1 Kasım 2020 Pazar

Yaşam Yeri Olarak, Datça'mı? Fethiye'mi? 2020 Eylül, 2. Bölüm

 DATÇA'DAN FETHİYE

Datça Fethiye arası yaklaşık 4 saat. Datça'nın, karadan tek çıkışı olan Marmaris'ten sonra, Dalaman, Göcek yolunu izleyerek Fethiye'ye ulaşıyoruz. Datça Marmaris arasında yol kenarında bir kaç yerde yaban eşekleri görüyoruz, doğada yaşamaya, hayatta kalmaya çalışıyorlar, yol kenarında buldukları yiyeceklerle, ne bulurlarsa artık. Çöplerini arabadan dışarı atan, yol kenarına bırakan çok insan var, eşekler için şans. Arabada yiyecek olarak ne varsa, elma, armut, ekmek, durup veriyoruz bir grup eşeğe. Yol o kadar dar ki, trafiği tehlikeye atmamak için iyice yanaşıyorum kenara. Belkıs hemen ver yiyecekleri, beklemek tehlikeli diyorum. Belkıs kapıyı açıp iniyor ve kayboluyor, Belkıs yok, yol kenarı dik, Belkıs kayıp düşüyor, neyse ki bir şeyi yok, kahkahalarla gülüyoruz. Eşekler insanlara alışmış, kaçmıyorlar, sakin sakin yiyorlar. Kısmette yaban eşeklerini beslemekte varmış.

Marmaris'te "Balcı Gökmen'de" durup bal alıyoruz. Balcı Gökmen fiyatları abartmış, nedeni; Marmaris bu sene çok sıcak yapmış, bal az olacakmış.  10 dakika Marmaris turu yapıyoruz. Yalnızca üç beş yabancı turist görüyoruz, çok sakin Marmaris, pandemi fena vurmuş.

Klasik ziyaret yerimiz, Akçapınar  "Aşıklar Yoluna" uğramadan geçemiyoruz, okaliptus ağaçlarının arasında yürümenin hazzına varıyoruz. Tost yiyoruz ritüel olarak, yine beğenmiyoruz, bir daha yememeye kararlıyız. Nasıl ünlü olmuş bu tost anlamakta güçlük çekiyoruz. Böyle bir manzara da özelliği olan, güzel bir yiyecek, içecek olmamasına şaşırıyoruz, varsa da biz bilmiyoruz. 

Marmaris'ten Fethiye'ye kadar her yer yemyeşil. Datça'nın kurak olduğu daha iyi anlaşılıyor. Datça'da bir akşam üzeri çarşıya indiğimizde sular kesikti, gün boyu da akmamış, kullanılabilir tuvalet bulmak için çok uğraştım. Restoranların tuvaletleri kapalıydı susuzluktan, ama mutfakları hep açıktı, varın gerisini siz düşünün.

FETHİYE

Fethiye'ye ilçeden çok, 160 bin nüfusuyla şehir demek daha doğru. Göcek bile Fethiye'nin mahallesi olarak geçiyor.  Datça nüfusu sadece 25 bin. 

Fethiye'ye gelmeden önce, Arkadaşım Civan'ı arıyorum, eşi Sevgi ile birlikte, Fethiye'de otel ve pırlanta işiyle uğraşıyorlar. Markaları "infinity".  "İnfinity lily apart'dan" yer ayırıyor bize. Otel Koca Çalış'ta, denize 4-5 yüz metre, yanından dere akıyor, çevresi balta girmemiş orman gibi, yemyeşil bitki ve ağaçlar, yeşilin bin bir tonu. Derenin içini nilüfer kaplamış, çiçekleri de var. Lily'nin nilüfer çiçeği olduğunu orada öğreniyoruz. 

Otele yerleşiyoruz, otel müşterileri çoğunlukla yabancı, İngiliz, Rus ve diğer ülkelerden. Oda düzenlemesinde de onlar dikkate alınmış, doğal olarak. Odada ilk gözümüze çarpan kocaman bir jakuzi, Civan gelişmeleri, değişimi ve piyasayı iyi takip eder, demek ki yabancı müşteriler için jakuzi önemli. O an "Kafa Radyo'da"  yayınlanan "Nihat ve Sivrisinek" programı aklıma geldi, Sivrisinek sürekli her konuşmasının arasına bir jakuzi sokuşturur, jakuzi aşağı, jakuzi yukarı,  jakuzi saplantılı bir rolü var. Espriler bile jakuzi üzerine. Tam ona göre bir oda.

 Jakuzi bizim için yalnızca bir süs. Oda da çok yer kaplayan bir süs. En az 2 ton su alır, neymiş masaj yapıyormuş, yazık o kadar suya, hakkımız olmadığını düşünüyorum tonlarca içme suyunu harcamaya. Kaldığımız süre boyunca hiç kullanmadık. Doğal kaynakları pervasızca tüketiyoruz, buna bir şekilde son vermemiz gerekiyor. Param var istediğim kadar doğal kaynak kullanabilirim diyenler kesinlikle engellenmeli. Örneğin Ankara'da çim ekimi yasaklanmalı.

Sevgili Civan arıyor, akşam bizdeyiz yemekte, bekliyoruz balık var. Akşam karanlıkta yön duygum kayboluyor. Telefondan google gps ile buluyoruz evi. Sohbeti koyulaştırıyoruz, sosyal mesafeye de dikkat ediyoruz. Civan pişiriyor balıkları, deniz levreği, gerçekten çok lezzetli, Datça şarabıyla birlikte şahane gidiyor, yemekte her şey çok nefis ve özenli, Sevgi'nin ellerine sağlık. 

Soruyorum Civan'a, hangi semte bakalım, ne dersin?  Cevap tam politik, "gezin abicim her yeri, Belkıs nereyi beğenirse oradan alın evi, Belkıs'ın beğendiği yer en iyi yerdir, sözümü dinle bak, sen de rahat edersin." Hiç riske girmiyor çok akıllı, siz önce beğenin almadan önce konuşalım, teknik bilgileri veririm diyor. Sevgi, politik değil, Koca Çalış'ı tavsiye ediyor, sahile yakın ve denizi temiz, bir de Foça yani Çalış, hareketli ve nezih bir semttir. Gecenin geç saatlerine kadar sohbet ediyoruz. 2 gün yokuz diyor Civan, Denizli'de olacaklarmış. Otele dönüşte yine gps kullanıyoruz, ilk gün, Fethiye'de yön bulma becerim oluşmadı henüz. Diğer günlerde bile bir kaç kez kullanmak zorunda kaldık gps desteğini.

Sabah erken kalkıyoruz, tertemiz hava, oksijen çarpıyor, uyuyamıyoruz daha fazla. Sonraki gecelerde odada sivrisinek avlıyoruz, çevre hep su, bitki, esintide yok, sivrisinek kaçınılmaz. Datça'yı düşünüyoruz, sürekli estiği için hiç sivri olmadı, esinti bir kez olmadı, o da bir kaç saat, sivriler saldırmıştı hemen.

Haydi Belkıs dışarıya, hem çevreyi tanır hem de denize gireriz. Gelirken ekmek alırız, kahvaltı odanın balkonunda. Bu tatilde riskin daha fazla olduğunu düşünerek, özellikle dışarda kahvaltı yapmamaya özen gösterdik pandemi nedeniyle. Hem Datça hem Fethiye'de balkonda yaptığımız kahvaltılardan büyük keyif aldık. Beş yıldızlı otel kahvaltılarından bu kadar hoşlanmamıştık. Otel çevresi yemyeşil, derede nilüfer çiçeklerine bakıyoruz, su üzerinde büyük büyük çiçekler, çok ilginç, sanki birileri çiçekleri derenin içine yanlışlıkla düşürmüş gibi, su üstünde öylece duruyorlar.

Denizin hangi tarafta olduğunu göremiyoruz, her yer düz ve bitkilerle kaplı. Biraz yürüyünce denize gidenleri görüp takip ediyoruz. Çok kolaymış yol. Sahile varıyoruz. Deniz dalgalı, dalga yalnızca sahile yakın kesimde. Biraz yürüyüp dalgasız bir koy buluyoruz, atlıyoruz denize. Nerde Datça'nın o mavi, temiz denizi, kıyaslanamaz bile.

Gelmeden önce internet araştırması yaptım, Foça, Çiftlik(Koca Çalış), Akarca ve Babataşı semtlerini yaşanabilecek yerler olarak belirledim. Sevgi'nin de önerileri bu yönde oldu zaten. Araştırmalarımızı bu semtlerde yapacağız. Bu semtlerin ortak özellikleri sahile paralel sıralanmaları ve yerli yada yabancı dışardan gelenlerin çok oldukları yerler. Fethiye'de aynı zamanda çok yoğun yerli nüfus var. 

Kahvaltı sonrası araba ile çevreyi dolaşıyoruz, Koca Çalış genellikle eski yazlıkların ya da bireysel villaların olduğu semt, sosyal yönü zayıf, sezon dışı kalınmaz, bir de dev gibi otel yapıyorlar sahile, iyice kirlenecek deniz, hiç bir özelliği kalmayacak, eliyoruz burayı. 

Foça güzel semt beğeniyoruz, bir kaç emlakçı ile konuşuyoruz, semti tanıyıp ev geziyoruz. Siteler gerçekten çok güzel, Türkiye değil de başka ülke gibi, hele yaşayanları gördükten sonra. Giriyoruz bir siteye, tatil köyü havasında, korunaklı gerçek site, Datça'daki siteler gibi adı site değil. İki katlı binanın dubleks olan üst katı satılık, altta iki daire üstte iki daire var. Kapılarda isimlikleri okuyoruz, Smith, Brown, Jones, Williams, gezdiğimiz ev dahil tamamı İngiliz. Sitenin yüzde doksanı İngiliz. Yaşlı İngilizler ve biz. İngiliz huzurevi gibi. Yazın varlar kışın yoklar. Sitenin güzel olması yeterli değil, site sakinleri de önemli. Foça'da gezdiğimiz bir kaç site daha aynı havada. Foça'da yerleşme fikrinden uzaklaşıyoruz.

Türklerin de yaşadığı semtlere, merkeze doğru biraz daha yaklaşıyoruz. Akarca ve Babataşı. Merkeze ve Çalış'a eşit uzaklıkta. Denize girilmiyor bu semtlerde ama parklar, yürüme ve bisiklet yolları var sahilde. Türkler ve yabancılar birlikte yaşıyorlar. Bu iki semti beğeniyoruz. Gezdiğimiz evler hoşumuza gidiyor.

BABADAĞ

Sanmayın ki Fethiye'de yalnızca semt ve ev baktık, yarı zamanda da gezdik. Yazımda, yalnızca bu sefer gezdiğimiz yöreleri anlatacağım, yoksa Fethiye'de gezilecek yerler o kadar çok ki. Babadağ bunlardan ilki. Yıllardır televizyondan izlerim yamaç paraşütçülerini, hep gıpta ederim nasıl bir yer, nasıl atlıyorlar diye. Kısmet bu seneymiş. Üniversite yıllarımda paraşütle atlamıştım uçaktan, merakım var o yıllardan  beri. Fethiye'den  Babadağ çok yakın görünmesine rağmen, kıvrıla kıvrıla 0 dan, 1200 m yüksekliğe çıkan yol 25 km ve 45 dakika da ancak ulaşılmakta. Daracık bir yol, ormanların içinden geçerek ulaşılyor. 1200 metrelik yüksekten başlıyorlar yamaç paraşütü ile uçmaya. O kadar yüksek ki, uçaktan aşağı bakar gibi hissediyorsunuz. Hatırlıyorum, ben uçaktan atlarken yükseklik 500 m idi, burada 1200 m, çok daha yüksek.

Zirve en az 5-6 derece daha soğuk ve müthiş esiyor. Kışın kar olurmuş. Özel olarak yamaç paraşütü için yapılmış tesisler, camlı yürüme yolu, kafe, atlama pisti her şey o kadar güzel ki. Bütün gün keyifle burada kalabilirim ve hiç sıkılmam. İnanın insanda yamaç paraşütü ile uçma isteği uyandırıyor. Fiyatı da uygun, 350 tl, ya da 50 dolar. Ölüdeniz'den çıkış ve eğitim dahil. Görseniz pilotları gencecik, aslan gibi gençler, çok da efendiler, öyle ustalaşmışlar ki sanki çok basitmiş gibi uçmak. Keyifle yaptıkları çok belli. Günde kaç kez uçuyorlar kim bilir, ekmek parası. 

Bir saat kadar kaldık yukarda, Belkıs, üzerim çok ince üşüyorum demese uzun kalırdık. Bir saatte en az 50 uçuş yapılmıştır. Yukarıda teleferik direkleri gördük, Ölüdeniz'den başlayan teleferik, Babadağ zirveye kadar ulaşacakmış. Çok az kalmış tamamlanmaya. Manzara izlemeyi, heyecanı seviyorsanız mutlaka ziyaret edin.

YEŞİL ÜZÜMLÜ

Yeşil Üzümlü, Fethiye'nin yaslandığı tepede bir yayla köyü. Yaklaşık 15 km. Yolu güzel, asfalt. Merak ettik gittik. Ormanlar içinde bir yayla köyü. İngilizler burayı yıllar önce keşfetmiş, yazın daha serindir tahminim. İngilizler için denizden önce güneş daha önemli. Onların geldiği yıllarda tarla fiyatları da çok ucuz, hemen satın alıp yerleşiyorlar, fiyatlarda fırlıyor doğal olarak. Çok bir özelliğini göremedik ama ormanın içinde harika havası var.

ÖLÜDENİZ

Türkiye'de yaşayan bir insanın gözlerini kapatın, birlikte İngiltere'ye gittiğinizi söyleyin, gereken arka plan fonu da oluşturun. Ölüdenize getirin, gözlerini açın, bahse girerim Türkiye'de olduğunu anlamaz. Sıcak bir İngiltere kasabası zanneder, sıcak olmasına da şaşırır. Her şey İngilizlere göre ayarlanmış, ne de olsa para onlarda, restoran menüleri onlar için, kafeler de içecek ve futbol maçı yayınları onlar için. Dükkanlar öyle. İngilizlerin çok yoğun yaşadığı bir yer olsa gerek. Türkiye Türklerindir diye bir söz vardı, artık pek duymuyorum, Türkiye parayı verenindir demek daha doğru galiba.

FETHİYE BALIK HALİ

Balık yeme mekanı ve meyhane olarak, gördüğüm en iyi yerlerden. Balığı, ortada bulunan balıkçı tezgahlarından alıp gözünüzü kestirdiğiniz bir restoranda pişirtiyorsunuz. Restoranlar iç içe, hangisi nerede başlıyor bitiyor belli değil. Çok kalabalık bir yer, sakin zamanda gitmekte fayda var.

KIYASLAMA

Datça ve Fethiye, her ikisi de Akdeniz'de olmasına rağmen, birbirlerinden çok farklılar. 

Datça'da su kısıtlı, Fethiye su cenneti, her yerden su fışkırıyor, yemyeşil. 

Datça çoğunlukla yerli tatilci ama Fethiye'de çok fazla yabancı tatilci ve yerleşimci var. Yabancılar Fethiye'nin standartlarını yükseltmiş, disipline etmiş, örneğin kamusal alanlar, yollar, sahil, çok daha temiz. 

Havaalanı, Fethiye'ye 45 dakika, Datça'ya ise 3 saat. 

Ankara'dan Fethiye, Datça'ya göre 100 km daha kısa ve yolu daha konforlu. Datça'nın yolu çok zorlu.

Datça'nın sağı deniz, solu deniz, önü deniz, yanı deniz, her yer kapalı. Bir yere gitmek için mutlaka önce Marmaris'e ulaşmak gerekiyor. Fethiye'nin her yanı açık, ulaşımı kolay, yakın çevresi daha keyifli.

Datça'nın denizi harika, dünyada yok. Fethiye'de o kadar değil, güzel deniz için Fethiye'nin çevresine gitmek gerekiyor.

Hava sıcaklık değerleri benzer olmasına rağmen, Datça sürekli esen rüzgar nedeniyle daha konforlu.

Fethiye yerleşimi düzlükte, yürümek ve bisiklet için daha uygun, Datça, hem yokuş hem de yaya ve bisiklet için planlanmamış.

Fethiye yaz, kış sürekli yaşanan bir yer. Datça'ya sezon dışı gidilmez.

Fethiye şehir yaşantısına daha yakın, Datça henüz bakir.

Ev fiyatları yaklaşık aynı

Fethiye'nin sosyal olanakları daha fazla.


SON SÖZ

Kıyaslama sonucu tercihimiz Fethiye. 

Yaşam Yeri Olarak, Datça'mı? Fethiye'mi? 2020 Eylül, 1. Bölüm


Yaşam yeri olarak Datça ve Fethiye kıyaslaması ile Datça yolu üzerinde karşılaştığım lezzet mekanını  anlattığım bu yazımı rahat okunması için iki bölüme ayırdım. 1.Bölümde  Datça, 2. Bölümde  Fethiye ve sonuç.

2020 Eylül sonu, tatil için defalarca gittiğimiz Datça'ya, bir kez daha gidiyoruz, sonra da Fethiye, birer hafta. Bu sefer sadece tatil ve gezmek için değil,  yeni bir yaşam yeri de bakacağız. Amacımız yalnızca yazlık değil, aynı zamanda sezon dışı da zaman zaman gidip gelmek için bir yer bakıyoruz. Yıllarca yazlık sahibi olmaya hep soğuk durduk, uzaktan baktık, artık zamanı geldi.

DATÇA VE İLK GÖZ AĞRIMIZ PALAMUTBÜKÜ

Datça'ya ilk ziyaretimizin üzerinden 26 yıl geçmiş. İlk köy tatilimiz, denizi olan köy, Palamutbükü. El değmemiş, keşfedilmemiş Palamutbükü hakkında bilgilerimiz kulaktan dolma, daha önce giden arkadaşımızdan. Kızım Aslı henüz yürüyor daha bebek. Haritadan buluyoruz Datça'yı. Nasıl gidilir, Türkiye karayolları haritasından bakarak öğreniyoruz. İnternet icat edilmemiş henüz. Çarşaf gibi kocaman karayolları haritasını uzun yıllar yanımızda taşıdık, yol bulmak için. Ben arabayı kullanırdım, Belkıs haritaya bakardı. Laf aramızda Belkıs'ın harita okuması çok iyi değil, genellikle yanlış yolu seçer.

Reno 9 Brodway aracımızla akşam yola çıkıp, bütün gece araba kullandıktan sonra sabah varmıştık Palamutbükü'ne. Akşam yola çıkmamızın nedeni de Aslı'nın uyuyabilmesiydi. Gündüz gidemiyorduk, araba klimalı değildi ve Aslı'yı araba tutuyordu, hiç uyumuyordu, çok zahmetli bir yolculuk oluyordu gündüzleri. Gözümüz karaymış, yolun çoğu tek şerit gidiş geliş, bozuk yollar, buna rağmen bütün gece araba kullan. Ne cesaret. Gece araç kullanmayı yıllar önce bıraktım, yalnızca gündüz seyahat ediyoruz.

"Bük pansiyon", denize sıfır, sahipleri Sezer ve Hakkı, yaşça bizden küçükler. Amatörce işletiyorlar pansiyonu. Topu topu iki pansiyon var zaten köyde, bir de ekmek fırını, şimdilerde çok sevilen taş fırın ekmeği, ağır, kurşun gibi. Bir tane pideci var, pidesi vasat ama badem ile yapılan "damat tatlısı" güzel. Palamutbükü'ne daha çok mavi tur tekneleri gelirdi. Onlara hizmet eden iki balıkçı lokantası vardı. Masalar denize kurulur, ayağımız denizde balık yerdik, hakkını vererek, mundar etmeden.  

İki tane köhne bakkalı vardı. Sebzeleri bahçeden toplardık, bal, zeytin ve zeytinyağını köylülerden alırdık. Akşam üzeri balıkçı gelirdi, yakaladığı balıkları satmak için. Bademler sipariş edildikçe, kabukları kırılır, ayıklanır getirilirdi. Her yiyecek doğal, deniz tertemiz, berrak ve canlı. Medeniyetten uzak, gazete ve bazı ihtiyaçlar sabah dolmuşçuya siparişe verilir, Datça'dan, akşam getirirdi dolmuşçu. Köy Datça arası tamamen toprak yol ve rahatsız edici, sık sık gidip gelmek kolay değil. Marmaris Datça arasındaki yol ise o kadar dar ve kötü asfalttı ki, iki saat de ancak gidilir ve mideler de alt üst olurdu.

İmkanları kısıtlı olmasına rağmen çok sevdik Palamutbükü ve Bük pansiyonu. Üst üste bir kaç yaz gittik, sonra uzunca bir ara verdik. En son 2-3 yıl önce Hayıtbükü'ne gittiğimizde uğradık tekrar, ayak üstü sohbet edip geçmişi yad etmek ve değişimi görmek için. Tanıyamadık desem yeridir, bomboş sahil tıka basa dolmuş. Bük pansiyona ek binalar yapılmış. Hakkı'yı gördük oturduk 5 dakika, eski günlerden konuştuk, o da memnun değil bu kadar büyümekten ama koşullar sürükledi bizi mecburen büyüdük diyor, şaşırtıcı.

Üzüldük Palamutbükü'nün durumuna, tek özelliği denizi ve bakirliği olmasına rağmen, köyde altyapı yok, kanalizasyon ve çöp sorunlu, bu kadar büyümeyi kaldıramaz. Deniz eskisi kadar olmasa da yine berrak ama ne kadar sağlıklı. İyi ki gelmişiz yıllar önce, en bakir zamanlarında.

YOL, TAVAS, BALOĞLU PİDE

Datça'ya, Afyon, Denizli, Muğla üzerinden gidiyoruz. Yol uzun. Arabamız Toyota hibrid, Belkıs'ın düzenli olarak da kullandığı aile arabamız. Artık birlikte kullanıyoruz, yolun yarısını Belkıs, diğer yarısında ben kullanıyorum. Belkıs seviyor araç kullanmayı, keyif alıyor,  ben ise görev olarak kullanıyorum, pek hoşuma gittiği söylenemez. Yolculukları  keyifli hale getiriyor ve seviyoruz, yol uzun, zor gelmiyor. 

Sabah erken yoldayız. Pandemi nedeniyle peynir, zeytin, ekmek ve çayımızı yanımıza alıyoruz. Yol üstünde Afyon'a gelmeden, gözümüze kestirdiğimiz bir çeşme başında mola verip yiyoruz, her yer pislik içinde, hızlıca içiyoruz çayımızı. Aynı amaçla duran başka birileri gözleme ikram ediyor bize, reddedemiyoruz, zoraki bir parça alıyoruz. Ah şu pandemi yok mu! Afyon ikbalde yaptığımız klasik kahvaltı bu sefer yok, durmuyoruz bile, İkbal'in "kaymaklı ekmek kadayıfı" bile cazip gelmiyor. Denizli'ye kadar hiç durmadan devam ediyoruz. Acıkıyoruz. Denizli'yi geçince, Cankurtaran'da Tuna tesislerinde mola vermeyi düşünüyoruz ama tesis kapalı. Soruyorum Belkıs'a; Bağlı kokoreç mi yoksa Baloğlu pide mi? Ne olur ne olmaz, midemizi bozmayalım, pide yiyelim. 

Tavas'ta Baloğlu pideci de alıyoruz soluğu. Baloğlu, klasik açık tip pide yapıyor. Yola bir kaç yüz metre, Tavas'ın içinde. Temiz, düzgün bir kasaba pidecisi, sokakta masaları var. Seviniyoruz açık hava olmasına. Oturuyoruz, kolonyamızla siliyoruz her şeyi, bir kaç masa daha var oturan, tuhaf tuhaf bizim temizleme işine bakıyorlar. Bizden başka herkes rahat. Ben kıymalı yumurtalıyı, Belkıs ise sebzeli kaşarlı pideyi tercih ediyor, üstüne de yarım porsiyon tahinli pide istiyoruz tatlı niyetine. Yoğurt soruyorum, koyun, keçi yoğurdu, yok abi yoğurt diyor. Ta Ankara'dan yoğurt için geldim olur mu diyorum, tamam abi bakayım deyip gidiyor.

Nerden bulduysa, önce yoğurt geldi, koca bir tabak dolusu, ellerini bol tutmuşlar, tadımlık değil doyumluk, sadece yoğurtla bile doyulur. Yoğurt da yoğurt hani, tam kıvamında yanık koyun yoğurdu, Konya'dan biliyorum bu tadı. Saldırdık hemen, daha pide gelmeden koca yoğurdu götürdük, dibini de sıyırdık. Uzun süre böyle lezzetli bir yoğurda ulaşamıyacağımızı biliyoruz, her lokmanın tadına vararak, lezzetini alarak yiyoruz. Bunun henüz başlangıç olduğunun farkında değiliz. Yanık dondurma ve yanık yoğurt, favori yiyeceklerimizden, çok seviyoruz. Yanık yoğurt konusunda yemek şefi Deniz Ahmet Köse'den bir alıntı: 

İhtiyaçtan doğan marjinal lezzet: Yanık yoğurt. Dünyada pek eşi benzeri olmayan bu gastronomi harikası yanık yoğurdun anavatanı Anadolu'dur! Kimi Denizli, kimi Antakya kimi de Antalya'yı ön plana çıkartmış olsa da anlatırken, Konya Ereğli de üretilenler de mevcut. Bu eşsiz lezzet oldukça yüksek de gastronomik değere sahip benim nazarımda. Önceleri bozulmasın diye mayalanan yoğurt, daha fazla muhafaza edilebilsin ve farklı bir aromaya da sahip olsun diye dibi tutturularak yanık tadı verilen sütle mayalanmış ve amaç hayvanların sütünün ziyan olmamasını sağlamak iken, raf ömrü iki yıla kadar uzanan ürünler elde edilmiş."

Peşinden pideler geldi, görüntü soru işareti uyandırdı bizde, pideler kalın. Yanında da ayrı tabakta, bütün haliyle kurutulmuş kırmızı renkli sivri biber geldi, zannedersin zehir, görüntü öyle. Pideden aldım bir dilim, evet çıtır değil, yumuşak da değil, tam arada ama şahane bir pide, hafif sulu, ekmeği kalın görünse de, yerken öyle gelmiyor. Daha önce yediğimiz pidelere benzemiyor, kendine has, nefis bir tadı ve kıvamı var. Bayıldık pideye, ortaklaşa yiyerek, sildik süpürdük hepsini, tahmin edebileceğiniz gibi çoğunu ben yedim. Türkiye gerçekten pide cenneti, her yörenin pidesi farklı ve nefis lezzetleri var. İçi evde hazırlanan  pide geleneği halen devam ediyor. Bu pidelerin lezzeti daha bir başka. Anlatmakla bitmez pide çeşitleri.

Ana konudan biraz uzaklaştım ama bunları yazmadan da yapamadım. Denizli'nin bir ilçesi Tavas, önünden geçer gideriz, o kadar. Efsane yoğurt ve pidesi olduğunu bilmeyiz bile.  Pizza entelektüel yemeği olarak yüceltilmiş, pide ve lahmacun ise Anadolu'ya has yerel tat olarak görülmüş, biraz da küçümsenmiş, dünyada hak ettiği üne kavuşamamış. Vedat Milor'un Anadolu mutfağı ve pide konusunda önerileri de şöyle:

  ""Mutfağımızı dünyada konumlandırmada ilk çaba, bu var olanları korumak ve sayılarını arttırmaya çalışmak olmalı. Bu unutulmaz tatlar hem ülkemiz için mukayeseli üstünlük alanı hem de insanlığın ortak mirası gibi...""

""Bizde pizzacılarda şarap bulunmuyor, pide alaturka sayıldığı için yok. Alışkanlık ya da beklenti de yok. Bence kaçırılmış bir fırsat çünkü özel bir pide, Napoli’deki Da Michele pizzası gibi özel bir gastronomik ürün.
Türk mutfağının pizzaya cevabını dünyaya kabul ettirmek için Karadeniz’in pidesini iyi bir şarapla buluşturmak şart diye düşünüyorum.""

Vedat Milor'un bahsettiği pizzanın ne olduğunu bilmiyorum, yemedim ama bol yağlı bir pizza olduğunu tahmin ediyorum. Üstat otorite, ne diyorsa bir bildiği vardır elbet. 

Pide yanında gelen, kurutulmuş sivri biberden bir parça ısırdım, bir tat alamadım, tamamını attım ağzıma. Zehir gibi bir acı bekliyorum, değil. Ağızda dağılıp kayboluyor, acı, ama hissetmiyorsunuz, ağzı yakmıyor. Belkıs yemedi, çok ısrar ettim yemedi, hem açıkta duruyor tozludur hem de elleriyle koyuyorlardır tabaklara, ya virüs varsa. Bu nefis biberden bir tabak dolusu yedim afiyetle. Midemde yanma olmadı. Sordum garsona bu ne biberi diye, Tavas biberi, bu yörede meşhurmuş. Kesinlikle hak ediyor ününü.  

O kadar doyduk ki tahinli yarım pideyi zorlanarak yedik. Tahinli pideyi çok sevmem ama o bile ayrı bir lezzet burada. Üzerine çay içmedik, çok ısrar ettiler, söyleyemedik, ya bardakta virüs varsa diye. Yola çıkınca fark ettik, yol kenarları bayram yeri gibi renkli, dizi dizi kurutulmuş biberler, kırmızı ağırlıklı, renk renk biber, tam fotoğraflık, dağ taş biber. Aldık bir miktar, kaçırır mıyız. 

Son bir alıntı Osman Müftüoğlu'nun sağlık açısından "Lahmacun mu, Pizza mı? yazısından.

"Lahmacun, içindeki et nedeniyle protein, demir ve B12 ihtiyacımızın önemli kısmını karşılıyor. Çok yağlı et kullanmazsanız, az miktardaki doymuş yağ ihtiyacımızı gidermek için de mükemmel bir kaynak. Size pizzayı değil, lahmacunu öneririm."

DATÇA, NİMA APART OTEL

Datça'ya 10 km kala, Perili Köşk koyunda, Marmaris yolunun hemen dibinde, Nima otelde kalıyoruz. Sahibi Mustafa, arkadaşım Şükrü'nün yeğeni. Gelmeden önce aradık, virüs korkumuzu anlattık, bize, bir hafta kimsenin kalmadığı odayı ayırdı. Sezon dışı ve belki de pandemiden dolayı olsa gerek, genel bir sakinlik var her yerde. Otel yeni yapılmış, eşyalar yeni. Harika bir yer, tertemiz, bir haftadır boş olmasına rağmen yine de dezenfekte ettik itinayla, özellikle, kapı kolları, muslukları ve elektrik düğmelerini. Evimiz gibi rahat ettik, şahane kahvaltılar ve bir kaç kez de yemek yaptık. Çok memnun kaldık. Evimiz olursa ne yaparız, nasıl yaşarız soruları için de alıştırma yaptık. Otelde toplam 8 oda var, küçük bir yer. 4-5 oda her zaman doluydu kaldığımız sürece. Sabahları çevreyi dolaştık, yaşanabilecek semt ve ev baktık. Öğleden sonra Perili köşk koyunda denize girdik, süper deniz.

PERİLİ KÖŞK KOYU, KUM ZAMBAĞI VE SAHİPSİZ KÖPEK

Perili köşk koyu diye bildiğimiz, koyun gerçek ismi değildir belki ama koyun yarısından fazlasını kapatan “Perili Köşk Otel” kompleksinden dolayı da bu isimle biliniyor da olabilir. Koyda otelden başka tesis yok, otelden de ancak müşterileri yararlanabiliyor. Otelin işgal etmediği koyun küçük bir kısmı da halk tarafından günübirlik kullanılıyor. Her yer istisnasız pislik içinde, şişeler, poşetler, yiyecek artıkları, ambalajlar ne ararsanız var. Datça insanının eğitim ve görgü seviyesi yüksek bilinir, maddi durumlarının da iyi olduğu gelen arabalardan belli. Çevre temizliğinin maddi durumla ilgisi yok ama yine de anlayamıyoruz bu kadar çevre kirliliğini ve neden temizlenmediğini. Bir gün daha kalsak elimize poşetleri alıp biz temizleyecektik sahili. 

Sahilde, kumların arasında inatla ben de buradayım diyen 20 sm sap yükskliği ve çocuk eli büyüklüğünde, beyaz çiçekler görüyoruz. Daha önce hiç görmediğimiz bir çiçek türü ve bu ortamda yetişebilmesi çok ilginç, böyle bir ortamda bile büyüyorum edasıyla, gösterişli bir çiçek. İnternetten bu çiçeklerin "Kum Zambağı" olduğunu, türün tükenmekte ve koruma altında olduğunu öğreniyoruz, koparmanın cezası büyükmüş, nasıl kontrol edeceklerse? Kum zambağının en büyük düşmanı da sahile yapılan evler yani insan. 

Sahilde, yanımızda getirdiğimiz hasır örtünün üzerine serdiğimiz havlularda yatarak güneşleniyoruz. Diğer gelenler kamp sandalyesi kullanıyor, biz nostaljik takılıp hasır tercih ediyoruz, hem taşımsası da kolay. Biraz ileride bir grup, köpekle oynuyor. O kadar oyuncu bir köpek ki keyifle izliyoruz. En küçüklerinden olmasa da küçük boy ve henüz tam erişkin değil. Köpek bizim yanımıza yaklaşıyor, ben köpeği sevme gafletinde bulunuyorum. Üzerime atlıyor, kaçıyorum kovalıyor, terliğimizi alıp kaçıyor, ben onu kovalıyorum. Aynısını Belkıs'a da yapıyor, sanki köpek bizim, o kadar samimi, şımarık En sonunda dayanamayıp köpeğinizi çağırın diyorum, yorulduk artık. Köpek bizim değil diyorlar, ama tasmalı, belli ki terkedilmiş. Vicdansız insanlar nasıl terkettiniz, kışın herkes gidince ne yapacak bu köpek, cinsi de küçük, yaşatmaz diğer köpekler bunu. Yanımızda yiyecek olarak yalnızca badem var, veriyorum biraz, afiyetle kıtır kıtır yiyor. Oynamaya devam.

Yakınımıza yeni bir grup geliyor, kızlı erkekli gençler, bu sefer onlar köpeğe ilgi gösteriyorlar, fırsat bu fırsat, isterseniz köpek  sizin olabilir diyorum, önce şaka sanıp inanmıyorlar, gerçek olduğunu öğrenince şaşırıp bir anlam veremiyorlar. Daha sonra açıklıyorum durumu. Köpek artık onlarla, biz kurtuluyoruz, bu kadar oyuncu köpek daha önce hiç görmemiştik. Güneş batmaya yakın ayrılıyoruz sahilden, zavallı köpek birileriyle oynamaya devam ediyor.

DATÇA'DA NEREDE YAŞANIR?

Bir yerde tatil yapmakla, yaşamak arasında çok fark  olduğunu anlamaya başladık. Datça köylerinde çok güzel zaman geçirdik tatillerde, ama biz yalnızca tatil değil yaşamak için bir yer bakıyoruz, sezon dışında da gelebileceğimiz yerler tercihimiz. Datça'nın yolu çok uzun ve zor, hava alanına çok uzak. Kafamızda soru işaretleri olsa da,  Datça'nın merkeze yakın çevresini düşünüyoruz, her mevsim yaşanan yerleri tercih ediyoruz. Ankara konforunu da arıyoruz. Merkeze uzak olan, Palamutbükü, Hayıtbükü, Yazıköy ve Karainciri eliyoruz. Aktur'u düşünmüyoruz bile, bütçemizin çok çok üzerinde. Buralarda sezon dışı yaşamanın sıkıntılı olacağını düşünüyoruz. 

Datça'yı daha detaylı geziyoruz, farklı gözle bakıyoruz. Burgaz, Karaköy, Reşadiye, Kızlan ve Eski Datça mahallelerini geziyoruz. Eski Datça, şair Can Yücel'in yaşadığı semt, mezarıda burada. Burgaz; Datça'nın Marmaris yönünde sahil kesimi, güzel semt, detaylı gezilebilir. Karaköy, Datça'nın tam ters yönü, feribot iskelesinin olduğu semt, boşuna Karaköy dememişler, deniz çok dalgalı, sert bir iklimi ve ürkütücü görüntüsü var, sezonda ancak birkaç ay kalınabilir. Reşadiye ve Eski Datça; Datça'nın girişindeki mahalleler, denize çok uzak, eh işte. Kızlan; Datça'ya 10 km, yarımadanın ortasında ve yaşanılan bir köy. Genel olarak Datça'nın şehir planı sevimli değil, daha doğrusu plansız. Belediye, yapıların taş kaplama olması şartını koymuş, iyi de olmuş, biraz olsun kötü planlamayı telafi etmiş. Nasıl Bodrum'da evler beyaz boyalı olmalarıyla biliniyorsa, Datça'da da evler taş kaplaması ile bilinecek.

Burgaz ve Kızlan'da karar kılıp daha detaylı gezmeye başlıyoruz. Burgaz mı? Kızlan mı? Burgaz, denize yakın ama her yer yazlık. Arkadaşım Tuncay burada oturuyor, ziyaret ediyoruz. Yol üstünde pazar kurulmuş durup bir şeyler alıyoruz birlikte yemek için. Kenarda lokmacı var, insanlar önünde sıra olmuş. Sordum, çok bekler miyim diye, hazır hemen çıkar dedi, girdim sıraya, bir kaç dakika sonra sıra bana geldi, para verilmediğini o an anladım, buralarda gelenekmiş lokma yaptırıp hayrına dağıtmak. Güzel bir gelenek.

Tuncay'da Datça aşığı, 2 yıl önce aldı evini, yazları kalıyor, kışın Ankara. Çok mutlular Datça'lı olmaktan. Tuncay'ın  ev tepede, müstakil, eşi Nurden ve kayın validesi ile birlikteler. Sahile 800 m, merkeze 2 km uzaklıkta. Çok güzel, bahçeli dubleks bir ev, müstakil olması süper. Çevresi yazlıklarla çevrilmiş. Yerel yerleşim yok, herkes yazlıkçı, sezon dışı in cin top oynar buralarda.  Yüz yüze görüşmeyeli bir kaç yıl oldu, özlemişiz, hasret giderdik. Mesafeyi koruyarak sohbet ettik, yedik içtik. Datça'da virüs yokmuş, biz Ankara'dan geldiğimiz için daha dikkatli ve tedirgindik virüs konusunda. Birlikte yürüdük biraz, çevreyi tanıttı Tuncay. Ekim sonuna kadar buradayım, yapacağım bir şey olursa arayın, seve seve yaparım dedi.

Çok içimize sinmedi Burgaz, hah işte tam aradığımız yer diyemedik, bir şeyler eksik kaldı. İnsan sanki burada inzivaya çekilmiş gibi hisseder kendini. Bir kaç gün daha gezip daha iyi gözlemleyip, hem de satılık evleri gezip fiyat almaya devam ediyoruz.   

Kızlan çok eski bir köy, Rumlar da yaşamış. Eskiden kalan evler kendine has, çok güzeller. Tarihi zeytinyağı fabrikası ve yeldeğirmeni de bu köyde. Kızlan köyü yarımadanın  ortasında, bir taraftan denize 8 km, diğer taraftan 2 km uzaklıkta, 2 km olan sahil kuzey ve denizi dalga nedeniyle kullanılmıyor. Çiftçilik, hayvancılık yapıyor halkı. Yerleşim çok seyrek. Köyün hemen yanına kocaman yazlık site yapmışlar, 100 den fazla ev var. Dışardan gelenlerin oturduğu yazlık evler hep köyün çevresine sıralanmış. İnşaat halinde olan evlerden gezdik, fiyatlar Burgaz'a göre daha uygun ama Datça merkeze 15 km ve denize daha uzak. Yerel yaşam devam ediyor köyde, yaz kış hayat var. Tam istediğimiz gibi olmasa da Burgaz'a göre daha çok seviyoruz burayı. 

Çocukları arıyoruz, ne dersiniz Datça'dan ev almaya, sahil yada köy hangisi diye soruyoruz. Aslı karşı çıkıyor, hava alanına ne kadar uzak orası, düşündünüz mü hiç, nasıl gidip geleceğiz sık sık. Haklı, bizim de kafamızdaki sorulardan biriydi uzaklık meselesi. Datça bu kadar yeter, yeterli bilgi edindik. Fethiye'ye de bakalım, tekrar değerlendirir ve kararımızı veririz.

DATÇA, HIZLI ALIŞVERİŞ, 

Datça'dan ayrılmadan önce  alışveriş yapıyoruz, yöreye özel ürünleri tercih ediyoruz. "Datça Köy Ürünleri" market, Datça girişinde solda. Yalnızca kadınlar satış yapıyor, üç, beş kadın var ortalıkta. Erkekler çalışamıyor mu burada? diye soruyorum, erkekler alt katta, temizlık, hammaliye, ayıklama işlerini yapıyormuş. Ayırımcılık değil mi? bu yaptığınız dedim, güldüler. Datça'da her yer böyleyse, erkeklerin işi zor. Badem çeşitleri, badem tatlıları, kremleri, bal, zeytinyağı ve sabun çeşitleri var. Datça'ya ait ne varsa hepsi burada var, fiyatlar makul. Çok sevdiğimiz "acı badem kurabiyesi" bile var. 

Bir kaç farklı yerde daha yiyoruz acıbadem kurabiyesini, çok özel bir kurabiye. Acıbademe çok benzeyen Makaron(ben fransız acıbademi diyorum) çok moda bu sıralarda, acıbadem kurabiyesi ise makarona on basar lezzet olarak ama pek bilinmez. İlerde dünya çapında tanınacağına inanıyorum acıbadem kurabiyesinin.

"Datça Vineyard", Datça'ya 5 km kala solda, 200 m içerde, tepe üzerinde,  şarap üretici ve satıcısı. Tadım yapıyoruz, farklarını anlamaya ve damak tadımıza uygun olanlarını bulmaya çalışıyoruz. Beyaz ve kırmızıdan alıyoruz. Çevreyi izliyoruz hakim tepeden, güzel manzarası var.

2. Bölümde Fethiye'yi gezip, seçim tercihimizi ve nedenlerini anlatacağım.


15 Ekim 2020 Perşembe

Askerlik Döneminden Bir Kesit

TÜRKİYE'DE ERKEK OLMANIN BEDELİ,
1987 yılında askerliğe başladım. 1988 de tamamladım, 1 yıl 4 ay. Vatandaşlık görevi, kutsal görev denirdi askerlik için, öyle olmadığını askerlik yaparken öğrendim. 16 ay asteğmenlik yada 8 ay erlik arasında tercih yapma hakkı veriliyordu ama son karar yine onlardaydı. Her Türk erkeği "vatan görevini" yapmak zorundaydı. Yurtdışında yaşayan Türk'ler ücreti karşılığında 1 ayda hızlandırılmış vatan görevi yapabiliyorken, Türkiye'de yaşayanların bu hakkı yoktu.

Niçin askerliğin zorunlu olduğunu o zaman anlamamıştım, artık anlıyorum. Amaç bedava işgücü ya da para almaksa, bunun başka yolları da olmalıydı. Bana uygun bir meslek değil, sevemedim bir türlü, sevmediğim bir işte başarılı olamayacağım aşikar. Zaten çalışıyordum, sivil hayatta çalışanlar vatana hizmet etmiyor mu? Vatana hizmet ne demek ki? Ülkede çalışıp işinde başarılı olmak, vergi vermek vatana hizmet değil mi? Çeşitli sağlık nedenleriyle askerliğini yapamayanlar vatana hizmet etmiyor mu? O kadar çok istemeyen var ki, sahte rapor alıyorlar ya da almak istiyorlar, askerlik yapamaz diye. Özellikle üst düzey devlet görevlileri ile göz önünde olan varlıklı ailelerin çocuklarının askerlik yaptıklarını duydunuz mu? 

Günümüzde  parası olan askerlik yapmıyor artık, vatan görevi de denilmiyor askerlik için. Kutsallığı da bitti. Askere gitmemek satın alınabiliyor. Böylesi daha iyi! Parası olmayan düşünsün bundan sonra, niye askerlik yaptığını.

Eğer biri, "vatan", "millet", “din”, "tüyü bitmemiş yetim" sözlerini çok kullanıyorsa, uzak durmalı ondan, kesin bir bit yeniği var altında, bir haltlar karıştırıyor.

O yıllarda Yargı ve Askeriye en güvenilir kurumlar. Hakim, savcı ve komutanlar başka dünyadan gelmiş, ulaşılmaz, yüce insanlar olarak görülür, çok güvenilirdi. Yüce Türk adaleti, kahraman Türk subayları denilince akan sular dururdu. Çok saygın insanlardı. Hele generaller, herkes önlerinde el pençe divan dururdu paşam paşam diye. Onlarda küçük dağları ben yarattım edasıyla gezerlerdi. Yıllarca öyle bilmemiz istendi, öyle bildik. Yaşadığımız olaylar ise tam tersine, bize bu kurumların ve çalışanlarının da diğerlerinden hiç bir farkı olmadığını hatta daha beter olduklarını gösterdi. Saygınlıkları tepetaklak oldu. 

Mehmet Ali, orta okul son sınıfta, lgs sınav sonuçları açıklanmış, neresi olur diye puanlara bakıyorum. Dün gibi hatırlıyorum, polis koleji puanı ile fen lisesi puanı neredeyse aynı. Gözlerime inanamıyorum, tekrar tekrar kontrol ediyorum doğru. Atatürk Anadolu lisesi ki Ankara'da en iyisidir, puanlar aynı. Aklım almıyor, niçin herkes çocuğunu polis yapmak istiyor, filmlerden mi etkilendiler ki? Belkıs'a söylüyorum, o da anlam veremiyor. Çok safmışız meğer, soruların çalınacağını hiç düşünemiyoruz. Yıllar sonra öğreniyoruz soruların çalındığını, aslında çalınma da diyemeyiz, düzenli olarak yıllar boyu birilerine el altından verilmiş. Yalnız polis koleji mi, hayır sınavla alınan her yerde.

Aynı dalavere, hırsızlık, üniversite sınavında da geldi Mehmet Ali'nin başına, iyi puan aldığı için bir sorun yaratmadı ama binlerce çocuğa yazık değil mi? Gece gündüz, yıllarca çalıştılar bu sınavlara. Din, cemaat maskesi altında göz göre göre çaldılar soruları. Yazıklar olsun. Gencecik insanların hakkını nasıl yersiniz, nasıl uyuyabiliyorlar rahat rahat, hayat boyu bunun vicdani sorumluluğunu nasıl taşıyacaklar. 

ASKERLİK SINAVI
Ben tercihimi uzun dönem askerlik olan asteğmenlikten yana kullandım. Askerliği sevmesem de, kısa dönem de olsa, er olmayı düşünemiyordum bile. 16 ay olan asteğmenliğin ilk 4 ayında öğrenci olarak eğitim alacak daha sonra sivil hayatta yaptığım mesleğimi yapacaktım. Askeri işyerinde çalıştığım için bana bu hak veriliyordu. Yani Dört ay sıkarsam askerliği bitirecektim. Kalan 12 ay kolay.

Tercihimi yaptım ama seçilebilecek miydim? Önce sınav ve seçmeler var. Bizleri Ankara Mamak'ta bulunan askeri birliğe çağırdılar sınava. Sınav yazılı, ne tür sorular sorulduğunu hiç hatırlamıyorum. Her isteyenin uzun dönem yada kısa dönem yapamayacağını son kararın kendilerinde olduğunu söyledi bir subay. Komando olmanın ne kadar gurur verici olduğunu, herkesin komando olamayacağını, üstün meziyetler gerektiğini anlattı. Anladım ki komando olacak adayları bulmak için gaz veriyorlardı. Paraşütten atlayan, kayak yapan yada lisanslı sporcu olup olmadığını sordular. Sporcu olup, paraşütten atladığımı söylemedim. Ne olur ne olmaz,  ya bir de komando seçilirsem, tam kabus. Neyse ki 3-5 komanda olmak isteyen gönüllü aday da buldular da bizi serbest bıraktılar. 

Bir kaç hafta sonra sonuçlar açıklandı. Uzun döneme seçilmiştim, rahatladım. Ankara Etimesgut Tank birliğinde  4 ay askeri eğitim alacaktım. 1987 Nisan ayında birliğe katılmam gerektiğini bildiren yazıyı aldım. 3 günlük bir sürede katılmazsam cezalı duruma düşecektim. Askeri birliğe katılmaya da "teslim olmak" deniliyor. 

İLK GÜN
Son ana kadar bekledim, akşama doğru Etimesgut'a, birliğime katıldım. Askeri birliğin ana giriş kapısına nizamiye deniyor. Belediye otobüsünün nizamiye önünde durağı var, indim durakta, nizamiyeye doğru yürüdüm. Tam nizamiyeden  içeri girerken bir karmaşa ve koşuşturma oldu, düdük sesleri, bağırmalar, yakalayın kaçıyor. Kapıda görevli askerler başka bir askeri kovalıyor, hemencecik yakaladılar, zafer kazanmış komutan edasıyla. Konuşmalarına kulak misafiri oldum, meğer kaçan asker, 1 haftalık acemi er daha, neler oldu da neden kaçmak istediyse. Koşarak nizamiyeden kaçıyor, askerden kaçmayı böyle zannetmiş zavallı. Bundan sonra başına neler gelecek kim bilir. Nizamiyenin önü kalabalık, askerler, yakınları, dalga geçiyorlar kaçamayan askerle, böyle mi firar edilir diye.

Askerliği herkes sevemez, özellikle sorgulayanlar, niçin, neden sorusunu soranlar, mantıklı çözüm arayanlar. Temel esas sorgulamamak, verilen emirleri yerine getirmek, o kadar. "Tom Hanks'in" oynadığı "Forrest Gump" filmini hatırlarsınız. Amerikan yapımı, saf ve öğrenme güçlüğü çeken Forrest Gump, IQ seviyesi düşük, her söyleneni sorgulamadan uygular. Filmde sevimli bir karakterdir. Askerde çok başarılı ve mutlu olur, sadece emredileni yapmıştır. Askerlik, ha Amerika ha Türkiye her yerde aynı demek ki. Tek farkla Amerika'da askere gitmeyenden devlet para almıyor ve askere gidene de para veriyor.

Nizamiyeden bir kaç yüz metre yürüyerek ulaşılıyor, asteğmen eğitim birliğine. Tipik bir lise binası, 3 katlı. Uzun bir koridor ve koridora açılan koğuşlar, okul sınıflarını koğuş yapmışlar sanki. Her katta ortak tuvalet ve lavabolar. Bir kaç tane de öğretmen odası gibi, komutanların kaldığı oda var. En büyük komutana bölük komutanı deniliyor ve okul müdürü gibi havalı bir odası var. Banyo yok bu binada, başka binanın alt katında.

Benim gibi en son katılanlar aynı koğuşa yerleşiyoruz, koğuşun yarısını ancak dolduruyoruz. Koğuşlarda sıkışık yerleştirilmiş ranzalar ve metalden yapılan ikili soyunma dolapları var, herkesin bir tane soyunma dolabı var, 30 sm eninde, 180 sm boyunda demir dolap. İsteyen istediği ranzayı seçiyor. Ben alt katı tercih ediyorum.

Birliğe katılmadan, daha önce askerlik yapanlarla konuşup tavsiyeler aldım, kendimce çıkarımlar yaptım. Eğitim boyunca verilen emirleri sorgulamayacak, ne deniliyorsa yapacaktım. Tam bir Forrest Gump olacaktım. Bunun mümkün olmadığını anlamam uzun sürmedi.

Koğuşta yaklaşık 10 kişi var, hepsi üniversite mezunu, farklı illerden genç insanlar. Birliğe en son katılmalarından da belli askerliği çok benimsemedikleri. Güzel yürüyemezler, spor yapamazlar, disiplin zayıf. Diğer koğuşlar daha istekli ve gayretli.

Askeri öğrenciyiz artık, kıyafetlerimiz dağıtılıyor. Olanlardan veriyorlar. Aldığım tavsiye gereği botu 1 numara büyük istiyorum, 44. Son koğuş olunca dezavantajları da oluyor. Bana bot kalmadı, kiminin kepi, kiminin kıyafeti uymadı. Yarın sağlarız eksikleri dediler.

Yatıyoruz akşam ranzalarda, ışıklar kapatılıyor, bir tanesi yasak olduğu halde küçük kasetçalar, (walkman) getirmiş, sürekli Orhan Gencebay dinliyor, bıkmadan usanmadan. 4 ay boyunca dinlemeye devam etti, yalnızca Orhan Gencebay.

Uykuya dalmışım, gecenin bir yarısı bağırarak fırlıyorum yataktan, üst ranzada yatan İzmir'li aşağı düşüyor, beton zemine, sanki bir paket gibi, hiç çırpınmadan sağa sola çarpmadan. Düşme sesini duyuyorum. Hemen yakıyorlar ışıkları. İzmir'li yerde yatıyor. Bir kaç dakika sonra kendine geliyor. Kontrol ediyoruz her tarafını, kafasını, kolunu, bacağını hiç bir şey yok. Nasıl olur, yer beton, ranza en az 1,5 metre, kalıp gibi düştü küt diye. Soruyoruz iyiyim diyor, farkında değil düştüğünün, sağlıkçılar geliyor, götürüyorlar çocuğu. Sonradan öğreniyoruz sara hastalığı olduğunu. Sara hastası olanlar askerlikten muaftır. Askerliği niye yapıyorsun, diye sorduğumuzda, babam albay, askerliği yapmam lazım demişti. Çok üzülmüştüm, babası için askerlik yaparak hayatını tehlikeye atıyordu. Kimisi sağlıklı olduğu halde askerden kaçar, kimisi sağlıksız olduğunu gizleyerek askere gelir. İlerleyen günlerde bir daha nöbet geçirmedi, ama eğitimi tamamladı mı yoksa bıraktı mı, hatırlamıyorum.

İKİNCİ GÜN
İkinci gün eksiklikleri tamamlamakla geçiyor. Bir de tüfek veriyorlar, ağır kocaman bir tüfek, kabzası ahşap, otomatik değil, eski. Tüfek artık sizin zimmetinizde, iyi bakın ha diye de uyarıyorlar. Tüfeği kaybederseniz askerlik bitmez uyarısını da eksik etmiyorlar. 

Bana yine bot yok, benim kendi botum var ayağımda rengi gri ama olsun rahat, hiç sesimi çıkarmıyorum bot için. Eğitimleri kendi botumla yapıyorum, kimse anlamıyor. 2 hafta sonra, bizim komutanla sohbete gelen başka bir komutan gördü botlarımı, senin botların niçin farklı diye sordu, henüz vermediler bot bana, bu kendi botum dedim. Çağırdı astsubayı, anında getirdiler botu 44 numara. İyiydim kendi botumla ama verdikleri bota da alıştım, rahatsız olmadım.

Biz okulun son katı olan 3. kattayız. 2.katta başka bir öğrenci grubu daha var, bütün gün sohbet edip, kantinden çay içip bir şeyler alıyorlar. Sağlıkçı asteğmen öğrencilermiş, doktor ve eczacılar. Eğitim süreleri 2 ay, bizimki 4 ay. Orada kaldıkları 2 ay boyunca hiç bir şey yaptıklarını görmedim, içtima yok, eğitim yok. Biz sürünürken, üzerimize lapa lapa kar yağarken, gökten deli gibi yağan yağmurda ıslanırken onlar yalnızca bizi izlediler. Adalet mi bu, bari aynı yerde kalmasaydık onlarla. Hem eğitim süreleri kısa hem de eğitim yok.

ÜÇÜNCÜ GÜN
Sabah kalkıyoruz, sular kesik,  hay Allah ne şans. Doğru kahvaltıya ve sonrasında bina önünde sıralı olarak toplanma, buna da içtima deniliyor. Hiç kımıldamadan bekliyoruz. Okul müdürü yani bölük komutanı geliyor, merdivenlere çıkarak konuşma yapıyor. Her gün yaptı bu konuşmayı, yarım saat ayakta put gibi bekliyoruz. Ne konuşuyor belli değil, cümlelerin önü başka arkası başka, ne söylemek istiyor belli değil, bütünlük yok. Tahmin ediyorum tek amacı bizi ayakta bekletmek, sabrı öğretiyor bize aklı sıra.

Sonra yürüme eğitimleri, marş söyleme eğitimleri, kimi yürüyemiyor, kızıyorlar anlamsızca, kimi kolunu ters sallıyor, olmuyor bir türlü. Zoraki askerlik ancak bu kadar olur.

Sınıflarda teorik dersler de veriyor rütbeli subaylar, hiç birini anlamıyorum, dinleyemiyorum bile. Hatırlamıyorum hiç birini zaten. Aklımda tek kalan uçaksavar ile uçaklara atış yaparken uçağın 1 futbol sahası kadar önüne ateş edilecek ki, merminin gitmesi için gereken zamanda uçakla karşılaşsın.

SU KESİNTİSİ
Su kesintileri çok sık, neredeyse hiç akmıyor sular. Bu işte bir terslik var, ben de Ankara'da yaşıyorum ve hiç su kesilmiyor, neden burada kesiliyor. İlk 3 hafta sonu izne çıkmak da yok hafta sonu hep içerdeyiz, ne yapacağız 3 hafta susuz, bitleniriz mazallah. 3 haftanın sonunda, bütün öğrencilik süresince her hafta sonu, cumartesi ve pazar izne çıkabiliyorsunuz.

Komutana iletiyorlar bu durumu, sabah içtimasında anlatıyor, bu askeri birlikte su boruları inceymiş, bu nedenle sular yetmiyormuş. Merak etmeyin hamamda su var banyo yapabilirsiniz. Biz de salağız ya inanıyoruz hemen, okulun sağı, solu, yanımız ve birliğin her tarafı çim, akşama kadar fıskiye ile sulanıyor çimler. Çimlere su var bize yok.  Akılları sıra susuzlukla bizleri disipline edecekler, ne kadar saçma, salgın hastalık çıkacak mahvolacağız. Söylediklerine kendi de inanmıyor ama askerlik işte. Şişe suyu ile el yüz yıkanır, traş olunur mu, ayaklarımızı yıkamıyoruz bile.

HAMAM
Hafta sonu izni olmayınca mecburen hamama gittim banyo için. Her koğuşun hamam saatleri ayrı. Havlu, sabun ve şampuanı aldım yanıma, şortla gittim, herkes 1 duş kabinine girdi, sular kapalı. Hamamın sorumlusu er bağırıyor, herkes hazır mı? şortlarınızı çıkartın, süreniz 3 dakika. Önce şaka yapıyor zannettim, askerde şaka olur mu, evet banyo süresi toplam 3 dakika yani tam 180 saniye.

Er bağırıyor, tamam suları açtım, başlayın yıkanmaya, unutmayın 3 dakikanız var. Musluğu çevir, sıcak ve soğuk suyu ayarla, başını yıka, sabunlan durulan hepsi 3 dakika. Hızlıca başımı ancak yıkadım. Er bağırdı tekrar son 1 dakika sabunlu olan varsa durulansın. Zaman bitti kapatıyorum, şaka değil gerçekten tam 3 dakika sonunda suyu kapattı ama yalnızca soğuk suyu, 100 derece sıcak su akıyor istersen devam et. Bu da galiba hamam sorumlusu er in intikamıydı. Sizin de suyunuzun da, hamamınızın da diyerek bastım kalayı. İlk ve son gidişim oldu, 4 ay boyunca bir daha hamama gitmedim eğitim okulunda. Nasıl eğitim, bu ne disiplini, kimin fikri?

YEMEK
Öğle ve akşam yemekleri topluca yemekhane de yenilirdi. Yemek seçme sorunum olmadığı için sıkıntı çekmedim, yemeklerden yedim. Her koğuşa bir tencere yemek verilir, koğuştan bir kişi yemeği dağıtırdı. Bana az verdin ona çok verdin tartışmaları olurdu zaman zaman. 4 ayın sonunda çoğu kilo almıştı.

DÜĞÜN VE HAPİS
Öğrencilerden biri komutandan izin istemiş, evlenmek için. Çok kızmış komutan izin vermemiş. Sabah içtimasının birinde bu konuyu açtı, eğitim süresince kimseye düğün için izin vermeyeceğini uzun uzun anlattı. Kafamızı şişirdi, attı tuttu, bana kimse gelmesin izin için bir daha diyerek herkesi tehdit etti.

Evlilik izni isteyen öğrencinin kayın pederi de üst rütbeli komutan. Bizim komutanı arayıp izni alıyor. Yani bizim komutanı eziyor. Askerlik bu emir demiri keser.

Bir süre sonra yine içtimada komutan köpürmüş, atıp tutuyor, komutanım aradı izin vermek zorunda kaldım. Ama ben bunun acısını çıkartırım, 1 hafta hapis cezası verdim, görsün ne demekmiş benim emrime karşı gelmek, yarım saat aynı şeyleri anlattı durdu. Bizde acıdık öğrenciye, evlendi ama hapis yatacak ne kötü.

Akşam koğuşa geldik, boş ranzaların birine üniversiteden tanıdığım birisi kurulmuş. Merhaba, hayırdır niye geldin buraya, komutan beni hapse gönderdi. Komutanın anlattığı, hapse atacağım dediği öğrenci buymuş meğer. 1 hafta bizim koğuşta kalacakmış, hapis dediği yer bizim koğuş. Öğrenci bir hafta boyunca bizim koğuşta keyif yaptı. Biz dışarda süründük, o içerde, emrinde asker, gazetesini okusun, yemeği ayağına gelsin, beğenmezse asker kantinden bir şeyler getirsin. Çok içerledim bu duruma, bize söylediğine bak, yaptığına bak, o kadar da attı tuttu,  yazıklar olsun. Ceza vereceğim dedi ödül verdi. Böyle komutan lider olabilir mi? Buna  kim inanır? (Yazmadan duramadım, Kadir İnanır)


HAFTA SONU İZİN KULLANMAMA CEZASI
Yürüyüş ve marş söylemeyi hiç istekli yapmıyordum. Fırsatını buldukça rahat yürümeye geçiyor ve marş da söylemiyordum. Yakınımda ki bir öğrenci bu durumu ilk sorumlu komutan olan asteğmene şikayet etti. Benim isteksiz olmamın kimseye bir zararı yoktu, işgüzarlık işte yine de şikayet etti. Asteğmen de kraldan çok kralcı, hiç ikaz etmeden, doğru bölük komutanına gitti. Akşam beni şikayet eden öğrenciye küfür ettim, saldırdım, araya girdiler. Asteğmene bir şey diyemedim, kötü kötü baktım. O benim yanıma geldi af dilercesine, merak etme bir şey olmaz, ben söylemesem, öğrenci beni de şikayet ederdi diyerek savundu kendini. Korkak.

Ertesi gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Bölük komutanı çağırdı beni. Kendisi çardak altında ben yağmur altında. Önce uzun uzun konuştu, kasten yapıyor biliyorum, yağmurda sucuk gibi ıslandım, beter olayım diye. Anlat bakalım dedi. Anlattım durumu. Hangi okuldansın; ODTÜ, zaten oradan vatan haini yetişir, sen de hainsin, mahkemeye versem  askerliğin bitmez hapis cezası alırsın. İçimden söyleniyorum, hangimiz hain, daha önce yaptıklarını da biliyorum. Bana iyilik yaptı, kıyak geçti güya mahkemeye vermekten vazgeçti. Bunun yerine 1 hafta sonu izne çıkmama cezası verdi. Aslında 2 hafta sonu ceza verecekmiş ama ben iyi birine benziyormuşum, yalancı.

Yapacak bir şey yok aldık cezayı, hafta sonu askeri birlikten dışarı çıkmak yok. Günde 3 kere nöbetçiler yoklama alıyor, kontrol için. Uzun geçecek 2 gün. 

Cumartesi sabahı koğuştakiler erkenden kalkıp giyindiler, doğru Kızılay'a, evi olan evine, hamama. Çok yatamadım, herkes gidince kalktım, sular akıyor, kimse yok ya. Doğru kahvaltıya, birde ne göreyim yaklaşık 7-8 öğrenci daha var kahvaltı yapmış. Herkes dışarda kahvaltı yaparken bunlar niye burada. Önce onları da cezalı zannettim, sordum. Cezalı değillermiş. O an anladım ne olduğunu, çok kızdım kendime utandım, anlamadığım için. Paraları yok dışarda, kahvaltı, yemek, gezmek için, yani gönüllü cezalılar. Hafta sonu cezası bana askerliğin acı yönünü gösterdi. Bir kez daha kızdım devlete, yöneticilere, bedava askerlik yaptıranlara, bu durumu görmezden gelenlere. Komutan ve asteğmenler adam gibi yönetici olsalar böyle şeyler yaşanmazdı. Farkında olduklarını da zannetmiyorum. 

Daha başka olaylarda yaşadım, yazarım belki zamanı gelirse. Askerliğin bana verdiği olumlu hiçbir şey olmadığı gibi, benim zamanımı aldı, gençliğimin en verimli zamanlarını. Tek katkısı bu yazıyı yazmama neden olması ve konu sıkıntısı çekmemem. Keşke herkes sevdiği işi yapsa.




20 Eylül 2020 Pazar

Kaman, Anılarım, Geçmişim, Bölüm 6


Bu bölümde geçen anılarım, Kaman'da 7- 10 yaş, ilkokul 2 ve 5. sınıflar arasındakiler. Tam zamanlarını hatırlayamadığım için kronolojik bir sıra izleyemedim.

ÜFÜRÜKÇÜ HOCA
Bu anımın etkileri bende çok uzun yıllar kaldı, ilerleyen zamanlar da yanlış yönlendirdi.

Deniz ve diğer çocuklarla birlikte en sevdiğimiz oyunlardan biri de çamurla oynamaktı. Çamur; bildiğimiz  toprak ve suyun karıştırılıp macun kıvamına getirilmesi durumu. Şimdi çocuklara oyun hamuru veriliyor oynasın diye, mantık aynı. Biz bahçede gerçek çamurla oynardık,  hayallerimizde ne varsa yapardık, saatlerce, bıkmadan usanmadan, bozup tekrar yapardık. Yazın en temel oyunlarımızdan biriydi çamur. Büyükler kızardı bize, pis sularla oynuyorsunuz, mikroplu o çamur diye. Oyun tatlı, dikkate almazdık tabii, bulaşık suyu yada çamaşır yıkama suyuyla oluşmuş çamur, hiç fark etmez, oynamaya devam. Ellerimiz çatlardı çamurla oynamaktan.

Genellikle çocukların ellerinde siğil olurdu, bende de vardı 3-5 tane. Çok sonra öğrendim, çamurla oynayan çocukların ellerinde siğil olurmuş. Siğil; elin üst kısmında, deri üzerinde büyüyen et parçası. Siğil nedeni de virüslermiş. Ah bu virüsler, hayatımızı değiştirdi, şimdi de öyle değil mi? çok hırpaladı hepimizi şu covid-19 belası.

Eczaneden ilaçlar alınırdı, siğillerin geçmesi için, ilaç fayda etmezdi, geçmezdi bir türlü. Din Hocalarının okuyup üfleyerek iyileştirdiği söylenirdi.

Bir gün bitişik evde oturan komşu teyze geldi bize, çok severdik, iyi insanlardı. Tanıdıkları bir hoca gelmiş bunlara, nefesi güçlüymüş, siğillere de okuyormuş ve yok ediyormuş, bizden de ücret almayacakmış. Gel bize senin ellerine de okusun dedi komşu. Artık ne için çağırdılarsa hocayı Allah bilir, siğil okumayı bahşiş olarak bedava yapıyor. Hoca deyince benim gözümde kara sakallı, sert ifadeli, tuhaf görünümlü biri canlandı. Ben istemiyorum, okuyup üflemekle geçer mi hiç, inanmıyorum, hocanın okuyup üflemesiyle geçmez dedim. O zaman da inanmazdım okuyup üflemeye. Nasıl bir eğitim aldıysak okulda, nasıl öğretmenler varsa artık, varın siz düşünün. Annemde çok istedi gitmemi ama ben kararlıydım, istemiyorum dedim, bunun üzerine komşu evine döndü.

Ana yüreği dayanamadı, başladı baskı ve ısrarlara, gitsen ne kaybedersin, benim için git, iyi hocaymış, iğrenç görünüşlü siğillerden kurtulacaksın, hadi benim aslan oğlum deyince dayanamadım tamam peki giderim ama  inanmıyorum bak. 

Önce annem gitti komşuya, hocayla görüşmeye. Konuşup tekrar eve geldi annem. Hoca, normal görünümlü, iyi biriymiş, reçeteyi de almış annem, ikna olmuş, inanmasa da olur demiş hoca, bir bez parçasının üzerine biraz tuz koyup, iki ucundan bohça gibi yapıp sıkıca bağlayın bana gelin yeter demiş. Bu hocanın yöntemi böyle, tuz kullanarak okumak, bilimsel bir yöntem!

Sormuş annem, kaya tuzu mu yoksa kaliteli billur tuz mu? Tuz miktarı ne olacak. Kaya tuzu o zaman kalitesiz, kötü tuz olarak bilinirdi, tadı azdı, çok kullanmak gerekir, çabuk nemlenir ve tuzluğun deliklerini  tıkar akmazdı, sinir ederdi insanı, zaten fiyatı da azdı. Billur tuz da böyle sıkıntılar olmazdı. Şimdi herkes kaya tuzu kullanmak istiyor sağlıklı diye.
Bez nasıl olacak, pamuk mu, naylon mu, rengi ne olacak, büyüklüğü ne olacak. Annem, sonucu etkileyecek yanlış bir işlem yapmak istemiyor, her adımı dikkatlice yapmak istiyor. Önemli değil diyor hoca, hiç fark etmez. Annem yer bezi olarak kullandığı eski atletten caart diye el kadar bir parça yırtıyor. İçine de ceviz büyüklüğünde billur tuz koyuyor, katlayıp sarıyor, iki ucundan bağlıyor bezi, reçete hazır, elime tutuşturuyor. Hadi bakalım doğru hocaya, arkamdan da bağırıyor, inan, inanırsan geçer.

Hoca çok iyi karşıladı beni, hiç hayalimdeki hoca gibi değil, modern görünümlü. Sordu bana; inanıyor musun siğillerin yok olup iyileşeceğine, inanmıyorum dedim. İster inan ister inanma siğillerin geçecek, göreceksin dedi, çok iddialı, çok emin kendinden. Ne zaman iyileşecek siğiller dedim, merak etme, bir süre sonra yok olacaklar. İki dakikayı geçmedi okuması, tuz dolu bez parçasını elimde ki siğillere dokundurarak bir şeyler okudu sessizce, dudakları kıpırdıyordu yalnızca, okurken. Tamam bitti, dedi.

Merak ediyorsunuz değil mi siğillere ne oldu diye. Bir iki gün baktım ellerime bir şey değişmedi. Sonra unuttum, hayat normal akışında devam etti. Altı ay yada bir yıl sonra tam hatırlamıyorum, ellerime baktığımda siğillerin olmadığını gördüm. Ne zaman yok oldular hiç anlamamıştım.

Bir türlü idrak edememiştim bu olayı. Nasıl iyileşmişti siğiller. Olmaz böyle bir şey, ellerim tertemiz, siğiller yok, gitmiş, yok olmuşlar. Psikolojik de değil iyileşmesi, inansam neyse, o zaman psikolojik olabilir diyeceğim. Hocanın doğa üstü güçlerimi vardı acaba, olacak iş değil. Çıkamadım işin içinden. Ama ortada da bir gerçek var, siğiller yok oldu.

Olayı çözemedim ama o tarihten sonra siğil  hocalarının hep reklamını yaptım, siğilleri okuyarak iyileştirmeleri konusunda. Her yerde anlattım başıma geleni. Elinde siğil olan çocukları hocaya okutmalarını önerdim, her hocaya değil, siğil konusunda uzman olanlarına. 

Yıllar sonra, oğlum Mehmet Ali'nin ayağında de siğil çıktı, 7 yaşlarındaydı. Aradan uzun yıllar geçmiş(30 yıl) tıp ilerlemiş, hocaya okutturacak  değildik ya. Ankara TOBB hastanesin de cildiye doktoruna gittik. Sıvı azot uyguladılar  siğillere,-190 derecede evet doğru yazdım, eksi 190 derece. Siğili dondurup öldürecek güya. Sonuç; tahmin edeceğiniz gibi hiç bir işe yaramadı tedavi. Tarih tekerrür mü ediyor?

Yine bildiğimiz yöntemi uygulamaya karar verdik. Eşim Belkıs Konyalı. Konya bu konularda derya deniz, çok zengin. Siğillere okuyan hoca bulmaları için haber gönderdik Konya'ya, gittiğimizde de okuttuk siğillere, ben hocayı görmek istemedim sinirimden. Yine okutmak zorunda kalmıştık hem de bu çağda. Tahmin edeceğiniz gibi, bir süre sonra siğiller yok oldu. Nasıl oluyordu da iyileşiyordu?

Bu olaydan bir kaç yıl sonra, internetin de  yaygınlaşmasıyla, aklıma geldi, araştırdım siğil konusunu. Ne buldum dersiniz, çocukların el ve ayaklarında çıkan siğiller bir süre sonra kendiliğinden iyileşir, kaybolurmuş. Siz hiç büyüklerin ellerinde siğil gördünüz mü? Çocukken çoğumuzun elinde siğil vardı, büyüdükten sonra hiç birimizde kalmadı, Tamamen bilimsel. Hocalar da bilimsel bir olaydan, bilmeden yararlanıyor, siğillerin iyileşmesini sanki kendi ilahi güçleri gibi gösteriyorlar. 

Siğile okuma Türkiye'de çok yaygın bir konu olmasına rağmen, gazete, televizyon gibi medya ya da dini açıklamalarda bu konuda hiç bir şey duymadım, okutmayın siğilleri, kendiliğinden geçer diye. 

Hocaların okuduğu siğillerin iyileştiğini biliyoruz, şahit olduk, denedik emin olduk. 
Gelelim sihirli soruya, tıbbi olarak siğillerin zamanla yok olacağını biliyorsunuz artık ve sizin çocuğunuzda da siğil çıkıyor.  Ne yaparsınız. İyi düşünün.

a: Ben garanticiyim, hocaya okuturum, tecrübeyle sabit, hocanın okuduğu siğil yok oluyor.
b: Hayır kesinlikle okutmam, hoca safsatasına inanmam, bilime inanırım, kendiliğinden geçmesini beklerim.
c: Bilime inanıyorum ama yinede hocaya da okuturum, doktora da giderim, ne olur ne olmaz.

Vereceğiniz cevabı genelleyerek yorumunu yapın. İlginç sonuçlar çıkacağını düşünüyorum.

Hatırladığım, üfürükçü hocaların yaygın olduğunu büyüklerin konuşmalarından duyardım, her sorunun bir hocası vardı mutlaka, yakın olmasa da uzak köy, kasaba ve şehirdeki hocalar bile bilinirdi. Bu hocaların iyileştirdiği hastalar anlatılırdı. Günümüzde de hocalar yaygın değil mi? Ne şarlatanları görüyoruz ekranlarda. O zamanki hocalar, günümüzün şeyh isimli yüzlerce müridi olan hocalarının yanında çok masum kalıyor.

Kemal Sunal'ın "Üç Kağıtçı " isimli filmini izlemişsinizdir mutlaka hem de defalarca, hani yağmurun ne zaman yağacağını bildiği filmi var ya, işte o. Kemal Sunal'ın romatizma hastalığı filmde abartılmasına rağmen konu tamamen bilimsel olduğu halde, nasıl doğa üstü güçleri olduğuna inanılıyordu. Kemal Sunal'ın doğa üstü gücü, yalnızca romatizma ağrısıydı.  Sahip olduğu doğa üstü güç dinle ilişkilendirilmiyordu ama siğillerin okunması ile bu filmin konusu arasında bir fark var mı sizce? Kimi İnsanlar, dini yada değil doğa üstü güçlere inanma ihtiyacı hissediyor. 

Televizyonun olduğu daha sonra ki yıllarda bir de Uğur Dündar'ın programlarında anlattığı "Yılancı Hacı"  vardı. Hatay Dörtyol'da yaşayan Yılancı Hacı, yılan, akrep vb zehirli hayvan sokmalarını iyileştiriyor yada isteyenlere "el vererek" onların asla zehirli hayvanlar tarafından sokulmamasını sağlıyordu. Programda Uğur Dündar'ın  eline akrep koyarak, sokmasını sağlamış ve tekrar zehri çıkarmıştı. Bu gün bile sahneyi net hatırlıyorum. Yılancı Hacı, kendisinin özel güçleri olduğunu ve zehirli hayvanlara hükmettiğini, onları kontrol edebildiğini söylüyordu. Yılancı Hacı'nın el verdiği insanları sivrisinek bile sokmazmış, ne hoş değil mi? Yılan ve akreple çok karşılaşmayız ama sivrisinek öylemi. Gecenin bir yarısı tam uyumuşsunuz, tatlı bir kaşıntı ve kulağın dibinde vızıltı sesi. Yakarsın lambayı, ara ara bulamazsın, tekrar yatarsın, yine vızıltı sesi, yine kalkıp ararsınız sivriyiyi. Mahveder bütün geceyi, yarım yamalak uykuyla sabah olur. Rahmetli babacığımı, yılancı Hacıya okutmadığı halde, hiç bir haşerat sokmazdı, doğuştan efsunlu, bize geçmemiş ama bu özelliği.

Yılancı Hacı'nın bilimsel bir açıklaması var mı? bilmiyorum.

 

ANKARA'YA İLK ZİYARETİM,
1970'ler, o yıllarda gezmek yaygın değil, herkes yerinde oturur, en fazla memleketine giderdi, en azından biz ve çevremiz öyleydi. İnsanların başka yerleri görmesini engelleyen, fakirlik, özel araçların ve toplu taşımanın yaygın olmaması ile gezme kültürünün gelişmemiş olmasıydı. Otobüslerle seyahat hem konforsuz hem de otobüslerde sigara içmek serbest olduğu için rahatsız ediciydi. Yol tutması fena yapardı insanı. Yol kalitesi de çok düşüktü. Tatil olarak ancak memlekete gidilirdi. 

Gezenler Avrupalı hippi gençlerdi. Ürgüp'te görürdüm çokça hippileri. Altlarında wolswagen kaplumbağa benzeri üstü açık arabalarla gezerlerdi. Kız erkek karışık, otellerde yatmazlar, restoranlarda yemezler. Para harcamadan gezen genç Avrupalı insanlar. Niye böyle bir hayat sürdüklerini anlamaz, onları yoksul zanneder, kimisi acır, üzülür yardım eder, kimisi  de kızardı, ahlakımızı bozuyor diye. Hatırlıyorum da her zaman bizim ahlakımızı bozmak isteyen birileri hep oldu. 
 
Kaman'da yalnızca lise öğrencileri için günübirlik özel okul gezileri yapılırdı, görgüleri artsın, ülkeyi tanısınlar diye. Otobüs kiralanır, başlarında öğretmenleri, hep birlikte gidilirdi. Babam öğretmen olduğu için şanslıydım, biz ailece giderdik gezilere. Ankara ve Konyayı gezdiğimizi hatırlıyorum, günübirlik.
Daha önce Kırşehir'den başka şehir görmemiştim. Ankara yakın olmasına rağmen hiç gitmemiştim.

Ankarayı ilk ziyaretim de liselilerle birlikte bu yıllarda oldu. Abim  Ankara Sıhhiye Atatürk Lisesinin orta kısmında yani orta okulda yatılı öğrenci. Ankara'ya gelince babam beni abimin yanına bıraktı, akşam dönüşte almak üzere. Abim plan yaptı, Anıtkabir'e gitsek geç  olur, gençlik parkı da öyle, çiftlik hayvanat bahçesi de uzak. Önce okul da öğle yemeği yer sonra Kızılay'ı gezeriz. 

Hafta sonu olmasına rağmen, yatılı öğrencilere pansiyonda yemek veriliyor. Girdik yemekhaneye, self servis yemekler, hatırlıyorum yemeği, nohut, pilav, hoşaf. Afiyetle yiyorum, acıkmışım, çok lezzetli yemek. Kalabalık değil yemekhane, 5-6 masada 20-30 öğrenci var. Öğrencilerin bir kısmı, yaşça büyük olan liseliler,  aniden hep birlikte kaşıklarla masalara vurmaya başlıyor liseliler. İrkiliyorum, bir anlam veremiyorum neden böyle yaptıklarına, tempo desen değil. Sordum abime, yemeği beğenmediler, hem az hem de kötü yemek, protesto ediyorlar. Hayret ettim, yemek lezzetliydi, nesini beğenmediler acaba. Hayatımda ilk defa protestonun ne olduğunu görmüştüm. Yemekhane sorumlusu bir adam geldi sonra, protestoya katılan öğrencileri dışarı çıkarttı, onlarda uslu uslu çıktılar, taşkınlık yapmadılar, yemekleri de öylece kaldı. Protesto işe yarar mı? Yemekler düzelir mi? Sordum abime; liseliler bazen böyle protesto eder yemekleri ama hiç bir şeyin değiştiğini görmedim dedi.

Yemek sonrası yavaş adımlarla Kızılay'a yürüyoruz. Ankara'nın en güzel ve lüks semti Kızılay.  Sıhhiye, Kızılay arası hep mağaza, ofis, hepsininde üzerinde kocaman tabelaları var. Ben tabelaları okuyarak yürüyorum ama hepsini, okumayı yeni mi öğrendim yoksa Kaman'da olmadığı için mi bilmiyorum. Abim uyarıyor, okuma şunları, bitmez ki, okuyamazsın hepsini. Kendimi alamıyorum, bütün gün okuyorum tabelaları, Türkiye İş Bankası, Tarman Kardeşler, Zafer Çarşısı, Büyük Sinema, Ordu Evi....

Kızılay bakımlı, güzel lüks, ışıl ışıl bir semt, kaldırımlar da insanlar yürüyor. Mini etekli kızlar var bir sürü, gerçekten mini etek, şimdi kimse cesaret edipte giyemez sokakta öyle kısacık eteği, mini etek yaygın demek ki, çok tuhaf gelmiyor bu günkü gibi.

Az da olsa el ele tutuşan genç kız ve erkek var. Yaşlı bir adam durdurdu gençleri, bas bas bağırıyor, ayıp değil mi, niçin el ele tutuşuyorsunuz, hiç ahlak kalmadı, mahvettiniz memleketi, bu ne utanmazlık böyle. Gençler hiç tepki vermeden devam ediyor yürümeye, adam da arkalarından bağırmaya devam ediyor. Bre utanmazlar. Hiç anlamamıştım ne diye bağırdığını, ahlakla ne ilgisi var, ihtiyar işte, bunamış. Kaman çok sakin bir yerdi, çarşı hariç, sokakta kimseyle karşılaşmazdım bile çoğu zaman, Kızılay süpermiş.

Abim dondurma alıyor, yiyoruz birlikte, çok severdi abim dondurmayı. Sonra fındık içi alıyor bana paketli, fındık lüks yiyecek. Harçlığı bitiyor abimin, alırsın babamdan tekrar diyorum, yok almam, bir hafta idare etmem gerekiyor demişti. Çok tutumlu ve disiplinliydi.

OTOMOBİL KAZASI
Kaman'da çocuklar sıkça kavga eder, birbirimize taş atardık. Çocuklar arasında normal davranıştı kavga etmek, barışırdık sonra. Yine bir gün kavga ettim, sonra kaçmaya başladım. Kaman'ın tek ana caddesinden karşıya geçmeye çalıştım, yola hiç bakmadım. Acı bir fren sesi, otomobilin çarptığını hatırlıyorum, çarpmanın etkisiyle yerde taklalar atarak yuvarlandım. Bende feryat figan, hemen kucaklayıp hastaneye götürdüler. Ağlamam hiç durmadı. Doktor ne yaptı hatırlamıyorum. Hastaneye yatırdılar, bekliyorum, sonra babam geldi. Doktorla konuştular, röntgen çekilmesi gerekiyor, kırık var mı yok mu anlamak için. Kaman'da röntgen yok. Soruyorlar bana iyi misin diye biraz belim ağrıyor ama iyiyim. Sonra babamın kucağında Kırşehir'e gidiyoruz minibüsle.
 
Kırşehir'de çalışan röntgen yok. İndiriyor beni kucağından babam, yürüyorum bir sorun yok. Boşuna geldik Kırşehir'e. Minibüs saatine de süre var. Acıkıyoruz. Giriyoruz lokantaya. Kebap kalmamış, ne var kuru fasulye, getir bakalım. Afiyetle yiyoruz. Dönüyoruz Kaman'a tekrar. Kendiliğimden iyileşiyorum.

GÜVERCİN
Evlerin çatılarında, kiremitler arasında özellikle boşluk bırakılırdı, güvercinlerin içeri girip yuva yapması için. Oturduğumuz evin çatısında da çokça güvercin vardı. Güvercinlerin yaptığı kakalar çatıda birikir, bir kaç yıl sonra biriken bu kakalar gübre olarak toplanırdı. Güvercin gübresinin değerli olduğu söylenirdi. Ürgüp'te de mağaralarda, gübreleri için güvercin beslendiğini biliyorum.  

Çatılarda çok güvercin olurdu. Çatıların kapağından içeri giremezdik, kapakları kilitli olurdu açmayı beceremezdik. Bir kaç kez kapağın açık olduğunu görüp çatıya çıktığımızı hatırlıyorum. Bitlenirsiniz, güvercinlerle uğraşmayın derlerdi, ben bitlenmekten korktum yakalamadım güvercin, ama gözü kara çocuklardan bir kaçı yakaladı bir kaç tane. Hep birlikte kafalarını koparıp, tüylerini yolup, ateşte pişirip yemiştik. Zavallı güvercinler, şimdi bile aklıma geldikçe üzülüyorum, nasıl yaptık diye.

 
KÖPEK SALDIRISI
Abim yatılı okuduğu için evin büyük çocuğu bendim. Ekmek almaya, babama sigara almaya ben giderdim, yenice sigarası içerdi babam. Hiç itiraz etmezdim, aklıma bile gelmezdi itiraz etmek, çocukların asli göreviydi. Aldığım ekmeği yiyerek gelirdim.

Kış, her yer bembeyaz kar, hava soğuk, sabah erken, ekmek almaya gönderdiler yine. Elimde file içinde iki ekmek, eve doğru yürüyorum. Sokakta benden başka kimse yok. Arkamdan bir köpek geliyor, korkmadım devam ediyorum yürümeye, köpeklerin sayısı arttı ve havlamaya başladılar. Bu sefer korktum, koşmaya başladım, kardan koşamıyorum, yedi sekiz yaşında çocuk ne kadar hızlı koşabilir ki. Durdum,  yerde taş sopa aradım, ne mümkün her yer kar kaplı, çok da kar yağardı o zamanlar. Yerden kar parçası aldım, güya köpek taş zannedecek kar parçasını, arkam duvar, etrafımı sardı köpekler, saldırmaları an meselesi, bas bas bağırıyorum, ağlayarak, bir yandan da elimdeki kar parçasını köpeklere atar gibi yapıyorum, o zaman köpekler bir an tereddütte kalıyor. Belli ki köpekler aç, kışın yiyecek bulamıyorlar, benim elimde de fırından yeni çıkmış sıcacık ekmek. Ekmeği sıkı sıkı tutuyorum, hiç aklıma gelmiyor, onların aç olup ekmeği istediği. Can havliyle avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Kaç dakika geçti böyle bilmiyorum, ama bana çok uzun zaman geçmiş gibi geldi. Sonunda yakında ki bir evden duyuyorlar köpek havlamalarını, kapıya bir adam çıkıyor pijamasıyla. Köpeklere bağırıyor, umursamıyor köpekler. Adam işin ciddiyetini anlıyor ve küreği kaptığı koşuyor bana doğru, pijama ve atletle. Köpekler ancak o zaman kaçıyor. Sordu bana iyi misin diye, iyiyim dedim, devam ettim eve doğru, arkama baka baka. Adam da hemen girmedi eve bir süre baktı arkamdan, tekrar köpekler saldırmasın diye. 

Eve geldim, dizlerimin bağı çözülmüştü korkudan, kireç gibi bembeyaz olmuş yüzüm. Evdekiler sordu, niye böylesin diye, söylemedim, soğuktandır dedim. Günler sonra öğrenmişti bizimkiler başıma geleni. Korkudan bir kaç gün gidemedim ekmek almaya, çeşitli bahaneler uydurdum. Daha sonraları da korkarak gittim geldim uzun bir süre. Bu gün bile soğuk terler döküyorum bu olayı hatırladıkça. 

Bu olay bende köpek fobisi oluşturmadı ama sahipsiz yada saldırgan görünüşlü  köpeklere karşı temkinli duruyorum.

Kaman anılarım devam edecek sonraki bölümlerde.




1 Eylül 2020 Salı

Kaman, Anılarım, Geçmişim, Bölüm 5


Kaman'da geçen çocukluk anılarıma başlamadan, Kaman hakkında bazı bilgiler vereceğim.

KAMAN NEREDE,
Orta Anadolu'nun ortasında bulunan Kaman, Kırşehir'in ilçelerinden biridir. Ankara'ya uzaklığı 130 km. Ankara Gölbaşı'ndan sonra Konya yolundan ayrılarak Kaman'a ulaşılıyor.

90. km de Köprüköy'de Kızılırmak üzerinden geçerken solda, Mimar Sinan'ın yaptığı "Çeşnigir" köprüsü bulunur. 110 m uzunluğunda 6m genişliğindeki bu taş köprü, çocukluğumda trafiğe açık ve taşıtlar tarafından kullanılırdı. Kapulukaya barajının yapılmasıyla kara yolu sular altında kaldı ve yol 200 m yana taşındı. Köprü de doğal olarak boşta kaldı. Çeşnigir köprüsü, Mimar Sinan'ın yaptığı bir eser olarak, tarihi taş köprüleri sevenler için harika bir manzara oluşturuyor. Köprünün adı niçin Çeşnigir, araştırdım bulamadım. Çeşnigir, darphanede çalışan, basılan altın ve gümüşlerin ayarını kontrol eden kişiye denirmiş, o zaman ki merkez bankası başkanı. Yalnızca köprüyü gezip görmek için bile gidilebilir Köprüköy'e.

Mevsim yaz ise köprünün hemen yanında kurulan köylü pazarından alışveriş yapabilirsiniz. Yöresel taze sebze, meyve satılıyor. Özellikle patlıcanı çok meşhur, patlıcan burada açık renkli ve lezzetli, yemek yapın, kurutun, turşu yapın. Balıkçı lokantalarından da tatlı su balığı yiyebilirsiniz.
Yol boyu Hirfanlı barajı levhalarını  göreceksiniz. Hirfanlı baraj gölü Kaman'ı çevrelemektedir.

KAMAN ARKEOLOJİ MÜZESİ VE JAPON BAHÇESİ
Kaman tarihi Hitit ve Frigya'ya kadar uzanıyor. Kaman arkeoloji müzesi Japonların sponsorluğunda yapılmış. Japonlar Kaman çevresinde üç höyükte(Kalehöyük, Büklükale ve Yassıhöyük) yaptıkları kazılarda buldukları eserleri bu müzede sergiliyor. Müzeyi de höyük şeklinde, Kalehöyük'ün yakınına yine Japonlar inşa ediyor ve sonrada müzeyi Turizm bakanlığına bağışlıyorlar.
Bu arada Yassıhöyük köyümüz Cemele'de dir.

Müzenin hemen yanına da 22 dönümlük Japon bahçesi yapıyorlar. Havuzları, balıkları, bitkileri ile tam Japon bahçesi. Japonya dışında bulunan en büyük Japon bahçelerinden biri.
Müze ve Japon bahçesi Kaman'ın hemen dışında Çağırkan köyünde yer almakta. Mutlaka ziyaret edilmeli, Ankara'dan günübirlik ziyaret edilebilir.

DÜNYANIN İLK RASATHANESİ
Günübirlik gezmeye gelirseniz, Kırşehir merkezde bulunan ve adı Kırşehir ile özdeşleşen Cacabey Camii'ni gezmeyi unutmayın.

Cacabey, 1200 ler de yaşamış Türk bilim adamı, kendi adına yapılan medrese/üniversitenin kurucu rektörü, eğitimi Türkçe yapıyor. Selçuklular zamanında medrese/üniversite olarak yapılan binada astronomi ve tıp eğitimleri verilmekte iken günümüzde cami olarak kullanılıyor.

1200 yıllarında gökyüzünü gözlemlemek, incelemek için özel bina, rasathane tasarlamak ve yapmak, müthiş bir şey. O yıllarda pozitif bilimlere ne kadar önem verildiğini gösteriyor. Rasathane bugün bile muhteşem bir yapı. Binayı inceleyince rasathane, gözlem evi olarak özel yapıldığı zaten anlaşılıyor. Dünyada yapılan ilk rasathane olarak da anılmaktadır.

KAMAN VE ADNAN MENDERES
1954 seçimlerinde Demokrat Parti Türkiye genelinde seçimi kazanmasına rağmen,  Kırşehir'de kaybediyor. Kırşehir'i rakibi CHP kazanıyor. Demokrat parti başkanı Başbakan Adnan Menderes bu işe çok kızıyor ve Kırşehir'i cezalandırıyor, ilçe yapıyor, Kaman'ı da Ankara'ya bağlıyor. Türk siyasi tarihinde bir ilk olan bu olay ile kendisine oy vermeyen il cezalandırılıyor. 1957 yılında Kırşehir tekrar il oluyor ve Kaman'da Kırşehir'e bağlanıyor.

KAMAN VE CEVİZ
Kırşehir ve çevresinde ceviz yaygın yetiştirilmekle birlikte özellikle Kaman 1980 ler sonrasında bu işe bütün kurumlarıyla önem vererek, tanıtım çalışmalarıyla, bir adım öne çıkmış ve adı cevizle özdeşleşmiştir. Ceviz dikilen alanlar genişlemiş ve her yıl ceviz festivali yapılmaya başlanmış.

Kaman cevizinin ünü öylesine artıyor ki, Kaman'da yetişmemiş diğer yöre cevizleri, hatta ithal cevizler bile Kaman cevizi olarak satılmaktadır.
Her yıl Ekim başında düzenli olarak ceviz festivali yapılmaktadır.

KAMAN CEVİZİ VE ECZACI DENİZ
Kaman cevizi ile Eczacı Deniz, ilk başta birbiriyle  ilgisi yokmuş gibi gözükebilir, gerçekte ise hem cevizle hem de benimle direk ilgilidir Eczacı Deniz.
Deniz İkizoğlu namı diğer Eczacı Deniz, çocukluk arkadaşım. Kaman'da aynı mahallede oturduk, aynı yaştaydık, 1960 ların sonu 70 lerin başı, ilkokulu aynı sınıflarda okuduk. Kaman'da yaşadığım süre boyunca tam bir kankaydık. Bütün günümüz birlikte geçerdi. Birlikte okula gider, birlikte oyun oynar, birlikte kavga eder, birlikte sevinir, birlikte üzülürdük, birlikte komşuların ağaçlarından meyve çalar, ağaçlardan inmezdik gün boyu. Deniz daha sakin ve mantıklıydı bana göre.

3. sınıfa başladığımızda öğretmenimiz değişmiş Rafet öğretmenin yerine bir kadın öğretmen gelmişti. Okulun ilk günü henüz 1. ya da 2. ders, öğretmen soru sordu ben ve birkaç çocuk parmak kaldırdık hemen, öğretmen parmak kaldıranları uyardı, kollar havaya kalkmayacak, dirseğinizi sıraya koyup öyle parmak kaldıracaksınız. Soruyu bilmek, çalışkan olmak önemli değil benim için, önemli olan disiplin ve kurallara uyum. Nasıl bir öğretmen böyle. Uygulamalı olarak anlattı, gösterdi, artık böyle yapacaksınız dedi, tamam mı tamam.

Aradan on dakika geçti tekrar bir soru sordu, kuralı unutup heyecanla parmağımı kaldırdım hemen, çalışkan öğrenciydim ne de olsa. Öğretmen öfkeyle baktı, çok sinirlenmişti, bana attığı tebeşir vızıldayarak kulağımın yanından geçti. Neymiş efendim kollar havaya kalkmayacakmış parmak kaldırırken, daha önce uyarmış. Ne yapayım unutmuştum kuralı, hemen tebeşir mi atmak gerekiyordu. Çok kötü olmuştum, o güne kadar öğretmenim bırakın bana vurmayı, kızmamıştı bile. Sadece tembel öğrencilere kızılır, dövülürdü.

Konuyu Deniz'le konuştuk, artık bu sınıfta kalamazdık, ilk teneffüste çantaları toplayıp kaçtık okuldan Deniz'le birlikte, terk ettik okulu. Öğretmen yalnızca bana kızmıştı ama olsun biz kankaydık. Aynı okulda gidecek başka sınıfta yoktu. Biz de okul değiştirecektik. Komşumuzun kızı Havva öğretmen Işık ilkokulunda öğretmendi, oraya gidebilirdik. Kararı vermiştik. Işık ilkokulu, evlerimize biraz uzaktı, Kaman'ın hemen sonunda, hapishanenin karşısında, Hirfanlı baraj yolu üzerindeydi, arkasında hastane vardı.

Eve gelince konuyu bizimkilere açtım, anlattım, artık bu okula gitmek istemediğimi söyledim, nedense hiç kızmadılar, anlayışla karşıladılar. Deniz'de ben de bir daha Devrim ilkokuluna gitmedik. Işık ilkokulu, çoğunlukla gelir seviyesi daha düşük ailelerin çocuklarının geldiği ilkokuldu. Sınıfımız  çok kalabalıktı, 70 öğrencili bir sınıf. Devrim ilkokulu ise merkezde ve memur, esnaf çocukları giderdi. Deniz' lerin de bakkalı vardı.

İlkokul 5.sınıfta biz Ankara'ya taşındık. Deniz ile ayrıldık. Bir kaç mektup yazdık birbirimize ilk zamanlar, sonra o da kesildi, koptuk birbirimizden.
Kaman ile hiç bir bağımız yoktu, arada köye gidiyorduk ama Kaman'dan geçmiyordu yol. Aradan yıllar geçti, kopmuştuk Deniz'le birbirimizden.

40 yıl sonra kuzen Mustafa, Deniz'den bahsetti, tanıyorlardı birbirlerini, nedenini anlatacağım ilerleyen bölümlerde. Deniz Eczacı olmuş ve Kaman'da eczane açmış, ceviz işi ile de ilgileniyormuş. Işık çaktı bende, tekrar görüşebilirdik. Geçmiş, fena halde kendine çekmişti beni. Mutlaka bulmalıydım Deniz'i.

Kısa süre sonra köye gitmem gerekti, ya cenaze ya da düğün vardı mutlaka. Başka türlü gidemiyordum köye mecbur kalmadıkça. Dönüşümü Kaman üzerinden yaptım, yalnızdım, kimseye bağlı değildim, rahatça uğrayabilirdim Deniz'e. Aradan 40 yıldan fazla geçmiş birbirimizi görmeyeli. Ayrıldığımızda ergenliğe bile girmemiştik, 10 yaşında çocuktuk, yüz ifadelerimiz, mimiklerimiz, fiziki görüntümüz değişmiş, bambaşka birileri olmuştuk. Tanıyabilecek miydik birbirimizi. Deniz'in uzun boylu olacağını tahmin ediyordum, çocukken de uzundu. Saçı var mıydı? Nasıl biriydi?

Kaman çarşıda ilk karşılaştığım adama sordum, Eczanenin ismini bilmiyorum ama sahibi Deniz, eczanesi nerede biliyor musun? eliyle gösterdi, eczacı Deniz'i herkes bilir abi dedi. Hatırladım gösterdiği yeri,  babasının eski bakkal dükkanını eczane yapmış, ismi de "Akdeniz Eczanesi".

Girdim içeri iki çalışan ve patron masasında oturan bir hanımefendi var. Yaklaştım masaya Deniz Bey'le görüşmek istiyorum dedim. Kendimi özellikle tanıtmadım, sürpriz yapmak istedim, onlarda alışkın bu duruma çünkü Deniz'den ceviz fidanı almaya Türkiye'nin her yerinden çok gelen olurmuş, beni de fidan almaya gelenlerden zannetmiş. Telefon etti, seni görmek istiyorlar dedi, sormadı Deniz'de kim olduğunu, 10 dakikaya geliyorum, beklesin dedi. Deniz'in eşi misiniz diye sordum, evet eşiymiş.  Oturdum bekledim.

Biraz sonra Deniz geldi, tahmin ettiğim gibi boy 1.90 , yüz ifadesi çocukluğu ile çok benzer ama dışarıda görsem tanır mıyım? Emin değilim. Merhaba dedi, tokalaştık, fidan almaya gelenlerden olduğumu düşünüyordu, ilk görüşte tanıyamamıştı beni. Yüzüne baktım, tanıdın mı beni? Tekrar baktı ve hiç düşünmeden Erdal dedi. 40 yıl sonra hiç ipucu olmadan tanıdı beni. Sarıldık, öpüştük, hasret giderdik. Nasıl tanıdın beni? Gözlerinden, hiç değişmemiş dedi. Hemen ceviz ikram etti, çay söyledi. Bir süre sohbet ettik. Bırakmam seni eve gidelim? Karnın açtır, yemek yiyelim. Çok kalamam, geç olmadan gitmem gerekiyor. Sonra gelir, uzun kalırım, bırakmam artık. 10 dakika  Kaman'ı gezdir bana yeter, nostalji olarak. Büyüdüğüm evi gördüm, Deniz büyüdüğü baba evinin bahçesini ceviz fidanlığı yapmış, yeni evini gösterdi. Bahçesinden can eriği topladı, eve götürmem için bir poşet verdi. Erik pazarda olmayan, papaz, şahane lezzeti var, kütür kütür.

Kaman'ı gezerken anlattı biraz, eczacı olduktan sonra, aynı zamanda kendini cevize adamış, ceviz tanıtımı, yetiştiriciliği, eğitimi gibi  işlerle uğraşmış, ceviz derneği başkanlığı gibi sosyal tanıtımlar yapmış, çok aktif. Ceviz ve ceviz fidanı yetiştiriyor. Ceviz ve Kaman denilince ilk akla gelen isimlerden. İnternet de arayın, hemen bulacaksınız. Sitesinde cevizle ilgili her bilgiye ulaşabilirsiniz.
Deniz evli, Kaman'da  yaşıyor, iki oğlu var, üniversiteyi bitirmişler, İstanbul'da çalışıyorlar. Annesi hayatta, Ankara'da yaşıyor.

Çocukluk arkadaşlığı hepsinden farklı, yalnızca ortak geçmişimiz bizi birbirimize bağlayan, sanki hiç ayrılmamıştık, çok sevinmiştik. Sıkça görüşüyoruz artık sevgili arkadaşımla.

ABİM  YURDAL VE KARDEŞİM SEVAL
Abim, benim ve  kardeşim, arasında dörder yaş var. Ben 1.sınıfta sıkıntılı günler yaşarken, abim 5. sınıfta. Babam, abimin yatılı okulda okumasını çok istiyordu, yatılı okula sınavla girilir, yatılı okula giden çocuklar ilerde başarılı olur ve iyi yerlere gelir anlayışı vardı. Abim yatılı okul sınavını kazansın diye bir dönem, Hirfanlı Baraj lojmanları ilkokulunda okudu.

Hirfanlı Barajı, Kaman'a 20 km. En büyük Amcam, Cemalettin, baraj işletmesinde şoför olarak çalışıyor, lojmanda oturuyor. Lojman ilkokulunda da 5. sınıf öğretmeni Ali Çavuş, babamın arkadaşı ve bizim köylü, hemşehri. Süper öğretmen, okuttuğu öğrenciler çok başarılı, hep iyi yerleri kazanıyorlar. Abim de bu nedenle, ilkokulun son dönemi, baraj lojmanlarında, amcamın yanında kalacak ve Ali Hocada okuyacak, sınava hazırlanacak. İyi cesaret, ev küçük, 6 çocuğu var amcamın, abimle birlikte 7. O zamanlar böyle şeyler sorun olmazdı, herkes her yerde yatar, bir odada 5 kişinin yatması ya da bir yatakta 2 kişinin yatması doğaldı.

Abim evden ayrılıyor, doğru Hirfanlı'ya, amcamın yanına. Gidiş o gidiş. Beklenen sonuç, yatılı okulu kazanıyor. Önce Konya, Ereğli sonra Ankara. Ortaokul, lise hep yatılı okullara devam ediyor, evden uzakta. Yalnızca yazları, kısa bir süre gelirdi abim. O yüzden ortak çocukluk anılarımız az. Yazları geldiğinde de futbol oynardı hep. Varsa yoksa futbol. Fizik olarak hep inceydi. Zayıf ama iyi top oynuyor derlerdi.

Oturduğumuz ev 2 katlıydı, biz üst kattaydık. Eve tahta merdivenlerle çıkılırdı. Merdivenlerin korkulukları yoktu. Seval işte o merdivenlerden düştü, 2-3 yaşındaydı, çenesi yarıldı. Epey çekti hatırladığım, uzun sürdü iyileşmesi. Seval düştüğü gün babam marangoz getirip korkulukları yaptırdı. Annem çok kızdı babama, o kadar söyledim neden önceden yaptırmadın korkulukları diye. Testi kırıldıktan sonra.

Babam,rahmetli, kağıt oynamayı çok severdi, öğretmenler lokalinden hiç çıkmazdı. Öyle ki akşam yemeğine bile gelmeyi unuturdu sık sık. Abim çağırmaya giderdi, baba yemek hazır eve gel. Bazen gelir bazen gelmezdi. Abim yatılı okula gittikten sonra çağırma işi bana düştü. O kadar çok gittim ki babamı çağırmaya. Bazen oyun masası üzerinde paralar da görürdüm.

Babam, beden eğitimi öğretmeni olmanın hakkını verirdi. Dersleri çok disiplinliydi. 19 Mayıs gösterilerine hazırlardı öğrencileri, bütün Kaman gelirdi o gösterileri seyretmeye. Spor hareketleri, jimnastik, kule, yarışmalar. Keyifle izlerdik. Çok havalıydı babam, gurur duyardık onunla.
Diğer zamanlarda voleybol, masa tenisi, halk oyunları, her sporu bilir, hakkını vererek yapar, yaptırırdı. İşini çok severdi.

HİRFANLI BARAJI.
Hirfanlı baraj gölü bizim denizimiz, tatil köyümüzdü. Plajı vardı. Amcamlara gider 1 hafta kalırdım, abimle. Plaj lojman arası 2-3 km. Sabah yanımıza biraz azık koyarlar, doğru plaja, abim, ben ve kuzen Hazım. Akşama kadar güneşin altında, çevrede ağaç ya da gölge yapacak bir şey yok.

Gölge yoktu ama olsaydı da fark etmezdi, sağlıklı olmak için illaki güneş de kalınacak, yanılacak, kural böyleydi. Sağlıklı olmanın ölçüsü güneşte yanmış simsiyah bir tene sahip olmaktı.

1. gün; bütün vücudum kıpkırmızı olurdu, güneşin altında kalmaktan.
2. gün; güneşte yanmaya devam, tenim öyle bir hale gelirdi ki hiç dokunamazdım. Çok acırdı her yerim, en çok da omuzlarım, resmen yanık. Yemek bile yiyemez, hiç bir şeyden keyif almazdım. Yoğurt sürerlerdi omuzlarıma, acısını alsın diye, bir kaç dakika iyi gelir, sonra yine acırdı. Uyuyamazdım acıdan. 
3. gün; güneşte yanmaya devam, omuzum su toplardı, diğer bölgeler kırmızıdan koyu kırmızıya döner.  Şiddetli acı devam eder.
4. gün; acılar azalır, derim soyulmaya başlar.
5. gün; su toplayan yerler iyileşmeye başlar.
6.gün; acı biter, kararıp, esmerleşir tenim. Keyif almaya başlardım artık suya girmekten.
7.gün; tatil bitti eve dönüş.

Evdekiler ne güzel yanmışsın, kışın nezle olmazsın derlerdi. Bu bronzlaşma değildi, adı üzerinde yanma. Şifa olsun diye yanarak acı çekerdik. Ah bu büyükler, çok yaktılar bizi. Şimdi olsa hastanelik olurduk. Rahmetli Ayhan Işık'ında güneşlenirken, güneş çarpması nedeniyle öldüğünü hatırlayınca ürperdim,  tüylerim diken diken oldu.

Plajda başka çocuklar da olurdu. Lojmanda oturanlar yüzmeyi bilirdi, bizim gibi dışarıdan gelenler yüzme bilmezdi. Yanında büyükler olmadığı halde, yüzme bilmeden dibi çamur, baraj gölüne  girmek, ebeveynler nasıl izin veriyorlardı buna, cahil cesareti, delilik. Neyse ki boğulmadık.

Lojmanlar çok güzeldi, tek katlı bahçeli, kümesi, sebze bahçesi, meyve ağaçları,her şeyleri vardı. Mutfakta İngiliz malı buzdolabı ve ocak vardı. Ocak elektrikle çalışırdı, hiç elektrikli ocak görmemiştim daha önce, hayret ederdim ocağın elektrikli olmasına.

Bazen oltayla balık tutmaya beni de yanlarında götürürlerdi. Küçük balık tutulurdu çoğunlukla, bazen de sazan gelirdi oltaya, yarım, bir kiloluk. Yengem fırında, domates biberle birlikte pişirirdi balıkları. Sazan kılçıklı ve lezzetsiz olur derler ama kılçık falan hatırlamıyorum, çok da lezzetliydi.

KUZU
Köyden, ebem(babaanne) kuzu göndermişti biz çocuklara, çok sevinmiştim, evimiz uygundu, bahçede yayılır, akşamda kömürlükte kalırdı. O kadar alışmıştı ki bana köpek gibi hep arkamdan gelirdi, ben nereye kuzu oraya. bir kaç ay baktım kuzuya, çok seviyordum onu, alışmıştık birbirimize, Seval hatırlar mı bilmiyorum. Barajdan dönünce kuzuyu bulamadım. Sordum kesmişler, çok üzülmüştüm.

Yazacak daha çok şey var, sonraki yazımda anlatacağım.





18 Ağustos 2020 Salı

Köy ve Kaman Anılarım, Geçmişim, Bölüm 4


5 YAŞ KÖY ANILARIM

5 yaşıma kadar köyde/Cemele'de yaşadık, bu 5 yıl beynime öyle bir kazınmış ki, çok şey hatırlıyorum o yıllardan. Belki de geleceğim burada şekillendi.

Köyde elektrik yok, gaz lambası kullanılıyor. Evlerde su da yok. En yakın çeşmeden testi ile getirirdi anneler, genç kızlar. Büyüklerin el, yüz yıkama suyunu biz dökerdik ibrik ya da testiden. Banyo olarak odanın bir köşesi kullanılır. Tuvalet evin dışında. Elektrik ve suyun olmamasının olumsuz yanlarını yaşım gereği yaşamadım hiç.  Pilli radyosu olan nadir evlerden biriydi bizimki.

Bahçemizde "soku" denilen büyük bir oyma taş var. Soku, her evde bulunan, sarımsak, ceviz vb ezdiğimiz dibeğin taştan yapılmış dev halidir. Çeşmede yıkanmış, kazanda haşlanmış, yarı kurutulmuş ve ayıklanmış buğday tahta tokmaklarla sokuda dövülürdü. Bir süre dövülünce buğday kabuğundan ayrılıyor.
Buğday tanesine göre çok hafif olan kabuk savrularak  uzaklaştırılır. Tokmaklar ahşap olsa da, ağır, dövme işini ancak büyükler yapabilir. Genellikle 3 erkek ahenk içinde sırayla tokmağı vururdu.  Kabuğundan ayrılan buğday, özel bir makine de kırılarak bulgur yapılırdı. Bulgur makinesi elle çevrilerek çalıştırılırdı. Bütün mahalle ortak kullanırdı sokuyu.

Şimdi bulgur fabrikalarında çok basit olan bulgur yapma işi çocukluğumda çok zahmetliydi. Eski yöntemle yapılan bulgur bulursanız hiç kaçırmayın alın, çok lezzetlidir, farkı anlayınca müdavimi olacak, fabrikasyon bulgurdan uzaklaşacaksınız.
Köyde bulgur tüketimi çok, çoğu yemekte kullanılır, neredeyse her gün pilavı yapılırdı. Çocuklar hiç sevmezdi pilavı. Pirinç pilavına bayılırdık ama az yapılırdı. Oysa şimdi bulgur pilavı en sevdiğim yemeklerin başında gelir. İstenirse, bulgur pilavı çok çeşitli yapılabilir, her yemeğe uyar. Sadesi, domates biberlisi, etlisi, tavuklusu, hele kabaklısına bayılırım.

Soku, kullanılmadığı zaman bizim oyuncağımız, oyun alanımızdı, üstüne çıkar, içine girer, oyunlar oynardık. Bir keresinde soku da oynarken, gözlerim sulanmış, ağzım burnum yanmıştı, ağlamaktan bir hal olmuş, çok kötü hissetmiştim, meğer oyun öncesinde acı biber dövülmüş.

Yemek alışkanlıklarım, köyde yaşadığım yıllarda oluştu. Aynı yemekleri bu yaşımda bile çok seviyorum. Yazları annemin köyüne gittiğimiz için oradan da etkilendim.

Cemele'nin soğan böreği bugün bile burnumda tütüyor. Cemele'ye bir şekilde yolu düşen ya da bağlantısı olan herkesin en sevdiği yiyeceklerin başında gelir börek. Yöresel milli yemek.

BÖREK, SOĞAN BÖREĞİ

Börek, yufkadan yapılan basit bir yemek. En güzel lezzetler basit yemeklerden olurmuş ya, bu da öyle. Cemele en güzel yufka açılan yerlerden. İncecik kocaman yufkalar. Şimdiki yufkacılardan bile güzel açarlardı çünkü bu, kadınların temel görevlerinden biriydi. Tahmin ediyorum eskiden yufka açamayan kızlar evde kalırdı. Yerde oturarak, ekmek tahtasının üzerinde, oklavayı da tahtanın üzerine vurarak, melodili seslerle açarlardı yufkayı. Sanattı yufka açmak.

Yılda iki üç kez tandır yakılır, yufka ekmek için börek ancak o zamanlar yapılırdı. Lise yıllarımda köye gittiğimde kim tandır yakıyor, kim ekmek yapıyor, kokusunu izleye izleye bulurdum.
Uzaklardan bile gelirdi yufka ekmeğin pişme kokusu. Tanıyayım ya da tanımayayım  çekinmezdim, girerdim yanlarına, tandırlığa, börek isterdim, onlar da memnun olurlar, varsa yapar verirlerdi. Tanımıyorlarsa, kimlerdensin diye sorarlardı, öğrenince de anne ve babam ile geçen anılarını anlatır, selam söylerlerdi. Normal börek yoksa, peynirli ya da yumurtalı börek teklif ederlerdi. Onlar da güzeldi ama ille de soğanlı.

Bu kadar reklam yeter değil mi, eminim ağzınız sulanmıştır, yapan olsa da yesek. Annem her yaz bir kez yapmaya çalışırdı, sırf bu nedenle tandır yerine, tüpgaz ile ısıtılan sac almışlardı, babam da pişirirdi. Artık zor.

Malzemeler; bol kuru soğan, yaz domatesi, cemele biberi, maydanoz, yağ, varsa kıyma iyi gider, yoksa da önemli değil. Tencerede melemen gibi pişecek malzemeler, sonra soğumaya bırakılacak,  hafif sulu olacak. Yufkayı daire gibi düşünün, açılmış yufka tahta üzerine serilecek, yarısına bu malzemeden koyup ince bir tabaka halinde yayacaksınız, sonra diğer yarıyı bunun üzerine katlayacaksınız. Yarım daire kalacak elimizde, dökülmesin diye elinizle kenarlarına bastırıp ezerek yapıştıracaksınız. Oklavanın üzerine katlayıp, doğru sacın üzerine, önce bir yüzünü sonra öbür yüzünü pişirip, sıcak sıcak yiyeceksiniz. Dayanamaz öyle çok yerdim ki karnım ağrırdı.
Bu bildiğimiz gözleme diyeceksiniz, hayır değil, ilgisi yok. Gözlemeyi çoğunlukla sevmem ve yemem, sonuçta yağlı ekmek.

Annemin köyü Ürgüp/Başköy'ün milli yemeği de çömlekte kuru fasulyedir.

ÇÖMLEKTE KURU FASULYE

Aslında her iki köyde de tandır mutfağın temelidir. Bir köyde tandırın üstü, öbüründe tandırın içi. Ürgüp'te ekmek tandırın iç duvarlarına yapıştırılarak pişirilir, artan ateşte de çömlek içinde yemekler pişirilirdi. En sevdiğim çömlekte kuru fasulye, çömlekte yaprak sarmasına da bayılırdım.

Özellikle sevdiğim kuru fasulye, et de kullanılmazdı. Et, kurban kesildikten sonra kavurma yapılır, uzun süre kullanılırdı. Kemikler biraz etli bırakılır kurutulmak için asılırdı, nasıl yaparlardı bilmiyorum, hiç bozulmazdı o et, önemli misafirler için ya da özel günlerde eser miktarda kullanılırdı. Kurban haricinde et olmazdı.
İşte o etsiz çömlek kuru fasulyesi, yemede yanında yat, kıvamı, görüntüsü, lezzeti harikaydı. Bugün bile Ürgüp'te rastlarsam gerçek çömlek fasulyesine dayanamıyorum, tabak tabak yiyorum.

SULTAN SOFRASI

Ürgüp'te yöresel yemekler yapan küçük bir işletme var, "Sultan Sofrası" yolunuz düşerse uğrayın mutlaka.  Ürgüp, dizi filmlerin çokça çekildiği doğal film platosu. Dizilerde oynayan sanatçıların yemek ve sohbet için sıkça uğradığı yerdir Sultan Sofrası,  gittiğim zamanlarda dizi oyuncularıyla karşılaşıyorum. Hem nefis yöresel yemekler hem de diziler ilginizi çekiyorsa, uğrayın, sanatçıları doğal hallerinde görebileceksiniz. Bu arada sahibesi Sultan Hanım kuzenimdir.

Ayrıca düğün yemeklerini unutamıyorum, aynı lezzeti bulamıyorum artık. Bamya, sulu köfte, biber dolması unutamadığım yemeklerden.

BLOG PROFİL FOTOĞRAFI

Blog profilinde  kullandığım resim benim bulabildiğim ilk fotoğrafım. 1 yaş civarında olmalıyım, abim 5 yaşında, henüz kardeşim doğmamış, evimizde çekildi bu fotoğraf tahmin ediyorum. Dikkatli bakınca fark ettim, benim resimde oturduğum tabure şu an evimizde halen en sık kullandığımız taburemiz, o günlerden kalan tek mobilya. Çöpe atılmaktan son anda kurtarıp, bakım tamir yaptırdım. Keyifle kullanıyoruz, çok şık, gerçek ceviz. Saman pazarında tamir ettirmiştim, tamirci; abi müşteri var satar mısın demişti. Geçmişten kalan tek eşya, satılır mı hiç.

Fotoğraf için özel hazırlanmışız hepimiz, en güzel kıyafetler. Etek giydirmiş bana annem. Sordum anneme niçin etek giydirdin diye. O zaman bebeklere ayırım yapılmaksızın etek giydirilirmiş, daha güzel olurmuş, o zaman öyleymiş. İlginç.

KAMAN

5 yaşıma geldiğimde Kaman'a taşındık. Kaman Kırşehir'in ilçesi, köye 40 km uzaklıkta. Babam ilkokul öğretmeni olmasına rağmen fark derslerini verip Kaman Lisesine  beden eğitimi öğretmeni olarak atanıyor. Lise öğretmenleri çok havalı o zaman.

Kaman İç Anadolu'da olmasına rağmen yeşillikler içinde bir ilçe. 1700'lerde yaşamış halk ozanı "Dadaloğlu"nun şiirinde de "al yeşil bahçeli Kaman görünür" olarak bahsi geçmektedir. Evler bahçe içinde bir, iki katlı. Her evin bahçesinde mutlaka bir kaç ceviz ağacı olur. Devasa ceviz ağaçları. Her evde bol ceviz bulunur, misafire ikram edilir kabuklu ceviz. Kışın odun olarak kullanılır ceviz ağacı, o kadar çok.  Günümüzde Kaman cevizi ekonomik olarak daha değerli. Geçim kaynağı. Festivali bile yapılıyor.

Köyde hatırladığım son 5 yaş anım; boğazımın kabakulak gibi şişmesidir, şişman insanların gıdıkları gibi büyüyüp şişti.. Kocaman bir şiş ama kabakulak değil, sürekli ateşim çıkıyor, çok kötü hatırlıyorum o günleri. Annemin ısrarlarına rağmen babam doktora götürmüyor beni. En sonunda Kaman'a taşınınca mecbur kalıp gidiyoruz, yalnızca bir doktor var Kaman'da her işe bakıyor, iltihap kapmış diyor doktor. Sağlık memuru ameliyatımı yapıyor, canlı canlı. Her şeyi çok net hatırlıyorum. Elindeki keskin ameliyat bıçağıyla boğazımı keserek iltihabı akıtıyor. Uyuşturma, bayıltma yok. Öyle çok iltihap aktı ki. Sonra boğazımı sardı. Evde çok uzun süre yattığımı hatırlıyorum, belki 1 ay belki daha fazla. Her gün pansuman yapılırdı, kara merhem sürüp tekrar sarardı annem babam. Kabus gibi ama gerçek. Boğazımda kesilen yerin bugün bile izi var, geçmedi. Kaman'a taşınmamız beni ölümden ya da sakat kalmaktan kurtardı belki de.

Bizim evin kocaman bahçesinde, ceviz, kayısı, armut, dut, erik ağaçları vardı. Ağaçlarla kimse ilgilenmezdi. Kiracıydık ama bahçedeki ağaçlardan da faydalanıyorduk. 11 yaşına kadar yaşadım Kaman'da. Ağaçların üzerinde meyve yiyerek geçti çocukluğum. Çok keyifli bir çocukluk geçirdim Kaman'da.

İLKOKUL

Önlüğümü giydirip babam beni okula götürdü, öğretmene teslim etti. Rafet öğretmen, ilk öğretmenim. Okulun o zaman ismi Devrim ilkokulu,  1980 den sonra ismini değiştirdiler. Devrim diye okul ismi olur mu hiç. Devrim sözünden hiç haz edilmezdi 80'lerde.

Birinci sınıfta çok sıkıldığımı hatırlıyorum. Okul tam gün. Öğlen eve gider, yemeği yiyip geri dönerdik okula. Cumartesi yarım gündü okul. En sevdiğim gündü Cumartesi. Öğleden sonra doğru sinemaya koşardık, gündüz matinasına, genellikle Türk filmleri; Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney vb, ve İtalyan kovboy filmleri, İtalyan komedileri, yavru ile katip. Kahramanları alkışlardık sinemada.

Sınıfta sıkıntıdan patlıyordum, heceleri ezberlerken ruhum sıkılmıştı. Okumayı sökememiştim, nedense beceremiyordum. Çok zorlandım, okumayı geç öğrendim. İkinci sınıfa başladığımda okumayı unuttuğumu hatırlıyorum, tekrar öğrenmiştim okumayı ikinci sınıfta.

Oğlum Mehmet Ali'de sökememişti okumayı, aynı durumu ben de yaşadığım için destek oldum, hece yerine harflerle öğretmeyi denedim, hemen söktü okumayı. Aynı zorluğu yaşamadı.

İLKOKUL 1. SINIF

İlkokul birinci sınıf, hiç sevmedim okulu, belki okumayı sökemediğim için dersler kabus gibiydi. Çok sıkıcıydı. Resim dersinde öğretmen pencere resmi yapmamızı istedi, bön bön baktım tabii. Benim defterime pencere çizdi Rafet öğretmen, hayran olmuştum, mucize gibiydi, gerçekten pencereye benziyordu. Başka da bir şey hatırlamıyorum derslerle ilgili.

Okul müdürü, ineği olan fakir bir kadınla anlaşmıştı. Kadın, okulun bahçesine kazanını getirir, ocak yapar, kazanın içine sütü doldurup kaynatırdı. Biz de sırayla bardak bardak sıcak taze süt içerdik. Çok severdim sütü, içmeyenlerin yerine de içerdim. Ay sonunda da bizden çok küçük miktar para toplanırdı. Çocuklarım da benim gibi çok seviyorlar sütü, bebekliklerinden beri bayılarak içiyorlar.

Hatırladığım bir diğer anım da, okuldan bize verdikleri Amerikan yardımı; un, margarin ve süt tozuy. Bunların Amerikan malı olduğunu biliyorduk, kutularının üzerinde de yazıyordu. Her gün sırayla bir öğrenciye bu malzemelerden verilir,  annesi evde pişirir ve sonraki gün sınıfta birlikte yerdik. Genellikle çörek ve hamur kızartması yapılırdı. Bayılırdık gelenlere, her gün ziyafet, oh ne güzel.
Annem kek yapmıştı verilenlerle. Keki çok az kadın bilip, yapabiliyordu o yıllarda, becerikli kadındı annem, yeniliklere açıktı. Özellikle unu çok beğendiğini hatırlıyorum annemin, beyaz ve has un. Bizim unlar esmerdi. Günümüzün tam tersi yiyecekler.
Geçenlerde haberlerde okudum, Elazığ'da bir okulun çatı tamiri sırasında, tenekeler içinde Amerikan yardımı margarinleri buluyorlar. 50 yıl kalmış çatı arasında öylece, bozulmadan. Ne yaptılar bilmiyorum. Umarım dağıtmamışlardır insanlara.

Margarinin icat edildiği ve kullanılmaya başladığı yıllar, hep margarin kullanılırdı, tencereler de alüminyumdan yapılma. Zeytinyağı hiç bilmezdik. Yağda 3 seçenek vardı, margarin, tereyağı ve kuyruk yağı. Genç neslin tercihi margarindi, hafif, lezzetli, sağlıklı ve ucuz. Salataya bile ayçiçek yağı dökülürdü, markası da Salat'dı hatırlıyorum. Reçeli henüz tanımıştık. Kahvaltıda margarin, reçel ve patates kızartması yerdim en çok. Çok fazla margarin yerdik, hem yemeklerde hem ekmeğin üzerine sürerdik, reçeli çok severdik. Margarin ve şeker zararlı değildi o yıllarda. Yemeklerde Vita, kahvaltıda Sana markalı margarin kullanılırdı. Şimdi içinde margarin olan bir şey yersek öleceğimizi düşünüyoruz, o kadar zararlı, zehir. Geçmişte 20-30 yıl boyunca margarini biz yemedik sanki. Geçmişi çabuk unuttuk.

Yiyecek konusunda, bizim kuşak kobay olarak kullanıldı ve kullanılmaya da devam ediyoruz. Bu sene bu yiyecekler faydalı şunlar zehir, seneye liste değişiyor.
Yumurtayı çok severim, Kaman'da gittiğimiz 1 Mayıs pikniğinde yumurta yeme yarışması yapılmıştı çocuklar arasında, açık ara birinci olmuştum, kendimden yaşça büyük çocukları bile geçmiştim. 6 yumurtadan sonra elimden aldılar yumurtaları, bana bir şey olur diye korktular, yoksa devam edecektim yemeye.
Yumurtayı o kadar seven ben, 30'lu yaşlarımda utanarak gizli saklı yiyordum yumurtayı, çok zararlıymış, hatta zehirmiş,kolestrolüm hafif yüksekti, yersem ölürmüşüm. 40'lı yaşlarımda yumurta en faydalı yiyecek oldu, çokça yumurta yememiz gerekiyordu, kolestorele bir etkisi yoktu. Yazık bize. Tam kobay olmuştuk.

Tavuğun, dana etinden daha pahalı olduğunu hatırlıyorum. Temizlenmiş, parçalanmış tavuk bilmezdik. Tavuk canlı alınırdı, kesilir, tüyleri yolunur, içi temizlenir öyle pişirilirdi, epey zahmetliydi. Çok özel misafirlere yapılırdı pilav üstü tavuk ya da hindi. Çok severdik tavuğu, bayılırdık. Almanya'dan izne gelen tanıdıklar anlatırdı, biz her gün tavuk yiyoruz, çok ucuz Almanya'da, derlerdi, nasıl olabilir öyle bir şey, Allah Allah, anlayamazdık bir türlü.

İLKOKUL 2. SINIF

Okuma yazmayı tekrar öğrendikten  sonra açılıyorum, okul başarım günden güne yükseliyor, matematikte daha başarılıyım, öğretmen beni çok seviyor, öğretmen çocuğu olmam zaten avantaj.
Bu sınıfa dair daha çok şey hatırlıyorum, okulu sevmeye başlıyorum. Arkadaşlarımı, oyunlarımızı hatırlıyorum.
Aşıdan hiç korkmazdım. Yılda bir kaç kez aşı olurduk, tek kullanımlık şırınga yoktu. Şırınga tekrar kullanılacağı zaman  kaynatılırdı. Aşıcılar, kocaman bir şırıngayı ilaçla doldururlar, bitinceye kadar hepimizin koluna birazcık sıkarlardı. Belki 10 çocuk aynı iğne ile aşı olurdu, şırıngaya yeni ilaç çekilir, sonraki 10 çocuk aşılanırdı aynı iğneyle. Aynı iğneyi kullanmaktan birbirimize hastalık bulaştırır mıydık, belki.

Verem savaş haftası olurdu. Veremden çok korkulurdu. Okulun her yerine verem ile ilgili posterler asılıydı.
İstanbul'da kolera salgını vardı. Sağlık memuru babamın arkadaşıydı. Bize kolera aşısı yapmıştı kıyak olarak.
Kaymakamın oğlu da bizim sınıftaydı, arkadaşımızdı, 1 yıl kaldı sonra gittiler. Bir gün derste, seyyar satıcıları anlatıyordu öğretmen, bizden de örnek istedi,  simitçi, dondurmacı, macuncu, helvacı, hıyarcı, mısırcı, pamuk şekerci, vb saydık. Kaymakamın oğlu köfteci dedi. Çoğumuz anlamadık seyyar köfteci ne demekti? Bizim bildiğimiz köfte bulgurla yapılır, sulu yemektir. Sordum öğretmene, anlattı ızgara köfteyi, yine de tam anlamamıştım. Çok yer görmenin avantajını fark ettim. Kaman dışında başka bir yer görmemiştim, ızgaranın ne olduğunu bilmiyordum. Mangal henüz icat edilmemişti yaşadığım çevrede. Biftek benzeri etler iyice bıçakla çizilir sonra da sobanın üzerinde pişirilirdi, ona da cız bız derdik. Kurbandan kurbana yapılırdı. Kurbanlar kışa denk gelmiş o yıllarda demek ki.

Buzdolabı olmayınca et ve süt gibi ürünler uzun süre dışarıda bekletilemezdi. 2. Sınıfta ilk buzdolabını almıştık, Arçelik. Alındığı günü hatırlıyorum çünkü o gün öğle arası zannedip, son derse katılmadan eve gelmiştim, annem niye erken geldin deyince fark ettim erken geldiğimi. Yeni alınan  buzdolabı eve taşınıyordu.

2. sınıftan itibaren daha büyümüş hissediyordum, çevreme duyarlı, meraklı, arkadaşlığı öğrenen, okumaya meraklı bir çocuk olma yolunda ilerliyordum.