptırıp bagaja atıyoruz. Kebapçılarda içtiğimiz şalgam sularının hepsinden daha iyi. Düşündüm de 2 günde ne  çok şalgam suyu içmişiz, ama keyifle içiliyor, hoş bir içecek. Ankara'da şalgam suyuna ihtiyaç hissetmememiz ilginç.

SON
Adana' ya tam mevsiminde geldiğimizi düşünüyorum. Her şey çok güzel. İnsanlar biraz şiveli konuşuyor ama kulağa hoş geliyor. Cana yakın, yardımsever insanlar. Gerçek bir tarih hazinesi. Yemek kültürü müthiş zengin, Antep hep öne çıkıyor ama Adana'da tanıtım yapılsa Antep ile yarışır. Buradan daha iyi kebap yapan yer var mı bilmiyorum, Adana'da her yerde güzel yapılıyor kebap. Hayvansal yağ, sakatat, tatlı, alkol ve şalgam tüketimi çok fazla. Kalp ve damar hastalıklarının Türkiye ortalamasının üzerinde olduğunu düşünüyorum. Gerek tarihi gerekse gurme kültürüyle müthiş bir yer, iyi ki gelmişiz ama iki gün az geldi, yeni Adana Seyhan gölü tarafını ve çevresini hiç göremedik. Bir daha ki sefere.
Hoşça kal Adana.