Bu bölümde geçen anılarım, Kaman'da 7- 10 yaş, ilkokul 2 ve 5. sınıflar arasındakiler. Tam zamanlarını hatırlayamadığım için kronolojik bir sıra izleyemedim.
Bu anımın etkileri bende çok uzun yıllar kaldı, ilerleyen zamanlar da yanlış yönlendirdi.
Deniz ve diğer çocuklarla birlikte en sevdiğimiz oyunlardan biri de çamurla oynamaktı. Çamur; bildiğimiz toprak ve suyun karıştırılıp macun kıvamına getirilmesi durumu. Şimdi çocuklara oyun hamuru veriliyor oynasın diye, mantık aynı. Biz bahçede gerçek çamurla oynardık, hayallerimizde ne varsa yapardık, saatlerce, bıkmadan usanmadan, bozup tekrar yapardık. Yazın en temel oyunlarımızdan biriydi çamur. Büyükler kızardı bize, pis sularla oynuyorsunuz, mikroplu o çamur diye. Oyun tatlı, dikkate almazdık tabii, bulaşık suyu yada çamaşır yıkama suyuyla oluşmuş çamur, hiç fark etmez, oynamaya devam. Ellerimiz çatlardı çamurla oynamaktan.
Genellikle çocukların ellerinde siğil olurdu, bende de vardı 3-5 tane. Çok sonra öğrendim, çamurla oynayan çocukların ellerinde siğil olurmuş. Siğil; elin üst kısmında, deri üzerinde büyüyen et parçası. Siğil nedeni de virüslermiş. Ah bu virüsler, hayatımızı değiştirdi, şimdi de öyle değil mi? çok hırpaladı hepimizi şu covid-19 belası.
Eczaneden ilaçlar alınırdı, siğillerin geçmesi için, ilaç fayda etmezdi, geçmezdi bir türlü. Din Hocalarının okuyup üfleyerek iyileştirdiği söylenirdi.
Bir gün bitişik evde oturan komşu teyze geldi bize, çok severdik, iyi insanlardı. Tanıdıkları bir hoca gelmiş bunlara, nefesi güçlüymüş, siğillere de okuyormuş ve yok ediyormuş, bizden de ücret almayacakmış. Gel bize senin ellerine de okusun dedi komşu. Artık ne için çağırdılarsa hocayı Allah bilir, siğil okumayı bahşiş olarak bedava yapıyor. Hoca deyince benim gözümde kara sakallı, sert ifadeli, tuhaf görünümlü biri canlandı. Ben istemiyorum, okuyup üflemekle geçer mi hiç, inanmıyorum, hocanın okuyup üflemesiyle geçmez dedim. O zaman da inanmazdım okuyup üflemeye. Nasıl bir eğitim aldıysak okulda, nasıl öğretmenler varsa artık, varın siz düşünün. Annemde çok istedi gitmemi ama ben kararlıydım, istemiyorum dedim, bunun üzerine komşu evine döndü.
Ana yüreği dayanamadı, başladı baskı ve ısrarlara, gitsen ne kaybedersin, benim için git, iyi hocaymış, iğrenç görünüşlü siğillerden kurtulacaksın, hadi benim aslan oğlum deyince dayanamadım tamam peki giderim ama inanmıyorum bak.
Önce annem gitti komşuya, hocayla görüşmeye. Konuşup tekrar eve geldi annem. Hoca, normal görünümlü, iyi biriymiş, reçeteyi de almış annem, ikna olmuş, inanmasa da olur demiş hoca, bir bez parçasının üzerine biraz tuz koyup, iki ucundan bohça gibi yapıp sıkıca bağlayın bana gelin yeter demiş. Bu hocanın yöntemi böyle, tuz kullanarak okumak, bilimsel bir yöntem!
Sormuş annem, kaya tuzu mu yoksa kaliteli billur tuz mu? Tuz miktarı ne olacak. Kaya tuzu o zaman kalitesiz, kötü tuz olarak bilinirdi, tadı azdı, çok kullanmak gerekir, çabuk nemlenir ve tuzluğun deliklerini tıkar akmazdı, sinir ederdi insanı, zaten fiyatı da azdı. Billur tuz da böyle sıkıntılar olmazdı. Şimdi herkes kaya tuzu kullanmak istiyor sağlıklı diye.
Sormuş annem, kaya tuzu mu yoksa kaliteli billur tuz mu? Tuz miktarı ne olacak. Kaya tuzu o zaman kalitesiz, kötü tuz olarak bilinirdi, tadı azdı, çok kullanmak gerekir, çabuk nemlenir ve tuzluğun deliklerini tıkar akmazdı, sinir ederdi insanı, zaten fiyatı da azdı. Billur tuz da böyle sıkıntılar olmazdı. Şimdi herkes kaya tuzu kullanmak istiyor sağlıklı diye.
Bez nasıl olacak, pamuk mu, naylon mu, rengi ne olacak, büyüklüğü ne olacak. Annem, sonucu etkileyecek yanlış bir işlem yapmak istemiyor, her adımı dikkatlice yapmak istiyor. Önemli değil diyor hoca, hiç fark etmez. Annem yer bezi olarak kullandığı eski atletten caart diye el kadar bir parça yırtıyor. İçine de ceviz büyüklüğünde billur tuz koyuyor, katlayıp sarıyor, iki ucundan bağlıyor bezi, reçete hazır, elime tutuşturuyor. Hadi bakalım doğru hocaya, arkamdan da bağırıyor, inan, inanırsan geçer.
Hoca çok iyi karşıladı beni, hiç hayalimdeki hoca gibi değil, modern görünümlü. Sordu bana; inanıyor musun siğillerin yok olup iyileşeceğine, inanmıyorum dedim. İster inan ister inanma siğillerin geçecek, göreceksin dedi, çok iddialı, çok emin kendinden. Ne zaman iyileşecek siğiller dedim, merak etme, bir süre sonra yok olacaklar. İki dakikayı geçmedi okuması, tuz dolu bez parçasını elimde ki siğillere dokundurarak bir şeyler okudu sessizce, dudakları kıpırdıyordu yalnızca, okurken. Tamam bitti, dedi.
Merak ediyorsunuz değil mi siğillere ne oldu diye. Bir iki gün baktım ellerime bir şey değişmedi. Sonra unuttum, hayat normal akışında devam etti. Altı ay yada bir yıl sonra tam hatırlamıyorum, ellerime baktığımda siğillerin olmadığını gördüm. Ne zaman yok oldular hiç anlamamıştım.
Bir türlü idrak edememiştim bu olayı. Nasıl iyileşmişti siğiller. Olmaz böyle bir şey, ellerim tertemiz, siğiller yok, gitmiş, yok olmuşlar. Psikolojik de değil iyileşmesi, inansam neyse, o zaman psikolojik olabilir diyeceğim. Hocanın doğa üstü güçlerimi vardı acaba, olacak iş değil. Çıkamadım işin içinden. Ama ortada da bir gerçek var, siğiller yok oldu.
Olayı çözemedim ama o tarihten sonra siğil hocalarının hep reklamını yaptım, siğilleri okuyarak iyileştirmeleri konusunda. Her yerde anlattım başıma geleni. Elinde siğil olan çocukları hocaya okutmalarını önerdim, her hocaya değil, siğil konusunda uzman olanlarına.
Yıllar sonra, oğlum Mehmet Ali'nin ayağında de siğil çıktı, 7 yaşlarındaydı. Aradan uzun yıllar geçmiş(30 yıl) tıp ilerlemiş, hocaya okutturacak değildik ya. Ankara TOBB hastanesin de cildiye doktoruna gittik. Sıvı azot uyguladılar siğillere,-190 derecede evet doğru yazdım, eksi 190 derece. Siğili dondurup öldürecek güya. Sonuç; tahmin edeceğiniz gibi hiç bir işe yaramadı tedavi. Tarih tekerrür mü ediyor?
Yine bildiğimiz yöntemi uygulamaya karar verdik. Eşim Belkıs Konyalı. Konya bu konularda derya deniz, çok zengin. Siğillere okuyan hoca bulmaları için haber gönderdik Konya'ya, gittiğimizde de okuttuk siğillere, ben hocayı görmek istemedim sinirimden. Yine okutmak zorunda kalmıştık hem de bu çağda. Tahmin edeceğiniz gibi, bir süre sonra siğiller yok oldu. Nasıl oluyordu da iyileşiyordu?
Bu olaydan bir kaç yıl sonra, internetin de yaygınlaşmasıyla, aklıma geldi, araştırdım siğil konusunu. Ne buldum dersiniz, çocukların el ve ayaklarında çıkan siğiller bir süre sonra kendiliğinden iyileşir, kaybolurmuş. Siz hiç büyüklerin ellerinde siğil gördünüz mü? Çocukken çoğumuzun elinde siğil vardı, büyüdükten sonra hiç birimizde kalmadı, Tamamen bilimsel. Hocalar da bilimsel bir olaydan, bilmeden yararlanıyor, siğillerin iyileşmesini sanki kendi ilahi güçleri gibi gösteriyorlar.
Siğile okuma Türkiye'de çok yaygın bir konu olmasına rağmen, gazete, televizyon gibi medya ya da dini açıklamalarda bu konuda hiç bir şey duymadım, okutmayın siğilleri, kendiliğinden geçer diye.
Hocaların okuduğu siğillerin iyileştiğini biliyoruz, şahit olduk, denedik emin olduk.
Gelelim sihirli soruya, tıbbi olarak siğillerin zamanla yok olacağını biliyorsunuz artık ve sizin çocuğunuzda da siğil çıkıyor. Ne yaparsınız. İyi düşünün.
a: Ben garanticiyim, hocaya okuturum, tecrübeyle sabit, hocanın okuduğu siğil yok oluyor.
b: Hayır kesinlikle okutmam, hoca safsatasına inanmam, bilime inanırım, kendiliğinden geçmesini beklerim.
c: Bilime inanıyorum ama yinede hocaya da okuturum, doktora da giderim, ne olur ne olmaz.
Vereceğiniz cevabı genelleyerek yorumunu yapın. İlginç sonuçlar çıkacağını düşünüyorum.
Hatırladığım, üfürükçü hocaların yaygın olduğunu büyüklerin konuşmalarından duyardım, her sorunun bir hocası vardı mutlaka, yakın olmasa da uzak köy, kasaba ve şehirdeki hocalar bile bilinirdi. Bu hocaların iyileştirdiği hastalar anlatılırdı. Günümüzde de hocalar yaygın değil mi? Ne şarlatanları görüyoruz ekranlarda. O zamanki hocalar, günümüzün şeyh isimli yüzlerce müridi olan hocalarının yanında çok masum kalıyor.
Kemal Sunal'ın "Üç Kağıtçı " isimli filmini izlemişsinizdir mutlaka hem de defalarca, hani yağmurun ne zaman yağacağını bildiği filmi var ya, işte o. Kemal Sunal'ın romatizma hastalığı filmde abartılmasına rağmen konu tamamen bilimsel olduğu halde, nasıl doğa üstü güçleri olduğuna inanılıyordu. Kemal Sunal'ın doğa üstü gücü, yalnızca romatizma ağrısıydı. Sahip olduğu doğa üstü güç dinle ilişkilendirilmiyordu ama siğillerin okunması ile bu filmin konusu arasında bir fark var mı sizce? Kimi İnsanlar, dini yada değil doğa üstü güçlere inanma ihtiyacı hissediyor.
Televizyonun olduğu daha sonra ki yıllarda bir de Uğur Dündar'ın programlarında anlattığı "Yılancı Hacı" vardı. Hatay Dörtyol'da yaşayan Yılancı Hacı, yılan, akrep vb zehirli hayvan sokmalarını iyileştiriyor yada isteyenlere "el vererek" onların asla zehirli hayvanlar tarafından sokulmamasını sağlıyordu. Programda Uğur Dündar'ın eline akrep koyarak, sokmasını sağlamış ve tekrar zehri çıkarmıştı. Bu gün bile sahneyi net hatırlıyorum. Yılancı Hacı, kendisinin özel güçleri olduğunu ve zehirli hayvanlara hükmettiğini, onları kontrol edebildiğini söylüyordu. Yılancı Hacı'nın el verdiği insanları sivrisinek bile sokmazmış, ne hoş değil mi? Yılan ve akreple çok karşılaşmayız ama sivrisinek öylemi. Gecenin bir yarısı tam uyumuşsunuz, tatlı bir kaşıntı ve kulağın dibinde vızıltı sesi. Yakarsın lambayı, ara ara bulamazsın, tekrar yatarsın, yine vızıltı sesi, yine kalkıp ararsınız sivriyiyi. Mahveder bütün geceyi, yarım yamalak uykuyla sabah olur. Rahmetli babacığımı, yılancı Hacıya okutmadığı halde, hiç bir haşerat sokmazdı, doğuştan efsunlu, bize geçmemiş ama bu özelliği.
Yılancı Hacı'nın bilimsel bir açıklaması var mı? bilmiyorum.
ANKARA'YA İLK ZİYARETİM,
1970'ler, o yıllarda gezmek yaygın değil, herkes yerinde oturur, en fazla memleketine giderdi, en azından biz ve çevremiz öyleydi. İnsanların başka yerleri görmesini engelleyen, fakirlik, özel araçların ve toplu taşımanın yaygın olmaması ile gezme kültürünün gelişmemiş olmasıydı. Otobüslerle seyahat hem konforsuz hem de otobüslerde sigara içmek serbest olduğu için rahatsız ediciydi. Yol tutması fena yapardı insanı. Yol kalitesi de çok düşüktü. Tatil olarak ancak memlekete gidilirdi.
Gezenler Avrupalı hippi gençlerdi. Ürgüp'te görürdüm çokça hippileri. Altlarında wolswagen kaplumbağa benzeri üstü açık arabalarla gezerlerdi. Kız erkek karışık, otellerde yatmazlar, restoranlarda yemezler. Para harcamadan gezen genç Avrupalı insanlar. Niye böyle bir hayat sürdüklerini anlamaz, onları yoksul zanneder, kimisi acır, üzülür yardım eder, kimisi de kızardı, ahlakımızı bozuyor diye. Hatırlıyorum da her zaman bizim ahlakımızı bozmak isteyen birileri hep oldu.
Kaman'da yalnızca lise öğrencileri için günübirlik özel okul gezileri yapılırdı, görgüleri artsın, ülkeyi tanısınlar diye. Otobüs kiralanır, başlarında öğretmenleri, hep birlikte gidilirdi. Babam öğretmen olduğu için şanslıydım, biz ailece giderdik gezilere. Ankara ve Konyayı gezdiğimizi hatırlıyorum, günübirlik.
Daha önce Kırşehir'den başka şehir görmemiştim. Ankara yakın olmasına rağmen hiç gitmemiştim.
Ankarayı ilk ziyaretim de liselilerle birlikte bu yıllarda oldu. Abim Ankara Sıhhiye Atatürk Lisesinin orta kısmında yani orta okulda yatılı öğrenci. Ankara'ya gelince babam beni abimin yanına bıraktı, akşam dönüşte almak üzere. Abim plan yaptı, Anıtkabir'e gitsek geç olur, gençlik parkı da öyle, çiftlik hayvanat bahçesi de uzak. Önce okul da öğle yemeği yer sonra Kızılay'ı gezeriz.
Hafta sonu olmasına rağmen, yatılı öğrencilere pansiyonda yemek veriliyor. Girdik yemekhaneye, self servis yemekler, hatırlıyorum yemeği, nohut, pilav, hoşaf. Afiyetle yiyorum, acıkmışım, çok lezzetli yemek. Kalabalık değil yemekhane, 5-6 masada 20-30 öğrenci var. Öğrencilerin bir kısmı, yaşça büyük olan liseliler, aniden hep birlikte kaşıklarla masalara vurmaya başlıyor liseliler. İrkiliyorum, bir anlam veremiyorum neden böyle yaptıklarına, tempo desen değil. Sordum abime, yemeği beğenmediler, hem az hem de kötü yemek, protesto ediyorlar. Hayret ettim, yemek lezzetliydi, nesini beğenmediler acaba. Hayatımda ilk defa protestonun ne olduğunu görmüştüm. Yemekhane sorumlusu bir adam geldi sonra, protestoya katılan öğrencileri dışarı çıkarttı, onlarda uslu uslu çıktılar, taşkınlık yapmadılar, yemekleri de öylece kaldı. Protesto işe yarar mı? Yemekler düzelir mi? Sordum abime; liseliler bazen böyle protesto eder yemekleri ama hiç bir şeyin değiştiğini görmedim dedi.
Yemek sonrası yavaş adımlarla Kızılay'a yürüyoruz. Ankara'nın en güzel ve lüks semti Kızılay. Sıhhiye, Kızılay arası hep mağaza, ofis, hepsininde üzerinde kocaman tabelaları var. Ben tabelaları okuyarak yürüyorum ama hepsini, okumayı yeni mi öğrendim yoksa Kaman'da olmadığı için mi bilmiyorum. Abim uyarıyor, okuma şunları, bitmez ki, okuyamazsın hepsini. Kendimi alamıyorum, bütün gün okuyorum tabelaları, Türkiye İş Bankası, Tarman Kardeşler, Zafer Çarşısı, Büyük Sinema, Ordu Evi....
Kızılay bakımlı, güzel lüks, ışıl ışıl bir semt, kaldırımlar da insanlar yürüyor. Mini etekli kızlar var bir sürü, gerçekten mini etek, şimdi kimse cesaret edipte giyemez sokakta öyle kısacık eteği, mini etek yaygın demek ki, çok tuhaf gelmiyor bu günkü gibi.
Az da olsa el ele tutuşan genç kız ve erkek var. Yaşlı bir adam durdurdu gençleri, bas bas bağırıyor, ayıp değil mi, niçin el ele tutuşuyorsunuz, hiç ahlak kalmadı, mahvettiniz memleketi, bu ne utanmazlık böyle. Gençler hiç tepki vermeden devam ediyor yürümeye, adam da arkalarından bağırmaya devam ediyor. Bre utanmazlar. Hiç anlamamıştım ne diye bağırdığını, ahlakla ne ilgisi var, ihtiyar işte, bunamış. Kaman çok sakin bir yerdi, çarşı hariç, sokakta kimseyle karşılaşmazdım bile çoğu zaman, Kızılay süpermiş.
Abim dondurma alıyor, yiyoruz birlikte, çok severdi abim dondurmayı. Sonra fındık içi alıyor bana paketli, fındık lüks yiyecek. Harçlığı bitiyor abimin, alırsın babamdan tekrar diyorum, yok almam, bir hafta idare etmem gerekiyor demişti. Çok tutumlu ve disiplinliydi.
Az da olsa el ele tutuşan genç kız ve erkek var. Yaşlı bir adam durdurdu gençleri, bas bas bağırıyor, ayıp değil mi, niçin el ele tutuşuyorsunuz, hiç ahlak kalmadı, mahvettiniz memleketi, bu ne utanmazlık böyle. Gençler hiç tepki vermeden devam ediyor yürümeye, adam da arkalarından bağırmaya devam ediyor. Bre utanmazlar. Hiç anlamamıştım ne diye bağırdığını, ahlakla ne ilgisi var, ihtiyar işte, bunamış. Kaman çok sakin bir yerdi, çarşı hariç, sokakta kimseyle karşılaşmazdım bile çoğu zaman, Kızılay süpermiş.
Abim dondurma alıyor, yiyoruz birlikte, çok severdi abim dondurmayı. Sonra fındık içi alıyor bana paketli, fındık lüks yiyecek. Harçlığı bitiyor abimin, alırsın babamdan tekrar diyorum, yok almam, bir hafta idare etmem gerekiyor demişti. Çok tutumlu ve disiplinliydi.
OTOMOBİL KAZASI
Kaman'da çocuklar sıkça kavga eder, birbirimize taş atardık. Çocuklar arasında normal davranıştı kavga etmek, barışırdık sonra. Yine bir gün kavga ettim, sonra kaçmaya başladım. Kaman'ın tek ana caddesinden karşıya geçmeye çalıştım, yola hiç bakmadım. Acı bir fren sesi, otomobilin çarptığını hatırlıyorum, çarpmanın etkisiyle yerde taklalar atarak yuvarlandım. Bende feryat figan, hemen kucaklayıp hastaneye götürdüler. Ağlamam hiç durmadı. Doktor ne yaptı hatırlamıyorum. Hastaneye yatırdılar, bekliyorum, sonra babam geldi. Doktorla konuştular, röntgen çekilmesi gerekiyor, kırık var mı yok mu anlamak için. Kaman'da röntgen yok. Soruyorlar bana iyi misin diye biraz belim ağrıyor ama iyiyim. Sonra babamın kucağında Kırşehir'e gidiyoruz minibüsle.
Kırşehir'de çalışan röntgen yok. İndiriyor beni kucağından babam, yürüyorum bir sorun yok. Boşuna geldik Kırşehir'e. Minibüs saatine de süre var. Acıkıyoruz. Giriyoruz lokantaya. Kebap kalmamış, ne var kuru fasulye, getir bakalım. Afiyetle yiyoruz. Dönüyoruz Kaman'a tekrar. Kendiliğimden iyileşiyorum.
GÜVERCİN
Evlerin çatılarında, kiremitler arasında özellikle boşluk bırakılırdı, güvercinlerin içeri girip yuva yapması için. Oturduğumuz evin çatısında da çokça güvercin vardı. Güvercinlerin yaptığı kakalar çatıda birikir, bir kaç yıl sonra biriken bu kakalar gübre olarak toplanırdı. Güvercin gübresinin değerli olduğu söylenirdi. Ürgüp'te de mağaralarda, gübreleri için güvercin beslendiğini biliyorum.
Çatılarda çok güvercin olurdu. Çatıların kapağından içeri giremezdik, kapakları kilitli olurdu açmayı beceremezdik. Bir kaç kez kapağın açık olduğunu görüp çatıya çıktığımızı hatırlıyorum. Bitlenirsiniz, güvercinlerle uğraşmayın derlerdi, ben bitlenmekten korktum yakalamadım güvercin, ama gözü kara çocuklardan bir kaçı yakaladı bir kaç tane. Hep birlikte kafalarını koparıp, tüylerini yolup, ateşte pişirip yemiştik. Zavallı güvercinler, şimdi bile aklıma geldikçe üzülüyorum, nasıl yaptık diye.
KÖPEK SALDIRISI
Abim yatılı okuduğu için evin büyük çocuğu bendim. Ekmek almaya, babama sigara almaya ben giderdim, yenice sigarası içerdi babam. Hiç itiraz etmezdim, aklıma bile gelmezdi itiraz etmek, çocukların asli göreviydi. Aldığım ekmeği yiyerek gelirdim.
Kış, her yer bembeyaz kar, hava soğuk, sabah erken, ekmek almaya gönderdiler yine. Elimde file içinde iki ekmek, eve doğru yürüyorum. Sokakta benden başka kimse yok. Arkamdan bir köpek geliyor, korkmadım devam ediyorum yürümeye, köpeklerin sayısı arttı ve havlamaya başladılar. Bu sefer korktum, koşmaya başladım, kardan koşamıyorum, yedi sekiz yaşında çocuk ne kadar hızlı koşabilir ki. Durdum, yerde taş sopa aradım, ne mümkün her yer kar kaplı, çok da kar yağardı o zamanlar. Yerden kar parçası aldım, güya köpek taş zannedecek kar parçasını, arkam duvar, etrafımı sardı köpekler, saldırmaları an meselesi, bas bas bağırıyorum, ağlayarak, bir yandan da elimdeki kar parçasını köpeklere atar gibi yapıyorum, o zaman köpekler bir an tereddütte kalıyor. Belli ki köpekler aç, kışın yiyecek bulamıyorlar, benim elimde de fırından yeni çıkmış sıcacık ekmek. Ekmeği sıkı sıkı tutuyorum, hiç aklıma gelmiyor, onların aç olup ekmeği istediği. Can havliyle avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Kaç dakika geçti böyle bilmiyorum, ama bana çok uzun zaman geçmiş gibi geldi. Sonunda yakında ki bir evden duyuyorlar köpek havlamalarını, kapıya bir adam çıkıyor pijamasıyla. Köpeklere bağırıyor, umursamıyor köpekler. Adam işin ciddiyetini anlıyor ve küreği kaptığı koşuyor bana doğru, pijama ve atletle. Köpekler ancak o zaman kaçıyor. Sordu bana iyi misin diye, iyiyim dedim, devam ettim eve doğru, arkama baka baka. Adam da hemen girmedi eve bir süre baktı arkamdan, tekrar köpekler saldırmasın diye.
Eve geldim, dizlerimin bağı çözülmüştü korkudan, kireç gibi bembeyaz olmuş yüzüm. Evdekiler sordu, niye böylesin diye, söylemedim, soğuktandır dedim. Günler sonra öğrenmişti bizimkiler başıma geleni. Korkudan bir kaç gün gidemedim ekmek almaya, çeşitli bahaneler uydurdum. Daha sonraları da korkarak gittim geldim uzun bir süre. Bu gün bile soğuk terler döküyorum bu olayı hatırladıkça.
Bu olay bende köpek fobisi oluşturmadı ama sahipsiz yada saldırgan görünüşlü köpeklere karşı temkinli duruyorum.
Kaman anılarım devam edecek sonraki bölümlerde.
30'lu yaşlarda ayağımda, 5-6 yıldır da elimde siğil var. Yani demem o ki yetişkinler de de siğil oluyor. Ben bir hocaya mı görünsem acaba?
YanıtlaSilYine cok guzel yazmissin abicim tebrik ediyorum. inci nin ayagindaki sigilde ise yaramisti dondurma islemi. Hem dondurdular hem de bir ilac vermisti surmemiz icin. 3 4 gun sonra bildigin civi gibi deri parcasi cikmisti.
YanıtlaSilÇocuk yaşlarda çıkan siğiller kendiliğinden iyileşip yok oluyor. 30 lu yaşlarda çıkanlar hakkında bilgim yok. Test etmek için okutabilirsin, piyasada hoca çok nasıl olsa.
YanıtlaSil