Adana ziyaretimizi önceki yazılarımda anlatmıştım. Hiç ara vermeden otobandan Hatay'a doğru yola çıkıyoruz. Kaymak gibi bir yol. Beklentimiz yüksek, televizyonda, internette o kadar çok Hatay programları, yazıları var ki, öve öve bitiremiyorlar, gurme cenneti olarak tanıtıyorlar. Beklentiler de tavan yapıyor doğal olarak. Bakalım neyle karşılaşacağız. Adana'dan sonra Hatay, şanssızlık biraz Hatay için. Hiç reklamsız Adana süper bir yer, yemekleri harika, iki gün çok az geldi, hakkı en az beş gün Adana'nın, daha çok yer var gezecek, görecek. Hatay gezimi yazarken tam bir kronolojik sıra uygulayamadım, yazıya uygun olması için bazılarının sırasını değiştirdim.
MİSİS
Adana çıkışında 20 kilometre sonra Misis yol ayrımı levhasını görüyoruz. Aklıma geliyor mister ve misis Brown, aynı misis mi acaba. Bizi orta okul ve lisede İngilizce dersinden soğutan, nefret ettiren İngiliz çift. Onların yüzünden lise 2 de ikmale kalmıştım İngilizceden. İngilizce ders kitaplarının değişmeyen konu mankenleri. Meğer Adana'daki Misis, antik bir kentmiş. Gaz pedalına biraz daha bastım, bir an önce geçelim burayı.
YILANKALE/ ŞAHMERAN KALESİ
Adana'dan çıktığımızdan beri kıskanılacak ölçüde verimli toprakları izleyerek, dümdüz ovada ilerliyoruz, yaklaşık 50 kilometre geçince solda, yola bir kaç kilometre uzakta bulunan küçük bir tepenin üzerinde iyi korunmuş, güzel bir kale görüyoruz. Levhada "Yılan kale" yazıyor. İsmi ilginç, merak ediyorum ne olduğunu, bakıyorum internete.
Pers/İran mitolojisinde "maran" gövdesinin üstü güzel bir kadın, alt tarafı da yılan olan bir yaratık. Yarı insan, yarı yılan. Şahmaran da bu yaratıkların şahı, tıp biliminde her şeyi biliyor ve ölümsüzlüğün de reçetesine sahip. Bu kalede yaşıyor. Lokman Hekim, evet günümüzde hastanelere ismini veren, ismi baharatçılarla anılan aynı Lokman Hekim, bir şekilde Şahmeran'dan tıp bilgilerini öğreniyor ve ölümsüzlük iksirini de alıyor. Tıbbın atası yani.
Lokman Hekim de tıp bilgilerini herkese öğretiyor ama ölümsüzlük iksirini Misis /Ceyhan nehrine düşürüyor, kimseye öğretemiyor. Bu efsane bir kaç farklı şekilde anlatılıyor, ben bunu tercih ettim.
İSKENDERUN
Adana Hatay arası 190 km, İskenderun'a kadar 130 km otoban, kalan 60 km kaliteli asfalt. Keyifli bir yolculukla İskenderun'a varıyoruz. Demir çelik fabrikaları şehrin yakınında, devasa fabrikalar, deniz kenarında, doğa harika, umarım doğaya bir zararı yoktur bu fabrikaların. İskenderun'da mola veriyoruz, yapılaşma güzel, deniz kenarına iniyoruz. Çok güzel parklar yapılmış, deniz nefis, temiz ve mavi görünüyor. Çay bahçesinde oturup çay içiyor, martıları izliyoruz. Hava güzel, denize sıfır masada oturuyoruz daha ne olsun, burada deniz kenarında oturmak bir ayrıcalık değil. Çok sevdik İskenderun sahilini, yaşanabilir bir kent, denizine ve doğasına bayıldık, çok medeni gözüktü bize.
ANTAKYA/HATAY
İlçe merkezinin ismi Antakya. Hatay ise ilin ismi, bu nedenle Antakya demeyi uygun buldum. Verimli topraklar arasından bu güzel şehre varıyoruz. Girişte çirkin bir yapılaşma yok. Antakya deniz kenarında değil, Asi Nehri tam ortasından geçiyor. Antakya'nın çok sıcak olduğu gibi bir ön yargım vardı, Adana'dan da daha güneyde olduğu için sanırım. Sordum, sıcak ama asla Adana gibi bir sıcağın olmadığını söylediler, yazın rahat yaşanabildiğini, bunaltıcı olmadığını da eklediler. Gideceğimiz yer tarihi Antakya semti, eskiden yaşanılan merkez.
Haritaya bakarak rezervasyon yaptığımız Saray Oteli kolaylıkla buluyoruz.
SARAY OTEL
Otel şehrin tam merkezinde, ırmağın kenarında, ırmağın karşı tarafında eski Hatay meclisi var, otelden gözüküyor. Her yere yakın, bir kaç adım mesafede, konumu süper. Temiz bir şehir oteli, biraz küçük odalar, banyo özellikle küçük, o kadar küçük ki, duş alırken bütün her yer ıslanıyor. Banyosu büyük olan odaları da var, biz bilmiyorduk, kalırsanız büyük banyolu odalardan tercih edin. Kahvaltıya özen gösteriliyor, hep otelde kahvaltı yaptık. Vale var, aracı almak için on on beş dakika beklemek gerekiyor, otopark ırmağın karşı tarafında. Tavsiye ediyoruz bu oteli.
ASİ NEHRİ
Asi Nehri, Seyhan gibi cılız bir dere değil. Koca bir ırmak, ırmak dediğin böyle olur. Neydi o zavallı Seyhan nehrinin hali. Asi, nazlı nazlı akıyor, çamur gibi, bulanık.
Balıkları görebiliyoruz kenardan, olta atanları da gördük. Su bulanık ama balık yaşayabilecek kadar da temiz demek ki. Nehrin akış hızını görebiliyorduk çünkü üzerinde bol miktarda bitkiler var. Nehirle birlikte aynı hızla yüzen su bitkileri. İlk defa şahit oluyoruz böyle bir olaya. Bitkinin adı "su sümbülü". Sanki tarlalardan sökülmüş de özellikle nehre atılmış gibi, kocaman kocaman yapraklı, capcanlı, iyi beslenmiş, sağlıklı görünen bir bitki. Çok miktarda su sümbülü nehrin üzerinde yüzüyor, kökleri suda yaşayan bitkiler. 2018 yılında o kadar çok su sümbülü büyümüş ki bütün ırmağı kaplamış, su görünmüyormuş, bütün ırmak yemyeşil bitki kaplı, tarla gibi, ilginç görüntü. Şimdi o kadar fazla değil ama yine de belediye teknelerle temizliyor bitkileri, belli ki tecrübe kazanmışlar, çoğalmadan temizliyorlar. Biz İç Anadolulu olarak böyle şeyler görmediğimiz için hayretler içerisinde izledik bitkileri.
Asi Nehri Suriye'den doğup, Hatay Samandağ'dan Akdeniz'e dökülen çift ülkeli bir nehir, bunu düşünmek bile ilginç.
Nehir, şehri güzelleştirmiş, ayrı bir özellik kazandırmış, yakışmışlar birbirlerine, tamamlamışlar. Eskişehir'deki Porsuk çayı aklıma geldi o da şehirle bütünleşmiş, birbirlerini tamamlamışlardı. Oysa gördüğüm çoğu akarsu bulunduğu şehre fazla gelmiş ve yok sayılıyorlardı, örneğin Ankara, pek çok dere, çay olmasına rağmen, yok ettik, olmadı üzerini kapattık görmeyelim diye, geriye yalnızca isimleri kaldı, Dikmen deresi, İncesu deresi, Bent deresi...
Hatay hakkında ilk izlenimlerimiz hep olumlu.
TARİHİ BİZİM KÜNEFECİ
Hatay demek künefe demek, künefenin başkenti. Künefeyi yapılırken izledim. Altı ve üstü tel kadayıf ortası tuzsuz taze peynir, yağ da ekleniyor, piştikten sonra üzerine şerbet dökülüyor, sıcak veya soğuk yeniliyor, sıcağı daha çok tercih ediliyor.
Çarşıda o kadar çok künefeci var ki şaşarsınız. Sanki künefe yemek temel kurallardan. Sordum otel çalışanlarına iyi künefecileri, şaşırdılar, burada kötü künefe yapılmaz diye, sanki kötü yapanı hapse atıyorlar da. "Çınaraltı Künefecisini" sordum, çok rağbet gören yerlerden, o da iyidir dediler. Siz hangisinde yiyorsunuz dedim, otelin bitişiğinde bulunan künefeciyi gösterdiler, ser verip sır vermeyeceklerdi demek ki.
Biz de otelin bitişiğindeki "Tarihi Bizim Künefeciye" yöneliyoruz. Tarihi kentte sokaklar trafiğe kapalı rahat gezebiliyorsunuz, zaten bir araba ancak sığar bu daracık yollara. Gerçekten yüzyıllık künefeci, yazmışlar tarihlerini asmışlar, babadan oğula devam etmiş. Sokakta bir sehpa ve iki ucunda birer tabure. Biraz tok biraz açız, aslında tatlı yemenin tam kıvamı, tok karnına yiyemiyorum tatlıyı ben.
Oturuyoruz taburelere, tertemiz bir sokak, çok sevimli, hava güneşli, ılıman, sokak gölge, yanımızdan insanlar geçiyor, çoğu, diğer illerden gezmeye gelmişler belli. Bitişiğimizde oturan üç kişilik orta yaşlı grup edebiyat hakkında konuşuyor. Konuşmalarından Ankaralı oldukları anlaşılıyor. Ankaralı ve edebiyat hakkında konuşmak, bana fersah fersah uzak bir kavram, nasıl insanlar bunlar diye istemeden başımı çevirdim baktım, senin benim gibi insanoğlu, güldüm kendi kendime, bu tuhaf düşüncelerime. Belkıs'a anlattım anlamadı, garip garip baktı bana iyi miyim diye.
Tadına bakmak için bir porsiyon istedik önce, yanına su, burada şalgam yaygın değil Adana'ya benzemiyor. Nefis bir tat, işte künefe budur, soluksuz yedik, peşine birer porsiyon daha, yaladık yuttuk, hayat budur işte. Teşekkür ettik künefe için.
Bitişik dükkan balıkçı, pişirme evi, sohbet ettik onunla, balık isterseniz emrinizdeyim dedi çok da güzel olurdu ama erken kapatıyormuş. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştık, taburede oturmaktan sırtımız ağrımıştı, bir saatten fazla oturmuştuk. Hesabı ödeyip kalktık.
Sonraki günlerde Çınaraltı künefeye iki kez gittik kapalıydı, saatlerimiz uymamıştı. Kısmet değilmiş, Belkıs başka bir yerde yedi künefeyi hiç memnun kalmadı. Başka da künefe yemedim ben.
HATAY KURABİYESİ
Çevreyi tanımak için yürümeye başladık. Otelin birkaç dükkan yanı pastane, gezi grupları olduğu anlaşılan insanlar bir şeyler alıyorlar, önünden geçerken baktık, kurabiye, Hatay kurabiyesi çok ünlü buralarda, bir kaç ay bayatlamadan kalabilirmiş. Tadına baktık, bildiğimiz kurabiye, tarçın ve bir kaç baharat katmışlar içine kokulu, seveni çok, sonuçta kurabiye işte. Bize hitap etmedi.
HATAY SİMİDİ
Simit burada da seyyarlarda satılıyor. Benim uzmanlık alanım, çok severim, her bölgenin simidi farklıdır kendine özeldir. Hatay simidi Ankara simidinden 2 kat daha büyük ama ince, belki de gramajı aynı. Özelliği ise susam fakiri olması, kel bir simit Ankara simidine kıyasla. Üzerine üç beş tane susam atmışlar sanki sayıyla. Aldım bir simit hemen tazecik, yanında bir kağıt parçası verdi, nedir bu diye sordum, tuz ve kimyon karışımı, simidi bölüp buna batırıp öyle yiyeceksin. Simit yeme kuralı buymuş burada çok ilginç. Biraz yürüyüp otele dönüyoruz.
OTEL KAFE
Antakya'da volta atılan sokak otelin önünden geçiyor, İstiklal Caddesi diyorlar buraya, İstanbul'daki İstiklale benzediği için, üstü renkli aydınlatmalı. Otelin altı kafe, oturması keyifli, ırmağı da görüyor bir yandan. Kafeye oturup simidi yiyoruz, kimyon ve tuz karışımına banıyoruz, çayla beraber iyi gidiyor, hepsini yiyoruz. Simit her zaman, her yerde güzel eğer tazeyse.
Belkıs'la sohbet ediyoruz, Hataylılar saf diyorum, neden diyor, neden olacak yabancıları hiç kazıklamıyorlar, hiç fahiş fiyatla karşılaşmadık. Turist kazıklanır oysa. Üç günlük gezimiz boyunca hiç kazık yemiş gibi hissetmedik, hoş bir duygu. Antakya'ya ısınmıştık iyice.
Esnafın bir kısmı şiveli konuşuyor, sanki Türkçeyi sonradan öğrenmişler, ya da ana dilleri değil gibi. Belki de Araplar ya da Suriyeli her neyse ne önemi var, Türkiye'de yaşıyor, dürüst esnaflık yapıyorlar. Keşke her esnaf öyle olsa.
Bizim tatil anlayışımıza uygun bir yer az gez çok otur. Asında bizim yaşam tarzımıza da uygun. Yavaş ve sakin hayat, kimsenin acelesi yok. Ne güzel.
Hatay'ı gezmeye ikinci bölümde devam edeceğiz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder