15 Ekim 2020 Perşembe

Askerlik Döneminden Bir Kesit

TÜRKİYE'DE ERKEK OLMANIN BEDELİ,
1987 yılında askerliğe başladım. 1988 de tamamladım, 1 yıl 4 ay. Vatandaşlık görevi, kutsal görev denirdi askerlik için, öyle olmadığını askerlik yaparken öğrendim. 16 ay asteğmenlik yada 8 ay erlik arasında tercih yapma hakkı veriliyordu ama son karar yine onlardaydı. Her Türk erkeği "vatan görevini" yapmak zorundaydı. Yurtdışında yaşayan Türk'ler ücreti karşılığında 1 ayda hızlandırılmış vatan görevi yapabiliyorken, Türkiye'de yaşayanların bu hakkı yoktu.

Niçin askerliğin zorunlu olduğunu o zaman anlamamıştım, artık anlıyorum. Amaç bedava işgücü ya da para almaksa, bunun başka yolları da olmalıydı. Bana uygun bir meslek değil, sevemedim bir türlü, sevmediğim bir işte başarılı olamayacağım aşikar. Zaten çalışıyordum, sivil hayatta çalışanlar vatana hizmet etmiyor mu? Vatana hizmet ne demek ki? Ülkede çalışıp işinde başarılı olmak, vergi vermek vatana hizmet değil mi? Çeşitli sağlık nedenleriyle askerliğini yapamayanlar vatana hizmet etmiyor mu? O kadar çok istemeyen var ki, sahte rapor alıyorlar ya da almak istiyorlar, askerlik yapamaz diye. Özellikle üst düzey devlet görevlileri ile göz önünde olan varlıklı ailelerin çocuklarının askerlik yaptıklarını duydunuz mu? 

Günümüzde  parası olan askerlik yapmıyor artık, vatan görevi de denilmiyor askerlik için. Kutsallığı da bitti. Askere gitmemek satın alınabiliyor. Böylesi daha iyi! Parası olmayan düşünsün bundan sonra, niye askerlik yaptığını.

Eğer biri, "vatan", "millet", “din”, "tüyü bitmemiş yetim" sözlerini çok kullanıyorsa, uzak durmalı ondan, kesin bir bit yeniği var altında, bir haltlar karıştırıyor.

O yıllarda Yargı ve Askeriye en güvenilir kurumlar. Hakim, savcı ve komutanlar başka dünyadan gelmiş, ulaşılmaz, yüce insanlar olarak görülür, çok güvenilirdi. Yüce Türk adaleti, kahraman Türk subayları denilince akan sular dururdu. Çok saygın insanlardı. Hele generaller, herkes önlerinde el pençe divan dururdu paşam paşam diye. Onlarda küçük dağları ben yarattım edasıyla gezerlerdi. Yıllarca öyle bilmemiz istendi, öyle bildik. Yaşadığımız olaylar ise tam tersine, bize bu kurumların ve çalışanlarının da diğerlerinden hiç bir farkı olmadığını hatta daha beter olduklarını gösterdi. Saygınlıkları tepetaklak oldu. 

Mehmet Ali, orta okul son sınıfta, lgs sınav sonuçları açıklanmış, neresi olur diye puanlara bakıyorum. Dün gibi hatırlıyorum, polis koleji puanı ile fen lisesi puanı neredeyse aynı. Gözlerime inanamıyorum, tekrar tekrar kontrol ediyorum doğru. Atatürk Anadolu lisesi ki Ankara'da en iyisidir, puanlar aynı. Aklım almıyor, niçin herkes çocuğunu polis yapmak istiyor, filmlerden mi etkilendiler ki? Belkıs'a söylüyorum, o da anlam veremiyor. Çok safmışız meğer, soruların çalınacağını hiç düşünemiyoruz. Yıllar sonra öğreniyoruz soruların çalındığını, aslında çalınma da diyemeyiz, düzenli olarak yıllar boyu birilerine el altından verilmiş. Yalnız polis koleji mi, hayır sınavla alınan her yerde.

Aynı dalavere, hırsızlık, üniversite sınavında da geldi Mehmet Ali'nin başına, iyi puan aldığı için bir sorun yaratmadı ama binlerce çocuğa yazık değil mi? Gece gündüz, yıllarca çalıştılar bu sınavlara. Din, cemaat maskesi altında göz göre göre çaldılar soruları. Yazıklar olsun. Gencecik insanların hakkını nasıl yersiniz, nasıl uyuyabiliyorlar rahat rahat, hayat boyu bunun vicdani sorumluluğunu nasıl taşıyacaklar. 

ASKERLİK SINAVI
Ben tercihimi uzun dönem askerlik olan asteğmenlikten yana kullandım. Askerliği sevmesem de, kısa dönem de olsa, er olmayı düşünemiyordum bile. 16 ay olan asteğmenliğin ilk 4 ayında öğrenci olarak eğitim alacak daha sonra sivil hayatta yaptığım mesleğimi yapacaktım. Askeri işyerinde çalıştığım için bana bu hak veriliyordu. Yani Dört ay sıkarsam askerliği bitirecektim. Kalan 12 ay kolay.

Tercihimi yaptım ama seçilebilecek miydim? Önce sınav ve seçmeler var. Bizleri Ankara Mamak'ta bulunan askeri birliğe çağırdılar sınava. Sınav yazılı, ne tür sorular sorulduğunu hiç hatırlamıyorum. Her isteyenin uzun dönem yada kısa dönem yapamayacağını son kararın kendilerinde olduğunu söyledi bir subay. Komando olmanın ne kadar gurur verici olduğunu, herkesin komando olamayacağını, üstün meziyetler gerektiğini anlattı. Anladım ki komando olacak adayları bulmak için gaz veriyorlardı. Paraşütten atlayan, kayak yapan yada lisanslı sporcu olup olmadığını sordular. Sporcu olup, paraşütten atladığımı söylemedim. Ne olur ne olmaz,  ya bir de komando seçilirsem, tam kabus. Neyse ki 3-5 komanda olmak isteyen gönüllü aday da buldular da bizi serbest bıraktılar. 

Bir kaç hafta sonra sonuçlar açıklandı. Uzun döneme seçilmiştim, rahatladım. Ankara Etimesgut Tank birliğinde  4 ay askeri eğitim alacaktım. 1987 Nisan ayında birliğe katılmam gerektiğini bildiren yazıyı aldım. 3 günlük bir sürede katılmazsam cezalı duruma düşecektim. Askeri birliğe katılmaya da "teslim olmak" deniliyor. 

İLK GÜN
Son ana kadar bekledim, akşama doğru Etimesgut'a, birliğime katıldım. Askeri birliğin ana giriş kapısına nizamiye deniyor. Belediye otobüsünün nizamiye önünde durağı var, indim durakta, nizamiyeye doğru yürüdüm. Tam nizamiyeden  içeri girerken bir karmaşa ve koşuşturma oldu, düdük sesleri, bağırmalar, yakalayın kaçıyor. Kapıda görevli askerler başka bir askeri kovalıyor, hemencecik yakaladılar, zafer kazanmış komutan edasıyla. Konuşmalarına kulak misafiri oldum, meğer kaçan asker, 1 haftalık acemi er daha, neler oldu da neden kaçmak istediyse. Koşarak nizamiyeden kaçıyor, askerden kaçmayı böyle zannetmiş zavallı. Bundan sonra başına neler gelecek kim bilir. Nizamiyenin önü kalabalık, askerler, yakınları, dalga geçiyorlar kaçamayan askerle, böyle mi firar edilir diye.

Askerliği herkes sevemez, özellikle sorgulayanlar, niçin, neden sorusunu soranlar, mantıklı çözüm arayanlar. Temel esas sorgulamamak, verilen emirleri yerine getirmek, o kadar. "Tom Hanks'in" oynadığı "Forrest Gump" filmini hatırlarsınız. Amerikan yapımı, saf ve öğrenme güçlüğü çeken Forrest Gump, IQ seviyesi düşük, her söyleneni sorgulamadan uygular. Filmde sevimli bir karakterdir. Askerde çok başarılı ve mutlu olur, sadece emredileni yapmıştır. Askerlik, ha Amerika ha Türkiye her yerde aynı demek ki. Tek farkla Amerika'da askere gitmeyenden devlet para almıyor ve askere gidene de para veriyor.

Nizamiyeden bir kaç yüz metre yürüyerek ulaşılıyor, asteğmen eğitim birliğine. Tipik bir lise binası, 3 katlı. Uzun bir koridor ve koridora açılan koğuşlar, okul sınıflarını koğuş yapmışlar sanki. Her katta ortak tuvalet ve lavabolar. Bir kaç tane de öğretmen odası gibi, komutanların kaldığı oda var. En büyük komutana bölük komutanı deniliyor ve okul müdürü gibi havalı bir odası var. Banyo yok bu binada, başka binanın alt katında.

Benim gibi en son katılanlar aynı koğuşa yerleşiyoruz, koğuşun yarısını ancak dolduruyoruz. Koğuşlarda sıkışık yerleştirilmiş ranzalar ve metalden yapılan ikili soyunma dolapları var, herkesin bir tane soyunma dolabı var, 30 sm eninde, 180 sm boyunda demir dolap. İsteyen istediği ranzayı seçiyor. Ben alt katı tercih ediyorum.

Birliğe katılmadan, daha önce askerlik yapanlarla konuşup tavsiyeler aldım, kendimce çıkarımlar yaptım. Eğitim boyunca verilen emirleri sorgulamayacak, ne deniliyorsa yapacaktım. Tam bir Forrest Gump olacaktım. Bunun mümkün olmadığını anlamam uzun sürmedi.

Koğuşta yaklaşık 10 kişi var, hepsi üniversite mezunu, farklı illerden genç insanlar. Birliğe en son katılmalarından da belli askerliği çok benimsemedikleri. Güzel yürüyemezler, spor yapamazlar, disiplin zayıf. Diğer koğuşlar daha istekli ve gayretli.

Askeri öğrenciyiz artık, kıyafetlerimiz dağıtılıyor. Olanlardan veriyorlar. Aldığım tavsiye gereği botu 1 numara büyük istiyorum, 44. Son koğuş olunca dezavantajları da oluyor. Bana bot kalmadı, kiminin kepi, kiminin kıyafeti uymadı. Yarın sağlarız eksikleri dediler.

Yatıyoruz akşam ranzalarda, ışıklar kapatılıyor, bir tanesi yasak olduğu halde küçük kasetçalar, (walkman) getirmiş, sürekli Orhan Gencebay dinliyor, bıkmadan usanmadan. 4 ay boyunca dinlemeye devam etti, yalnızca Orhan Gencebay.

Uykuya dalmışım, gecenin bir yarısı bağırarak fırlıyorum yataktan, üst ranzada yatan İzmir'li aşağı düşüyor, beton zemine, sanki bir paket gibi, hiç çırpınmadan sağa sola çarpmadan. Düşme sesini duyuyorum. Hemen yakıyorlar ışıkları. İzmir'li yerde yatıyor. Bir kaç dakika sonra kendine geliyor. Kontrol ediyoruz her tarafını, kafasını, kolunu, bacağını hiç bir şey yok. Nasıl olur, yer beton, ranza en az 1,5 metre, kalıp gibi düştü küt diye. Soruyoruz iyiyim diyor, farkında değil düştüğünün, sağlıkçılar geliyor, götürüyorlar çocuğu. Sonradan öğreniyoruz sara hastalığı olduğunu. Sara hastası olanlar askerlikten muaftır. Askerliği niye yapıyorsun, diye sorduğumuzda, babam albay, askerliği yapmam lazım demişti. Çok üzülmüştüm, babası için askerlik yaparak hayatını tehlikeye atıyordu. Kimisi sağlıklı olduğu halde askerden kaçar, kimisi sağlıksız olduğunu gizleyerek askere gelir. İlerleyen günlerde bir daha nöbet geçirmedi, ama eğitimi tamamladı mı yoksa bıraktı mı, hatırlamıyorum.

İKİNCİ GÜN
İkinci gün eksiklikleri tamamlamakla geçiyor. Bir de tüfek veriyorlar, ağır kocaman bir tüfek, kabzası ahşap, otomatik değil, eski. Tüfek artık sizin zimmetinizde, iyi bakın ha diye de uyarıyorlar. Tüfeği kaybederseniz askerlik bitmez uyarısını da eksik etmiyorlar. 

Bana yine bot yok, benim kendi botum var ayağımda rengi gri ama olsun rahat, hiç sesimi çıkarmıyorum bot için. Eğitimleri kendi botumla yapıyorum, kimse anlamıyor. 2 hafta sonra, bizim komutanla sohbete gelen başka bir komutan gördü botlarımı, senin botların niçin farklı diye sordu, henüz vermediler bot bana, bu kendi botum dedim. Çağırdı astsubayı, anında getirdiler botu 44 numara. İyiydim kendi botumla ama verdikleri bota da alıştım, rahatsız olmadım.

Biz okulun son katı olan 3. kattayız. 2.katta başka bir öğrenci grubu daha var, bütün gün sohbet edip, kantinden çay içip bir şeyler alıyorlar. Sağlıkçı asteğmen öğrencilermiş, doktor ve eczacılar. Eğitim süreleri 2 ay, bizimki 4 ay. Orada kaldıkları 2 ay boyunca hiç bir şey yaptıklarını görmedim, içtima yok, eğitim yok. Biz sürünürken, üzerimize lapa lapa kar yağarken, gökten deli gibi yağan yağmurda ıslanırken onlar yalnızca bizi izlediler. Adalet mi bu, bari aynı yerde kalmasaydık onlarla. Hem eğitim süreleri kısa hem de eğitim yok.

ÜÇÜNCÜ GÜN
Sabah kalkıyoruz, sular kesik,  hay Allah ne şans. Doğru kahvaltıya ve sonrasında bina önünde sıralı olarak toplanma, buna da içtima deniliyor. Hiç kımıldamadan bekliyoruz. Okul müdürü yani bölük komutanı geliyor, merdivenlere çıkarak konuşma yapıyor. Her gün yaptı bu konuşmayı, yarım saat ayakta put gibi bekliyoruz. Ne konuşuyor belli değil, cümlelerin önü başka arkası başka, ne söylemek istiyor belli değil, bütünlük yok. Tahmin ediyorum tek amacı bizi ayakta bekletmek, sabrı öğretiyor bize aklı sıra.

Sonra yürüme eğitimleri, marş söyleme eğitimleri, kimi yürüyemiyor, kızıyorlar anlamsızca, kimi kolunu ters sallıyor, olmuyor bir türlü. Zoraki askerlik ancak bu kadar olur.

Sınıflarda teorik dersler de veriyor rütbeli subaylar, hiç birini anlamıyorum, dinleyemiyorum bile. Hatırlamıyorum hiç birini zaten. Aklımda tek kalan uçaksavar ile uçaklara atış yaparken uçağın 1 futbol sahası kadar önüne ateş edilecek ki, merminin gitmesi için gereken zamanda uçakla karşılaşsın.

SU KESİNTİSİ
Su kesintileri çok sık, neredeyse hiç akmıyor sular. Bu işte bir terslik var, ben de Ankara'da yaşıyorum ve hiç su kesilmiyor, neden burada kesiliyor. İlk 3 hafta sonu izne çıkmak da yok hafta sonu hep içerdeyiz, ne yapacağız 3 hafta susuz, bitleniriz mazallah. 3 haftanın sonunda, bütün öğrencilik süresince her hafta sonu, cumartesi ve pazar izne çıkabiliyorsunuz.

Komutana iletiyorlar bu durumu, sabah içtimasında anlatıyor, bu askeri birlikte su boruları inceymiş, bu nedenle sular yetmiyormuş. Merak etmeyin hamamda su var banyo yapabilirsiniz. Biz de salağız ya inanıyoruz hemen, okulun sağı, solu, yanımız ve birliğin her tarafı çim, akşama kadar fıskiye ile sulanıyor çimler. Çimlere su var bize yok.  Akılları sıra susuzlukla bizleri disipline edecekler, ne kadar saçma, salgın hastalık çıkacak mahvolacağız. Söylediklerine kendi de inanmıyor ama askerlik işte. Şişe suyu ile el yüz yıkanır, traş olunur mu, ayaklarımızı yıkamıyoruz bile.

HAMAM
Hafta sonu izni olmayınca mecburen hamama gittim banyo için. Her koğuşun hamam saatleri ayrı. Havlu, sabun ve şampuanı aldım yanıma, şortla gittim, herkes 1 duş kabinine girdi, sular kapalı. Hamamın sorumlusu er bağırıyor, herkes hazır mı? şortlarınızı çıkartın, süreniz 3 dakika. Önce şaka yapıyor zannettim, askerde şaka olur mu, evet banyo süresi toplam 3 dakika yani tam 180 saniye.

Er bağırıyor, tamam suları açtım, başlayın yıkanmaya, unutmayın 3 dakikanız var. Musluğu çevir, sıcak ve soğuk suyu ayarla, başını yıka, sabunlan durulan hepsi 3 dakika. Hızlıca başımı ancak yıkadım. Er bağırdı tekrar son 1 dakika sabunlu olan varsa durulansın. Zaman bitti kapatıyorum, şaka değil gerçekten tam 3 dakika sonunda suyu kapattı ama yalnızca soğuk suyu, 100 derece sıcak su akıyor istersen devam et. Bu da galiba hamam sorumlusu er in intikamıydı. Sizin de suyunuzun da, hamamınızın da diyerek bastım kalayı. İlk ve son gidişim oldu, 4 ay boyunca bir daha hamama gitmedim eğitim okulunda. Nasıl eğitim, bu ne disiplini, kimin fikri?

YEMEK
Öğle ve akşam yemekleri topluca yemekhane de yenilirdi. Yemek seçme sorunum olmadığı için sıkıntı çekmedim, yemeklerden yedim. Her koğuşa bir tencere yemek verilir, koğuştan bir kişi yemeği dağıtırdı. Bana az verdin ona çok verdin tartışmaları olurdu zaman zaman. 4 ayın sonunda çoğu kilo almıştı.

DÜĞÜN VE HAPİS
Öğrencilerden biri komutandan izin istemiş, evlenmek için. Çok kızmış komutan izin vermemiş. Sabah içtimasının birinde bu konuyu açtı, eğitim süresince kimseye düğün için izin vermeyeceğini uzun uzun anlattı. Kafamızı şişirdi, attı tuttu, bana kimse gelmesin izin için bir daha diyerek herkesi tehdit etti.

Evlilik izni isteyen öğrencinin kayın pederi de üst rütbeli komutan. Bizim komutanı arayıp izni alıyor. Yani bizim komutanı eziyor. Askerlik bu emir demiri keser.

Bir süre sonra yine içtimada komutan köpürmüş, atıp tutuyor, komutanım aradı izin vermek zorunda kaldım. Ama ben bunun acısını çıkartırım, 1 hafta hapis cezası verdim, görsün ne demekmiş benim emrime karşı gelmek, yarım saat aynı şeyleri anlattı durdu. Bizde acıdık öğrenciye, evlendi ama hapis yatacak ne kötü.

Akşam koğuşa geldik, boş ranzaların birine üniversiteden tanıdığım birisi kurulmuş. Merhaba, hayırdır niye geldin buraya, komutan beni hapse gönderdi. Komutanın anlattığı, hapse atacağım dediği öğrenci buymuş meğer. 1 hafta bizim koğuşta kalacakmış, hapis dediği yer bizim koğuş. Öğrenci bir hafta boyunca bizim koğuşta keyif yaptı. Biz dışarda süründük, o içerde, emrinde asker, gazetesini okusun, yemeği ayağına gelsin, beğenmezse asker kantinden bir şeyler getirsin. Çok içerledim bu duruma, bize söylediğine bak, yaptığına bak, o kadar da attı tuttu,  yazıklar olsun. Ceza vereceğim dedi ödül verdi. Böyle komutan lider olabilir mi? Buna  kim inanır? (Yazmadan duramadım, Kadir İnanır)


HAFTA SONU İZİN KULLANMAMA CEZASI
Yürüyüş ve marş söylemeyi hiç istekli yapmıyordum. Fırsatını buldukça rahat yürümeye geçiyor ve marş da söylemiyordum. Yakınımda ki bir öğrenci bu durumu ilk sorumlu komutan olan asteğmene şikayet etti. Benim isteksiz olmamın kimseye bir zararı yoktu, işgüzarlık işte yine de şikayet etti. Asteğmen de kraldan çok kralcı, hiç ikaz etmeden, doğru bölük komutanına gitti. Akşam beni şikayet eden öğrenciye küfür ettim, saldırdım, araya girdiler. Asteğmene bir şey diyemedim, kötü kötü baktım. O benim yanıma geldi af dilercesine, merak etme bir şey olmaz, ben söylemesem, öğrenci beni de şikayet ederdi diyerek savundu kendini. Korkak.

Ertesi gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Bölük komutanı çağırdı beni. Kendisi çardak altında ben yağmur altında. Önce uzun uzun konuştu, kasten yapıyor biliyorum, yağmurda sucuk gibi ıslandım, beter olayım diye. Anlat bakalım dedi. Anlattım durumu. Hangi okuldansın; ODTÜ, zaten oradan vatan haini yetişir, sen de hainsin, mahkemeye versem  askerliğin bitmez hapis cezası alırsın. İçimden söyleniyorum, hangimiz hain, daha önce yaptıklarını da biliyorum. Bana iyilik yaptı, kıyak geçti güya mahkemeye vermekten vazgeçti. Bunun yerine 1 hafta sonu izne çıkmama cezası verdi. Aslında 2 hafta sonu ceza verecekmiş ama ben iyi birine benziyormuşum, yalancı.

Yapacak bir şey yok aldık cezayı, hafta sonu askeri birlikten dışarı çıkmak yok. Günde 3 kere nöbetçiler yoklama alıyor, kontrol için. Uzun geçecek 2 gün. 

Cumartesi sabahı koğuştakiler erkenden kalkıp giyindiler, doğru Kızılay'a, evi olan evine, hamama. Çok yatamadım, herkes gidince kalktım, sular akıyor, kimse yok ya. Doğru kahvaltıya, birde ne göreyim yaklaşık 7-8 öğrenci daha var kahvaltı yapmış. Herkes dışarda kahvaltı yaparken bunlar niye burada. Önce onları da cezalı zannettim, sordum. Cezalı değillermiş. O an anladım ne olduğunu, çok kızdım kendime utandım, anlamadığım için. Paraları yok dışarda, kahvaltı, yemek, gezmek için, yani gönüllü cezalılar. Hafta sonu cezası bana askerliğin acı yönünü gösterdi. Bir kez daha kızdım devlete, yöneticilere, bedava askerlik yaptıranlara, bu durumu görmezden gelenlere. Komutan ve asteğmenler adam gibi yönetici olsalar böyle şeyler yaşanmazdı. Farkında olduklarını da zannetmiyorum. 

Daha başka olaylarda yaşadım, yazarım belki zamanı gelirse. Askerliğin bana verdiği olumlu hiçbir şey olmadığı gibi, benim zamanımı aldı, gençliğimin en verimli zamanlarını. Tek katkısı bu yazıyı yazmama neden olması ve konu sıkıntısı çekmemem. Keşke herkes sevdiği işi yapsa.